Melekler Şehri’nin dijital veri kapısı: Dataland
Basın ön açılışına Milliyet Sanat’ın katıldığı Los Angeles’taki Refik Anadol Studio projesi Dataland, kentin The Grand LA olarak bilinen kültürel odak noktasına 35 bin metrekareyi kapsayan bir ses, ışık, görüntü, koku ve tat harmanı ile, dünyadaki ilk ‘Yapay Zeka Sanatları Müzesi’ni kondurdu. Anadol, eşi Efsun Erkılıç ile deneyim süresi ortalama 80 dakikayı bulan çok disiplinli AI sergisi “Makine Rüyaları: Yağmur Ormanı” ile açılan projenin içeriğini aktarırken, sanat tarihinin geçmiş müze deneyimlerine bakarak, şu vizyonu da dillendiriyor: “Bir nevi, yeni bir iletişim biçimi de bulmaya çalışıyoruz. Madem, böyle yaşayan bir müze tasarladık, o zaman her şeyinde, bir şekild, kendi iletişiminde farklı biçimde düşünmemiz gerekiyor.”
EVRİM ALTUĞ
evrimaltug@gmail.com
Yapıtları dünyanın belli başlı müze ve koleksiyonları bünyesine alınan disiplinler arası dijital sanatçı ve yükseköğrenim alanında UCLA’da eğitmen Refik Anadol’un, eşi Efsun Erkılıç ile kurdukları ‘Dünyanın disiplinler arası ilk yapay zekâ sanatları’ müzesi ve ‘dijital ekosistemi’ ‘Dataland’, ABD’nin Los Angeles kentindeki ‘Grand LA’ bölgesindeki yerini aldı.
‘Melekler Şehri’nde (Los Angeles), halka açılışı 20 Haziran’da yapılan proje, yaklaşık 15 yıl evvel Los Angeles’ta kurdukları Refik Anadol Studio’nun yanı sıra hayatlarını da birleştirmiş ikili için ‘İnsan hayal gücünün, makinelerin yaratıcı birikimiyle buluşma noktası.’.
Anadol’un sanat pratiği, Dataland özelinde uzun zamandır şu soruyu odağında tutuyor: "Bir bina öğrenebiliyorsa, rüya da görebilir mi?"
Dataland AI Sanatları Müzesi’nde yer alan galeriler, sırasıyla, “Data Pavyonu”ndaki “Latent Forest” ve “Latent Gallery” ile, C Galerisi’nde tecrübe edilen “Ruwe Pinu’nun Rüyası”nın yanı sıra, “Sığınak” olarak tabir edilen Galeri D’deki “Makine Halisünasyonları: Yağmur Ormanı” ile, “Dataland Teknolojileri” bölümünde bulunan “Qualia”, “Lumen” ve “Data.Token” birimlerinden oluşuyor.
Projeye, türlü teknolojik, kültürel, mimari, akustik, gastronomik, hatta koku bilimi alanı (olfaksiyon) ve sanatsal yönleri ile destek veren kurumlar arasında yapay zekâ öncüsü NVIDIA ile, Google Cloud, Kurucu Koku Ortağı L’Oréal Luxe, Epson, L-Acoustics, Empatica, LG Electronics, Gensler, Arup, Scalable, Valerie Confections ve Constellation Immersive başı çekiyor. Bu kadar veri, bilgi, görsel, ses, hatta koku ve lezzet edinme tecrübesi üzerine Dataland ve Refik Anadol Studio, bir konuyu özellikle vurguluyor ve şunları bilhassa kayda geçiyor:
“Dataland, sorumlu veri toplamaya bağlıdır. Ziyaretçiler, deneyimlerinden önce, sırasında veya sonra, bundan istedikleri zaman vazgeçebilirler. Toplanan veriler, My.Dataland hesabı aracılığıyla gönüllü olarak talep edilmedikçe, anonim kalır. Ziyaretçiler, verilerini istedikleri zaman silebilirler. Hiçbir veri üçüncü taraflarla paylaşılmaz ve talep edilmeyen tüm veriler, 30 gün sonra otomatik olarak silinir.”
Açılış sergisi “Makine Rüyaları: Yağmur Ormanı ile 31 Ocak 2027’ye kadar yer alacak Dataland, kentin Grand Avenue Kültür Bölgesi’nin de en yeni adresi. Bilindiği gibi bu bölgede, Walt Disney Konser Salonu, The Broad, LA Phil, MOCA, The Music Center, REDCAT ve The Colburn School gibi, şehrin Grand Avenue Kültür Bölgesi'ndeki saygın görsel ve sahne sanatları kurumları yer alıyor.
Refik Anadol Studio’yu 2014’te kuran Erkılıç ile Anadol, hatırlanacağı gibi yine bir yapay zekâ ve blog zinciri serisi olan, “Yawanawá Rüzgârları” projesi ile de, yerlilerin verdiği izin üzerinden TED 2023 ile bir yıl sonraki Art Basel’de tanınmış küratör, eleştirmen Hans Ulrich Obrist ile bir araya gelmişti.
Geçen yılbaşında ise, bu birliktelik ilgili Amazon ‘Kutsal Köy’ünde bir araya gelen 40 yerli ulus temsilcisi ile yapılan konferans ile bir dönüm noktasına ulaşmıştı. Sanatçı bu süreçte yerli kabilelerin varlığı adına milyonlarca dolarlık katkıya vesile olurken, son Art Basel Miami Beach’te de, Yawanawá Rüzgârları’nın son edisyonunu, bir milyon doların üzerinde bir bedelle bu uğurda yeni koleksiyoner sahibine iletti. Bu gelir bütünü de olduğu gibi, 2,5 milyon dönümlük bir Amazon arazisinin korunarak, 19 yerli kabilenin desteklenmesine tahsis edildi.
Anadol ve eşi Erkılıç’ın yağmur ormanlarındaki bu deneyimleri, aynı zamanda Dataland’ın açılış sergisi Düşleyen Makineler: Yağmur Ormanları merkezinde yer alan yapay zekâ modeli Refik Anadol Studio Büyük Doğa Modeli’nin (LNM-Large Natural Model) yaratılmasına da ilham verdi.
Dataland’ın hem kalbi, hem beyni diyebileceğimiz LNM, Dataland’ın izin temelli veri uygulamalarına olan bağlılığını yansıtan ve LNM’yi ‘eğitmek’ için kullanılan kapsamlı ekolojik arşivler; Smithsonian, Cornell Ornitoloji Laboratuvarı, Getty, iNaturalist ve Londra Doğa Tarihi Müzesi ile yapılan veri ortaklıkları aracılığıyla elde edilmiş bulunuyor. Model, ayrıca, dünya genelindeki 16 yağmur ormanı ortamından bizzat toplanan verileri de bünyesinde topluyor.
Öte yandan Dataland, temsil etmeye çalıştığı doğal dünyaya saygı duruşunda da oldukça titiz. Projenin yaşayan belleği sayılabilecek LNM de bu uğurda, Oregon’da bulunan ve düşük Co2 salınımlı bir işletim bölgesinde yer alırken, %87 oranında karbonsuz, yenilenebilir enerji ile çalışan, özel bir Google Cloud sunucusu içinde ‘barınıyor’. Anadol’un da vurguladığı gibi Dataland’da bir ziyaretçinin müzeyi tecrübesi sırasında harcanan enerji de, ‘bir akıllı telefonu şarj uğruna’ gereken ile eşdeğerde sayılıyor.
Refik Anadol ve eşi, Dataland kurucu ortağı Efsun Erkılıç’la Los Angeles’ta, müzenin açılış günlerinde özel olarak bir araya geldik.
Refik Anadol ve eşi, Dataland kurucu ortağı Efsun Erkılıç.
Basına projenizi ilk sunumunuzda, ‘Biz küçükken, bilgisayarla baş başa iken kötülüğü hiç bilmedik,’ diyerek, Dataland içindeki iyilik ve dışarıda vurguladığı kötülük ile de zıt bir manzara çizdiniz. Zaten çıkışta o sersemliği de tecrübe ediyoruz. Ne dersiniz ?
RefikAnadol: Kesinlikle. Bunun, Dataland’ın DNA’sında olmasını istedik. Çünkü zaten bu hayat bizlere onu da unutturuyor. Hayatın kendisi, yaşama biçimi olarak bizi çocukluktan alıp, yaşama büyüten şey; sonunda, en azından bizim belli bir süre kalabildiğimiz bir gerçekliğimiz var. Bildiğimiz, ölçümlediğimiz kadarıyla, bu gerçekliğin bir sonu var.
Başka inançlarımız olabilir, başka inançların başka (zaman) dilimi olabilir. Ama en nihayetinde bu fiziksel gerçekliğin bir sonu, ömrümüz var. Ve eğer, arkamızda iyi bir hatıra bırakma şansımız varsa, o hatıranın da, iyi hatıralar bırakmasını istiyoruz. Ve nihayetinde, DNA’mızda, çocukluğumuza o yüzden geri dönüyoruz ve belki de, en yalın, dürüst halimizi burada yansıtmaya çalışıyoruz.
Bence, bu teknolojiler sayesinde sanatın şifa olabilme ihtimali bulunuyor. ‘Art as Medicine’ deniliyor. Eğer böyle bir ihtimal de ortaya çıkacaksa, Dataland’ın DNA’sında bilim, sanat ve teknoloji ile, iyilik ve şifa var.
Gallery A – Data Pavilion. © Refik Anadol Studio
Ama bu Scientology tarikatı gibi müritliğe varmaz değil mi?
R. Anadol: Asla! (Gülüşmeler) ‘Kült’leşemeyiz, onların öldüğü bir döneme giriyoruz.
E.Erkılıç: Bence, ‘dualite’nin kırıldığı bir yere doğru gidiyorsak, iyiye karşı kötü veya kötüye karşı iyi, ya da sıcak, soğuk gibi karşılaştırmaların yanı sıra, sanki biz bir adım öteye doğru gidiyoruz artık. O dualitenin içinde değiliz. Eğer doğrunun iki yüzü varsa, o iki yüzü görebiliriz. Kaldı ki Quantum fiziği alanında inanılmaz gelişmeler yaşanıyor. Quantum mekaniğini az da olsa izlemeye başladığımızda, ‘gerçek’ dediğimiz şeyin bile, tanımlarımızın ne kadar dışına çıkabildiği ile karşılaşıyoruz.
Hatta biraz daha derine inersek, ‘yalan’ diye bir şeyin olmadığı ile de karşılaşabiliriz. Aynı şekilde, ‘doğru’nun da olmadığı gibi.
Eğer, her şeyi değiştiren izleyici ise, kişi, bir şey hakkında yorum yapıyorsa ve o, kendi deneyimi üzerinden bir şeyi adlandırıp, tarif ediyorsa, diğer izleyici de, onlar ilgili yerde yokken deneyimlediğine ‘yalan söylüyorsun, hiç de öyle değil, böyle’ demesi, ne kadar çalışmayacaksa, belki de biz de öyle bir yere gidiyoruz.
Ben o yüzden, bunu iyinin ve kötünün savaşı olarak almıyorum; bence, biz artık orayı geçtik. Sanki, artık o savaş artık çalışmıyor ve bu yüzden gündem çok çılgın bir yerde. İyi, kötü artık birbirine bir şey yapmıyor. Kim iyi, kim kötü, bilemiyorsun. İyinin tanımı ile, kötünün tanımı birbirine girdi. Artık hangisini takdir edeceğimizi de bilmiyoruz. Bu konuda sersemletildik.
R.Anadol: Dataland, gerçekten de içinde iyiliği, yenilikçiliği barındıran bir kurum. Ama yeniliğe de saygı duyan, üstten bakmayan ve asla teknik olarak kimseyi kırmayan, niyeti çok iyi bir kurum yaratmaya çalışıyoruz. Hiç bir yerinde ego, logo kaygısı veya aşırı anlatımcı tarafı yok.
Bir nevi, yeni bir iletişim biçimi de bulmaya çalışıyoruz. Madem, böyle yaşayan bir müze tasarladık, o zaman her şeyinde bir şekilde, kendi iletişiminde farklı biçimde düşünmemiz gerekiyor.
Meselâ şu an eğittiğimiz refakatçilerimize de aynı şeyi söylüyoruz. Yaşayan bir şeyi anlatmak çok zor, böyle bir yükünüz olduğunu hiç düşünmeyin, insanların sağlıklı, güvenli biçimde deneyimlerini bitirmelerini sağlayın. Gerisini bu sistem, kendi anlatmaya çalışsın. Böyle yapın ki, insanlar istiyorlarsa, bunu da kendi kendilerine öğrenmek istesinler. Çünkü siz, bunu tabii ki anlatamayabilirsiniz.
E.Erkılıç: Hatta bugünkü kurumlar öyle bir noktaya geldi ki, ‘ziyaretçiler geldi ve herkesin aynı halde olup, çıkmasını bekliyoruz’. Çünkü bildiğimiz bilumum deneyimler hep böyle yapıyor. Herkesin üzerinde aynı ışığı görüyoruz, tamam, bizim ışığımız bu, herkes gördü ve gidecek…
Oysa her seferinde refakatçilerle de konuşurken aynını söylüyorum: Biz aslında burada, insanlara alan ve zaman veriyoruz. Ne deneyimliyorlarsa, deneyimleyecekleri güvenli bir alan. Yani biri, buradan son derece morali bozulmuş da çıkabilir; son derece umutlu, aydınlanmış da çıkabilir. İşte bunların hepsi birer gerçek ve deneyimin parçası. Bu yüzden de herkesin birbiriyle eş biçimde, homojen bir duygu içinde çıkmasını da beklemiyoruz. İnsanları buna da itmiyoruz. Orada nasıl hissediyorsa, öyle hissetmesine izin vermemiz lazım.
Gallery B – Latent Gallery. © Refik Anadol Studio
Gezdiğiniz müzenin rehberi sizsiniz diyorsunuz öyle mi?
E.Erkılıç: Evet, çünkü sana nasıl bir geri dönüş geliyorsa, o senin doğrun. Senin, başka birinin ‘evet haklısın, bu böyle,’ demesine ihtiyacın yok. Belki, bu ihtiyacın ötesine geçebilirsek, bu AI krizleri ya da yaşadığımız bilumum krizlerle de ilgili daha farklı bir anlatıya sahip olarak, daha doğru bir iletişim kurup, isteklerimizi daha doğru merciilere iletebilecek yere gelebiliriz.
Müze çıkışında bizi uğurlayan AI ressam robot süreci, ‘Qualia Process’e ilerleyecek olursak, dünyanın ilk AI sanat eleştirmeni ne zaman çıkabilir ?
R.Anadol: Biz hala makine ve insan arasındaki işbirliğine inanıyoruz. Ama, öyle bir döneme geldik ki! Ben bunu bir eleştirmene de ‘Chat GPT senden daha iyi yazıyor,’ diyerek yazmıştım. Ama niyetim onu kırmak değildi. Niyetim şuydu: Eğer bir yapay zekâ modeli, gerçekten beni daha iyi biliyorsa ama, o eleştirmen kişi beni, yeteri kadar doğru ve bilgisi olmadan beni eleştiriyorsa, benim de ona söylemeye hakkım olduğunu düşünüyorum.
Yeni AI sistemleri, muazzam bir eğitim seviyesinden geçiyor. Örneğin son deneyimlediğim, güncellenmiş şeylere baktığımda, hakkımda çoğu şeyi çok çok iyi bir şekilde anlamış bir durumda. Sadece sorguluyorum. Gerçekten, bu sistemlerin bu şekilde bilinçli bir halde olmasının, eleştiri pratiğine nasıl etki edeceğini de merak ediyorum. Bunu, kendi adıma da merak ediyorum: Gidip AI kullanarak, kendimi de eleştiriyorum. Gidiyorum AI modellerine, beni eleştirmelerini istiyorum. Açıklarımı bulur musun, eksiklerimi söyler misin? Problemlerimi görüyor musun? Kendimi daha iyi geliştirebilir miyim? Yapamadığım şeyler var mı? Atladığım konular var mı?
Bence, bu soruları sorabilmek bir sanatçı, tasarımcı için, düşünen herhangi biri için çok keyifli bir şey. Bu sistemleri kendi kendilerini geliştirme adına kullanmaları, bana çok anlamlı geliyor. Bir nevî asistan gibi, ya da başka bir ekip arkadaşı gibi görüyorum.
Ama bilgi yığını olarak baktığınız zaman, bence yapay zekâ her alanı, konuyu ama her şeyi, iyi kötü bilemiyorum ama sorgulamamıza sebep olacak.
İster AI, ister insan olsun, bir ‘cahil’e, doğru veya yanlışı nasıl öğretebilirsin? Zira AI’da sürekli güncellenen bir bünye, tıpkı insan gibi.
R.Anadol: Kesinilikle, bunun özü bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olabilmektir. Bu çok temel bir insan problemi. Bunun çözümü, yapay zekâda değil, eğer bir insan bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmayı tercih ediyorsa, bunu yapay zekâ çözemez. İşte o yüzden, acaba deneyim sahibi olarak fikir sahibi olursak, çözüm bulabilir miyiz sorusu, Dataland’ın özünde yatan bir sorudur. Yeterli olacağını sanmam ama bilgisizlik bir problemdir; ama belki deneyimle aradaki farkı da azaltabilir miyiz diye sorgulamaya çalışıyoruz.
Gallery C – Infinity Room. © Refik Anadol Studio
Dataland’da bize gösterdiğiniz, paylaştığınız bu ‘kamusal serap’ bize, günümüzde hakikatin zenginin, yalanın da yoksulun eline düştüğü bir zincirin var olduğunu mu gösteriyor?
E.Erkılıç: Ben buna bu şekilde bakmazdım. Biz dijitali bir yalan diye algılamıyoruz. Tam tersine, fizikselin bir uzantısı dijital aslında. Birbirini yalanlayan, tezat yerlerde değiller; tam tersine, birbirlerini tamamlayan bir yerdeler ki, haliyle ben buna doğrunun iki yüzü diye bakmayı tercih ederim. Yoksa yalan ve gerçekten ziyade, bugüne dek sadece bu doğrunun bir yüzü ile bir deneyim yaşıyorduk. Şu an, oyun biraz değişti ve ikinci yüzü çıktı. Yeni bir katmanı açıldı.
Buraya kadar gelemeyip, Dataland’ı anlayıp, tecrübe etmek isteyenlere mesajınız nedir?
R.Anadol: Bir şekilde, Dataland’ı herkese götürmeye çalışacağız. Umarım bir yolunu bulabiliriz. Şu an fizik kurallarının ötesine geçemediğimiz için, deneyimimiz şu anda Los Angeles’ta. Ama, gelen yaklaşımlara bakarsak, sanırım dünya çapında belki farklı yeteneklerin, farklı boyutlar, çevreler ve anlamlarda bir nevi geçitleri açabileceğini de, bunun gelebileceğini de hissediyoruz, ama bunu şu anda kanıtlayamıyoruz. Dataland’in, yazgısıyla sanki farklı geçitlerle, dünyanın farklı yerlerine ulaşma ihtimali var gibi de duruyor.
Bugüne dek aldığınız en haklı ve haksız eleştiri neydi?
E.Erkılıç: Belki, gidemeyenlere biz gideceğiz. Öte yandan, Dataland ile ilgili aldığımız en haklı eleştiri, küçük olması. Çok insanı ağırlayamayacak oluşumuz veya böyle, sonsuz bir zaman da veremiyor olmamız. 35 bin m2’ye karşın, zaman ve mekân limiti en haklı eleştirilerden.
Aldığımız en haksız eleştiri de şu: “İnsanlar Dataland’ı anlamaz.”
Burada olan şeyi, insanların anlamayacağını düşünmek… Hep bir eğitime ihtiyaç olduğunu düşünmek… Halbuki biz, burada küçük çocuklardan, yaşı ileri bir çok insana kadar bir çok kimseyi ağırladık. 7’den 70’e bunu anladılarsa ve iyi bir deneyim yaşadılarsa, kim, neyi, kime öğretmeye çalışıyor olabilir?
Kaldı ki, sanattan bahsediyoruz. Öğretmek? Anlatmak? Çünkü bence sanat söz konusu olduğu zaman, izleyici ne anlıyorsa, odur. Evet, sanatçının bir takım kaygıları, kendi amacı vardır ama, en nihayetinde tek başına bir şey değil bu. Hani, ‘Tango iki kişiliktir,’ derler ya, izleyicinin de burada rolü bulunur ve onun neyi anladığı da, aynı zamanda bunu oluşturuyor. Bizim burada aldığımız en haksız eleştirilerden biri, işte bu ‘Anlatmazsak, anlamazlar,’ söylemi oldu.
R.Anadol: Benim cevabım da şu ki, aldığımız en haksız eleştiri, ‘Etik dışı yapay zekâ kullanıyorlar,’ söylemi. Hala anlamıyorlar: Bizim bu AI müzesinin temelini oluşturmak için, yeni bir yapay zekâ modelini yaptığımızı hala anlamayan çok insan var. Sıfırdan bir yapay zeka modeline ihtiyacımız olduğunu da hala anlamayanlar, ‘AI Slob’ (Salak AI) diyen de var. Tabii görmeden, hissetmeden.
E.Erkılıç: Ama mekâna girip de hala şunu diyen de var: ‘Peki AI yarın ne yapacak? Bir sonraki sergiyi nasıl yapacak?’ Her seferinde diyorum: AI sergi yapamayacak ama bu güzel bir beklenti. AI bir sergi yapmıyor. Neden ‘insan - makine işbirliği’ diyoruz ki? Eğer düğmeye basıyorsan ve AI herşeyi yapıyorsa, bence zaten insanlık olarak bizim mesajımızı da alıp, pılımızı, pırtımızı toplayıp, gitmemiz gerekiyor.
Gallery D – The Sanctuary. © Refik Anadol Studio
Dataland’a 80 ila 100 dolar arasında değişen giriş ücretleri de dikkat çekiyor. Buradan topladığınız gelirlerle, yine benzeri kültürel, ‘hayırsever’ çabalar gösterecek misiniz?
R.Anadol: Tabii ki. Birincisi Dataland, sanatçı tarafından ve onun koruması, yükümlülüğü altında kurulmuş bir kurum. Herhangi sıradan bir müzenin milyarderleri tarafından, bir masa çevresinde verilen kararlarla ilerlemiyor. Biz kurumumuzu hayal ederken, özellikle eski dünyanın yönetim biçimi değil, yeni dünyanın yönetim biçimleri ne olabilir diye başladık. Şimdilik Efsun ile ben varız.
Maalesef büyük bir yönetim kurulumuz, bilinçli olarak yok; kaldı ki bilinçli olarak, hızlı ilerleyebilmek adına, kendi bilincimizle, öğrendiklerimizle ama Dataland’ı çok iyi ‘mentor’larımızla (akıl hocaları ile) ortaya çıkardık. Burasının kendi kendini hayata geçirmesi için, kendi kendini ekonomik olarak beslemesi gerekiyor. Arkasında başka bir şey yok: Bir kere Dataland’ın kendisi, yine kendisi. Bu net.
Fakat biz Efsun’la bunu yaparken, egosantrik, kendi maddi kaygılarından öte, bir de ‘non-profit’ (kâr amacı gütmeyen) biçimde, RASAI Vakfı isimli ayağımızı da ortaya koyduk. Dataland’ın zaten şu anda oturduğumuz bu salonu bile aslında bir ‘Kamusal Yüzleşme’ (Public Facing) alanıdır. Buradaki kürsü (lecture) serileri, öğretim serileri ve akla gelebilecek bütün kodlar, açık kaynaklı veri paylaşımları burada ücretsiz.
Yani bizim burada aslında iki katmanımız var diyebilirim. Biri, bilet, yani deneyimin kendisi; yine bununla birlikte birçok tasarım arşivinden çıkan kişiselleşmiş malzemeler orada olacak. Burada ise, kamuya daha açık bir formatta olacak. Ayrıca, 20 Haziran ile birlikte yapay zekâ sistemimiz ‘Yaşayan Ansiklopedi’yi de (Living Encyclopedia) herkese ücretsiz yapıyoruz.
Tabii ki bu, Dataland’ın ücretsiz olarak verebileceği şeylerin ilk başında gelen ilk yapay zekâ ürünümüz; bununla beraber veri setlerimizi de ücretsiz sunuyoruz. Bunları üst üste koyarsak, bir sanat stüdyosunun dünyaya geri verdiği, sanırım çok ciddi ve kıymetli bir şey bulunuyor.
E.Erkılıç: Aslında rüyanın kendisi çok büyük. Ama bir yandan şu anda, günümüzdeki müzelerin de hali ortada. Bilumum kurumların hali de böyle. Sanırım aynı anda, aynı amaç uğruna bir anda birleşmemiz de çok zor olacaktı. Bu yüzden, biz en hızla hareket edebileceğimiz en pratik metodu ve yöntemi kullanıp, kendi finansal ihtiyaçlarımızı karşılayabileceğimiz bir enstitü kurma yoluna gittik.
Nitekim bu da, ancak şu anda elimizdeki koşullarla mümkün oldu.
Ama bu, sadece bir başlangıç. Çünkü biz rüyamızı, hayalimizi paylaşabilmek için bir başlangıca ihtiyaç duyduk. İnanıyorum ki, insanlar burayı gördükçe, toplum olarak da destekleyecek bir yere gelebilecekler. Çünkü burada gördüğümüz şey, şu anda sadece bizim keşfedebildiklerimiz kadarını oluşturuyor. Ama ne zaman ki seyirciler gelmeye başlayacak, bilumum destekçiler de öyle. Onlar da aslında bu yolculuğun bir parçası olup, Dataland’ın belki bizim bile göremediğimiz taraflarını ortaya çıkaracaklar. Ben, bizim ancak böyle bir yolla topluma hizmet eden tarafları keşfedebileceğimizi düşünüyorum.
Gallery E – Discovery Portal. © Refik Anadol Studio
Aklıma ABD’li muhalif senatör Bernie Sanders’ın dünya çapında arttığını söylediği ve eleştirdiği ‘veri faşizmi’ üzerine söylemleri de geliyor. Kendisinin, Dataland’ın destekçileri Nvidia veya Google üzerinden de çok ciddi eleştirileri olduğunu okuyoruz. Sizin bunlara reaksiyonunuz nedir?
E. Erkılıç: Data ile neyi kastettiğimiz, çok da net değil. Çünkü data aslında, yeni bir kelime değil; onunla ne kastettiğimiz de yeni değil. Fakat bu ‘AI’ zamanı ile beraber sanırım burada da bir karışıklık olmaya başladı. Biz data ile neyi kastediyoruz? Birincisi, biz bu konuşmaların hepsinde ‘gri’ bir alandayız. Sanders’ın anlattığı şey ise bence daha çok teknoloji şirketleriyle alâkalı.
Çünkü saf olarak dataya baktığımız zaman, data herhangi bir aksiyonda bulunmuyor. Siz onu okuyorsunuz; ondan aldığınız sonuca göre karar veriyorsunuz ki, bence problemler tam da o karar verme noktasında ortaya çıkıyor.
Bu manâda datayı nasıl okuyup, işleyeceğiz? Sanırım bu da biraz, bu işin eğitiminin bir parçası. Biz bu teknolojik devre ne yazık ki çok hızla geldik ve toplum olarak da hazırlanamadık. Devlet kurumları da böyle.
Bu hazırlıksızlık içinde, herkes buna yetişmeye çalışıyor. Peki, bu ikisi arasındaki farkı nasıl bulabiliriz? Ancak konuşarak, örnekler göstererek… Bu bağlamda da Dataland bu tartışmanın içinde çok olabilecek bir yer değil. Çünkü tarafı yok. Sadece yeni bir örnek göstermeye çalışıyor. Biz, varolanlarla daha başka ne yapabiliriz? Anlamayı kolaylaştırıcı, yeni bir bakış açısı koyabilir miyiz? İnsanlar, bunu kendileri edinip, normal pratik hayatlarında uygulayıp, başka türlü kararlar verebilir mi? Yani yine de bahsettiğiniz konu, kararda bitiyor, durumda değil…
R.Anadol: Data öyle ya da böyle, insanlığın yeni dili. Ama işte tam da bu noktada, Dataland’ın herkesin az beklediği yeni bir görevi de var. Data bugün o kadar evrensel bir yere gidiyor ki! Data, bence evrensel bir dil ve sadece daha ismini koyamadık. Tabii ki öncelikle ticari kurumlarca, ticari anlamlar için kullanıldı.
Hatta şimdi OpenAI veya ChatGPT hisseleri borsaya da çıkıyor…
R.Anadol: Aynen! Ama bizim şimdi temelini kurduğumuz ‘data’nın söylemi, ölçülebilir herhangi bir bilgi; yani bunun bizim en azından anlatmaya çalıştığımız kısmı, aslen bilginin ne kadarının zengin ya da etik olabilme ihtimali.
Etik kısmı çok önemli, zira biz bu deneyimle birlikte insanların verilerini kendilerine direkt iade de ediyoruz. Bu o kadar beklenmedik bir an yaratıyor ki, bunu birkaç kişinin yüzünde de gördük. Biz, ziyaretçimizin verisini kendisine geri vererek, bu verinin sorumluluğunu da kendisine vermek istiyoruz. Bu geri verme anının yarattığı sorumluluk, bir anlamda hem o kişinin verisine saygı, hem de kişinin kendi verisi ile ne yapacağına karar verebilme sorumluluğudur.
Aslında o an da bir sanat anıdır. Kişi, bir anda elinde tuttuğu o bilet sayesinde, içindeki o 70-75 dakikalık bütün verisini, yaklaşık 2,5 milyon veri noktasını ona geri vermemiz üzerinden, bu veriyi ister silebilir, isterse kullanabilir. Bu sorumluluğu kendisine vermek, pek de alıştığımız bir şey değildir.
Yani Dataland bir tür ‘farkındalık fabrikası’ mı?
R.Anadol: Kesinlikle! Özünde farkındalık yatıyor. Bu AI’da da böyle, zaten bu alanda sanat üreten sanatçılara da kimi alttan, kimi de yukarıdan bakıyor. Bu sanat disiplinine bugün her yandan bakılmaya çalışılıyor. Biz, bir nevî yeni bir çıta koymaya çalışıyoruz.
Peki bunu yaparken, izleyici yararına sanat, kültür veya eğlence gibi bir piramit kuruyor musunuz?
R.Anadol: Bence burada, bilim, teknoloji ve sanat kesinlikle bir ölçüm noktası. Ama o da yetmiyor. Bir yandan yapay zekâ, mimari de var.
Dataland – Basın toplantısı. © Refik Anadol Studio
Örneğin içeriye girdiğimizde, neredeyse hiç söz - dil kullanılmadığını, ancak, ziyaretçide algı ve duyuların öne çekildiğini görüyoruz. Bu kasıtlı mı?
R.Anadol: Evet ve bu özellikle, bilinçli yaptığımız bir şey. Burada, aslında yeni bir dil bulmaya da çalışıyoruz. Tabii ki tüm dillerimiz ve kültürlerimize, sonsuz saygı. Ama burada zaten, Dünya çapında yepyeni bir kültür de zaten oluşmuş durumda ve bu kültürün yeni bir sanat eseri ve bunun da alanı olabilir mi, bu alan kendi kendine de bir dil üretebilir mi sorusu, hep var. Bu, benim için hep ilham veren noktalardan biri oldu.
E.Erkılıç: Bunu, bir yanda birleştirici olmasını istediğimiz için de yaptık. Çünkü şu an yaşadığımız dünya, inanılmaz ayrışmış, polarize olmuş, herkesin, her şeyi daha alt katmanına ayırdığı bir yer.
Ve amacımız ‘Tekrar geri, bir araya gelebilir miyiz?’ sorusunda. Bunun için adlandırdığımız birtakım sınırlar varsa, işte dil de onlardan bir tanesi. Hepimizin daha da paylaştığımız dil hangisi: Duyularımız. Bizler duyularımız üzerinden eşitiz. Bir nevî daha demokratik bir deneyim sağlıyoruz, çünkü duyumsama üzerinden gidiyoruz.
Elbette ki burada bazı şeyleri tartışabiliyoruz. Örneğin birtakım duyuları alamıyorsak, bunları da çevirebiliriz. Hâlâ, niyet birleşmek olduğu zaman, bir sürü yol da bulabiliriz. Zaten burası da, aslında bu tip deneyimlere açık bir yer.
Esasında bizim niyetimiz, birleşebileceğimiz bir tarafsız bölge yaratabilmek.
Buradan çıkanlar için, verebilecekleri geri dönüşler hatırına bir tür ‘kumbara’ da tasarlayabildiniz mi?
R.Anadol: Tabii ki. Aslında müzenin bir de aplikasyonu (App) olacak. Çünkü yaşayan eseri anlamak, konuşmak çok zor bir şey olduğu için bizler, acaba müzenin kendini canlı olarak ifade edebilmesi için, izleyiciyle birlikte olabilmesi için bir yöntem bulabilir miyiz dedik. Bu sistemimiz, kişinin o anki hislerini direkt müzeye, kendi öğrendiği ve anladığını geri verebiliyor ve böylece bir ‘geri dönüş döngüsü’ (feedback loop) yaratmaya çalışıyor. Böylelikle, ziyaretçimiz ‘ben bunu niye görüyorum, gördüğüm şey neden burada’ gibi sorular üzerinden derine inmek isterse, böyle bir sistemle de karşılaşabilecek.
Peki bu ilişki bir tür bağımlılık yaratmayacak mı?
R.Anadol: Sanmıyorum; çünkü bu sadece mekânda olan bir şey. Eve gittiğinde devam edebileceği, eve götürebileceği bir deneyim değil. Yani, müze, sanat da bağımlılık yaratabiliyorsa ben bundan çok mutlu olurum, umarım öyle bir şey olur. Ama bundan emin de değilim. Buna müze içerisindeki bir sorumluluk gibi de diyelim. Özellikle Hans Ulrich Obrist veya L’Oreal gibi ‘mentor’larımızla da bunu konuştuk. Hakikaten hepsinin de zihnine yattı: Gerçekten büyük bir problem bu. Bir eserin, kendini ifade etme yetisi olmadığı için, yüzyıllarca, biz bir şey okumaya çalıştık. Ama yaşayan bir eserin, başka sorumlulukları da olabileceğini düşünüyoruz.
Hala sessiz kalması, eserin hakkıdır. İsterse, izleyici de ‘ben hiç bir şey bilmek istemiyorum, okumak istemiyorum, sadece deneyimleyip gitmek istiyorum,’da diyebilir. Bu da olmalı veya hayır, ‘çok iyi anlamak istiyorum’a da izin vermeli diye düşünüyoruz. Bu, tamamen izleyene kalmış bir şey.
Dataland – Basın toplantısı. © Refik Anadol Studio
Dataland çıkışında sanat ve sinema tarihi insanın üzerine geliyor: Pinokyo, Frankenstein, Blade Runner, Tron, Matrix, THX 1138, 2001 Uzay Macerası, Savaş Oyunları, Lawnmover Man ve Gerçeğe Çağrı ile Baraka filmleri gibi çok önemli referansları da, düşünmeden edemiyoruz. Buna katkınız var mı?
R.Anadol: Tabii, hepsi DNA’sında. Hem müzenin, hem ilk serginin. Biz bu ilk serginin DNA’sını oluşturan hikâye anlatımınında, aslında bir nevî geleceğin sineması ile performans sanatı ve yaşayan bir heykel, resim yaptığımızı düşünüyorum. Müzedeki ‘Data Pavillion’, ‘Infinity Room’ ve ‘Sanctuary’da bu böyle yaşanıyor. Gerçekten bu üç alanı da zorladığımızı düşünüyorum.
Yani Dataland, kamusallığını da doğrudan kamusal olandan alıyor, diyebilir misiniz?
R.Anadol: Kesinlikle. Zaten o yüzden, müzenin son deneyiminde ‘Collective Emotional Temperature’ (Kolektif Duygusal Sıcaklık) katılımcılara sunuluyor. Yoksa kişisel değil. Bunu kişisel de yapabilirdik. Ama o zaman, ego ortaya çıkacaktı. Ama bizim işimiz, bir son deneyim olarak bir yapay zekâyı bir ayna gibi, eserin, verenin kendisini bir ayna gibi gerisingeri, direkt ve şeffaf gösterebilmek.
E.Erkılıç: Orada, doğaya da birazcık atıfta bulunmak var. Çünkü doğanın içinde de her tür başka bir savaş verirken, o savaşı aslında kolektif birlikteliği de besliyor. Çünkü bir türün yok olması demek, aslında tüm sistemin de bozulması anlamına geliyor. Burada da, ‘Sanctuary’ dediğimiz alanda da zaten amaç da o aslında. Evet, hepimiz kişisel deneyimimizi yaşadık ama aynı anda da burada bulunuyoruz. Kolektif bir deneyim yaşıyoruz. Hem kendimi içimize dönebilir ve kolektifi, hala orada birlikte tutabiliriz. Bizim, burada sadece insanlara vermeye çalıştığımız mesaj, ‘İkisi de birbirine mümkün, birini diğerine satman gerekmiyor. Birini ötekine değişmen gerekmiyor. İkisi, birlikte hala var olabilir. İkisini aynı şekilde onurlandırabilirsin. Ve kendi içinde bir, tüm olan bir deneyim daha yaşanabilir.
Dataland’ı bu koşullarda var etmek ne kadar sahici, ne kadar hayalperestçe? Özünde, Dataland daha radikal konulara eğilecek ve politik olacak mı?
R.Anadol: Aslında, AI’ı böyle bir dönemde kullanabilmek, yeteri kadar politik bir duruş. Zaten Los Angeles, şu anda Yapay Zekâ’ya en çok tepki veren şehirlerden biri. Biz bu şehrin göbeğinde, sanat ve sinema çalışanlarının, ciddi anlamda yorgun ve korkuları olduğu bir noktadayız. Ve bunu, burada yapıyor olmak bence yeteri kadar politik bir durum. Ama biz, bunları yaparken bu insanların korku ve kaygılarını hiçe saymıyoruz. Diyoruz ki, ‘Onlar çok haklı ki, o yüzden bunu yapmamız gerek’, bu insanların korku ve sanrıları çok yerinde. İşte o yüzden bir alternatif bulmamız gerekiyor. Bu alternatifin de belki bu yöntemlerden biri olabilmesini ümit ediyoruz.
Aslında Dataland’ın Los Angeles gibi, yapay zekâya en büyük tepkiyi vermiş bir şehrin göbeğinde olması, bizim aslında hem fikrimize güvenmemiz, hem de doğru şehrin, doğru zamanın olduğunu düşünmemizden.
Protestolar olacak mı? Bize değil ama yapay zekâya zaten oldu. Bütün şehir kapandı. İnsanlar işlerine haftalarca gitmedi. Yazarlar yazılarını durdurdu. Grevler oldu. Bunların olduğu bir şehrin göbeğindeyiz ve tabii ki olup bitenin farkındayız.
Hatta buradan beş saat uzaklıkta, karşımıza AGI denilen şey çıkacak. Şu anda dünyadaki binlerce yapay zekâ uzmanının çalıştığı yer, şurası. Zaten Los Angeles, eğlence, sanat ve kültür dünyasının kalplerinden biri. Bence, bu söylemimizle bile, yeteri kadar politik bir başlangıç olduğunu düşünüyoruz.
Dataland – Basın toplantısı. © Refik Anadol Studio
Bu arada da şehirde yakında Lucas Anlatı Sanatları Müzesi açılıyor. O da farklı kültür kurumlarına komşu bir alanda yer alacak, irtibatınız oldu mu? Bu müze modeline bakışınız Dataland olarak nasıldır?
R.Anadol: Evet, şehrin diğer devi! Hatta George Lucas’ın kendisi, kurucu eşi Melody ile beraber iki, üç hafta evvel bizlere müzesini gezdirdi. Çok heyecanlı bir müze geliyor ve orası için Dataland’ın tamamen diğer tarafı denebilir. Mekânın fiziksel bir gerçekliği var. Gerçekten, ‘Anlatı Sanatları’ denilen bir disiplini, fiziksel belgeleriyle ortaya çıkarmaya çalışıyor. Muazzam bir bina ve 1 milyar dolardan fazla bir rakama mal olmuş deniliyor!
Bana 21. yüzyıl arkeoloji müzesi gibi de göründü!
R.Anadol: Hikâye anlatımı için, kesinlikle. Bizim böyle bütçelerimiz tabii ki yok, bunlar bizlerin yanına bile yaklaşamadığımız dünyalar tabii ki; ama şehrin iki devi var: Biri LACMA (Müzesi), 800 küsur milyon dolar; biri Lucas Müzesi. Ve hemen her basın bülteninde de değindiğimiz üzere, böyle devlerle aynı ligde, bültenler ve seviyelerde düşünülüp. Görülmek bizim için muazzam bir onur ve deneyim oldu.
Şu an mesela, LA turizm ofisinin de beğenisi ile LAX’de (Havaalanı), 50 milyon insanı Dataland’ın eserleri karşılıyor. Böyle, inanılmaz bir heyecanla karışık, sanki şehri temsil etme yükümlülüğümüz de, sanırım bu yeniliğimizden ileri geldi.
Lucas Müzesi, LACMA, Calscience Art Center… Bunlar, şehrin devleri. Onlar yanında küçük bir kurum olarak varolmak, paylaşılmak bizlere çok büyük onur ve gurur veriyor.
Dataland – Basın toplantısı. © Refik Anadol Studio
Bir yandan bakınca da aklımıza Babil Kitaplığı, İskenderiye Kütüphanesi gibi mitlerin referansları da geliyor. Yapmaya çalıştığınız bu ‘Yaşayan Ansiklopedi’lerle bunun da derdine düşüyorsunuz. Dışarı çıktığımızda hissettiğimiz bir unsur daha oldu: Bugünkü hayvanat bahçeleri veya doğal koruma alanlarının tarihçesi. Kendimi Dataland içinde böyle bir nesli tükenen, fani varlık gibi de hissettim diyebilirim. Bunun farkındalığını öngördünüz mü?
R.Anadol: Kesinlikle. Zaten Amazon’un kayıp kuşunun bunun içinde olması da buna bir işarettir. Bu ilk sergimiz ve burada bir iki önyargıyı da kırdığımızı düşünüyorum: Tabii ki Yağmur Ormanları, dünyanın en zengin, verimli biyolojik alanları. Sanırım bunu bilmeyen yok. Ama insanlar ne kadar zengin olduğunu hissedemiyorlar. Ben de bunu hissedemiyordum. Eğer yağmur ormanında günlerce yürümeseydim, o sesi duymasaydım, bu zenginliği hissetmeseydim, gerçekten evde izlediğim bir belgeselde, okuduğum bir kitapta, gördüğüm basit bir YouTube videosunda, bunu hissedemezdim.
Bazı şeyler hayatta gerçekten fiziksel ve dijital, bunun yerini alamayacak.
Meselâ Dataland’ın içindeki bu yaklaşık 300 kanallık ses sisteminin içindeki şey, ego değil. Tamamen doğanın ne kadar zengin, ne kadar detaylı olduğu. Bunun yansıtmaya çalışan bir deneme bu. Ve ses, mekânla ilişkimizi kurduran çok önemli bir his, duyu. Bu, gittiğimiz bir çok sergi ve müzede, genelde birçok sebepten ötürü üçüncü, dördüncü plana atılan bir deneyim. Bu imkânlardan da, akustik seviyeden de olabilir.
Biz, Dataland’a ta DNA’sında, duvarının içinde, bu dünyayı anlayarak başlamasını istedik. Bugün Yağmur Ormanları, belki yarın başka bir konuyu araştırırken, onun duyulmamış ve hissedilmemiş yönünü.
Ama bahsettiğiniz bu ‘nesli tükenmekte olan’ duruma ilişkin o his, insanlarda o kadar hiper gerçek bir etki yaratıyor ki; örneğin Yağmur Ormanları verisinin yüklendiği bir sahnemiz var. Milyarlarca veri noktası, eş zamanlı bir veri oluşturuyor. Orada, fauna bölümünde Amazon’un kuşları geri geliyorlar. Bu inanılmaz bir his.
Dün ziyaretten sonra çıkan bir kişinin dolu gözleriyle dediği gibi, bize ‘Resmen, tanımadığım bir yere gönderildim,’ demişti.
Ya da Dataland’ı gören yönetmen George Miller’ın dediği gibi, ‘Ben resmen, fiziksel dünyada olduğumu düşündüm.’ Bu gibi tepkilerin arkasında, işte zorladığımız o ‘gerçeklik deneyimi’ yatıyor.
Sorunuza gelecek olursak, işte o kaybetmiş olduğumuza yakın bu his de buradaki deneyimin gerçekliğe çok yakın bir his olmasından ileri geliyor.
E.Erkılıç: Doğanın içinde yok oluş ve var oluş, aynı anda oluyor. Biz, insanlık olarak içinde bulunduğumuz şu anki ‘medeniyet’te, kendimizi biraz yok olan şeylere o kadar bağlı bir şekilde gönderiyoruz ki, hatta bunu tam olarak göndermeyi bile beceremiyoruz. Bu yüzden de, hep havada kalma ve eksiklik durumunu da yaşıyoruz. Sanırım hep zamanında gitmesi gerekene de yolu veremediğimiz için, arada, arafta kalma durumumuz da var. Aslında orada olan, doğadan biraz ders almak gibi, çünkü yok olmakta olan o türün son şarkısını dinliyoruz. Ve aslında onu da 1989’da kaydetmişiz. Ama yıl 2026 ve biz hala o kuşun sesini duyup şunu sorgulayabiliyoruz: O kuş türünün en son örneği kalmasına rağmen, şarkısını hiç bir cevap gelmediği halde söylemeye devam ediyor. Çünkü doğanın içinde, cevabı alsa da, almasa da sonuna kadar, bir görev dürtüsü var.
İnsanlar olarak, onu hala sürdürmek yerine, duygularımıza daha hızlı yenilip, vazgeçiyoruz. Ama hayvanat bahçeleri ile doğal parklara gelince, bunların durumları da, bence etik olarak şu anda onlarla nasıl başa çıktığımızla ilgili. Şu ana kadar çok iyi bir iş başaramadığımız ortada ki, biz bunların, bizimle beraber ve aynı yerde bulunmasını sağlayamadık. Burada biraz da başarısız olan bir deneyin sonucunu yaşıyoruz. Aslında olması gereken ne olurdu diye düşünürsek, keşke insanlık olarak yeterince bilgiye sahip olsaydık da, bu türlerle aynı evi paylaşırken, onlarla karşılaşmaya fırsat bulabilseydik…
Dataland açılışında, karşımızda rastlantı olarak The Broad’daki Yoko Ono retrospektif sergisi duruyor. Kendisi de kariyerinde hep bu bütünleşik izlerin ve samimiyetin peşinde oldu. Ama Ono bunu Lennon ile son derece yalın biçimde seslenerek, iz bırakarak ve kamusal alana yaklaşarak eyledi. Şimdi Dataland ile sizin bu ‘Maksimal’ aşırı paylaşımınız karşısında ikisinin yalın, ‘Minimal’ emeğini görünce, sizi de onlara benzettim. Ne dersiniz?
R.Anadol: Bu çok anlamlı bir nokta: Los Angeles’ın kültür koridorunun bir parçası olmak… Bahsettiğiniz The Broad Müzesi ve Direktörü Joanne Hayler ile aramız hakikaten çok iyi. Bazen kendisini ‘mentor’umuz gibi de düşünürüz. Müzemizi gezdi, gördü, bilgi verdi, arşivlerini çok iyi biliriz. Ben UCLA’de ders verirken de geldi, ‘Infinity Room’u (2015) gördü, yani bu kadar da eskiye gidiyor.
Öncelikle, size bu referans adına çok teşekkür ederiz. Sanat ve kültür dünyasında iz bırakmış iki ruhun yakınlarında düşünülebilmek bile bizim için inanılmaz bir gurur. Ama bana göre Dataland hala maksimalist de değil. Hala minimalliğini biraz da olsa koruyor. Dürüst olmak gerekirse, daha da ileri gidebileceğimiz birçok teknik bile vardı. Aslında bir nevi, kendimizi durdurduk.
Meselâ eminim, bazı insanların ‘Sonsuzluk Odası’nda başı dönecek. Bazı insanlar eminim rahatsız olacak. Ama bir yandan da şöyle düşündüm:
Eğer bir kuş olabilmek mümkünse, bunun ne kadar zor olduğunu da görebilmek, kötü bir fikir de değil gibi. Yani, aslında orada amacımız, öylesine bir sonsuzluk odası yapmak değildi. Heykelin kendisinin niteliği ve niceliği, aslında, hikâyenin de kendisinden geliyor. Böyle baktığımız zaman, aslında hala her şeyin minimal olduğunu göreceğiz. Yerlerin, okunacak her şeyin, kapı kolları ve tuvalete kadar, bütün detaylara baktığımız zaman, çok minimal bir dil kullanıyoruz.
Bu arada (Apple’nın yaratıcı zihni) Jony Ive ile de tanışma şansı elde ettik. Kendisi üzerinden, belediyeye 1556 sayfalık bir başvurumuz da var. Yine biz, Dataland’ın her bir köşesini detaylandırdık. Bunun çılgın bir şey olduğunun farkındayım. Normal şartlarda, hiç birimizin yapmak istemediği bir şey. Yüzlerce sayfa ile bitebilecek bir şeyi 1556 sayfaya çıkarma sebebimiz, her bir detayını düşündüğümüz için oldu. Dolayısıyla evet, maksimalist bir niyetimiz var. Ama alanında ilk olan bir şeyin de hakkını vermek istedik. Tasarımından mühendisliğine, mimarlığından materyal buluşuna. Bunların bir araya gelebilmesine. Camın, medyanın ve yerin konumunda, her yerde çok ince düşünce var ki, Ivy de zaten onu söyleyerek ‘Ben ilk defa bir mekânda böyle bir detay görüyorum,’ dedi ve ekledi: ‘Bence, bu mimarinin de bir nevî iPhone olma hali.’ Yani teknolojinin tamamen kaybolduğu, insan deneyiminin minimal bir şekilde ortaya çıktığı hal.
Buradan baktığınızda, Dataland’de bir kablo dahi göremezsiniz. Bir tane bile. Bunun sebebi de, gerçekten teknolojiyi arka plana atmaktı.
İzleyiciye bu deneyimle tüm duyularını kullanmak suretiyle önemli bir yap-boz da emanet ediyorsunuz. Bunu yaparken çocuklar, engellileri atlamıyorsunuz. Bir çuval yapboz parçası ile dışarı çıksak bile, bu parçaların arkasında ciddi, ürkütücü bir karanlığın olduğunu bize bu uyku misali düşsel tecrübe boyunca hissettiriyorsunuz. Dataland’da karanlığın anlam ve değeri nedir?
R.Anadol: Karanlık, eser ve ışığın önemini anlamak için.
Felsefi bir vurgu yani? Aydınlanma ve bilgiye atıf gibi?
R.Anadol: Tabii ki felsefi, ışığın materyal olabilmesi için karanlığa ihtiyacımız var. Karanlıkta, ışığın değerini anlıyoruz. Hayatımız tabii ki, her gün güneşle var olan bir halde, ama ne zaman ki Dataland’ın kapısından girmeye başlıyoruz; daha ilk ‘Discovery Portal’da bir anda akustik dahi değişiyor. Hepsi, bilinçle hazırlandı.
Herkesin hayatı farklı olabilir. Hepimizin problemleri, düşünceleri, ocaktaki yemeği, ailesi, detayları… Hayat çok kapsamlı, zor olabilir. Ama buraya girerken o değişim, dönüşümle, kişinin kendisine o andaki, beraberce adım atılan bu yeni dünyada kısa sürede de olsa sorular sordurabilmek, eserlerin aydınlanma etkisi ve ışığın materyal olabilmesi için bize karanlığa ihtiyacımız olduğunu iletiyor.
Âdeta dindar ve ateiste aynı anda kapı açarken, aklı Rumî’ye düşürüyorsunuz. Kim olursa olsun, gelsin istiyorsunuz.
E.Erkılıç: Aslında biz, burada bir şeyi keşfetmeye çalışıyoruz ya; bir teknolojiyi, bu teknoloji ile beraber yeni bir anlatımı, sanat deneyimini; ama keşif nasıl oluyor? Karanlıkta. Bilinmeyenin içinde. Bunun içinde aydınlanma olup da, bir şeyleri bilmeye başladığımız zaman, aslında ona ‘Aydınlanma’ diyoruz.
Dataland birazcık bunu da sembolize ediyor denebilir. Aslında bildiğimiz her şeyi bir arada tutan şey de, bilinmezliğin kendisi. Ama bilinmezliğin kendisinde rahat olabilmek, kendini güvende hissetmek, burada yaptığımız da bir manada ‘güvenli bir karanlık’. Güvensiz bir karanlık değil. Sen, karanlıkta olmaktan korkmuyorsun. Bu, tam tersine, bir şeyi keşfedeceğinin bilgisi ile çıktığın o karanlığa yolculuk.
Bu, bir yandan aydınlanmayı da çağrıştırıyor. Bir yandan, fiziksel olarak da ışık ve karanlık; onlar hep bir arada var olan şeyler. Negatif ve pozitif, birlikte var olan şeyler. Fakat ‘medeniyet’, en azından şu anda bizim yaşadığımız popüler kültür ve medeniyet, bizi hep ‘bir tanesi’ni seçmeye itiyor ya; sen hep ‘A mı, B mi’, yukarısı mı, aşağısı mı sorularıyla geliyorsun ama, bizim Dataland’da yapmaya çalıştığımız şu:
Onların hepsi, birlikte. Biz, birlikte bunun içinde olabiliriz ve burada, bunun ödüllerini paylaşabiliriz. Bu yüzden burası, herkese açık ama aynı zamanda tabii ki zorlayıcı. Yani, farklı engelleri olanlar için başka, entelektüel açıdan farklı arka planlardan gelenlere, başka türlü bir zorlayıcılığı var. Ama zorlanmadan, hiçbir şey gelişmiyor. Ve biz de, burada birazcık ‘konforlu zorlanma’nın, hiç kimseye bir zararı olmadığını düşünüyoruz.
Hatta bence içinde bulunduğumuz dönem, sizin de dediğiniz gibi her şeyin değiştiği bir dönem ya; her şey çatlıyor, eski enstitüler kırılıyor, devletler, ülkeler her şey birbirine karışmış durumda ki, bu aslında bir geçiş döneminin işareti. Bu geçiş döneminde insanın, tahammülsüz olmak yerine tam tersine, çok daha toleranslı olması gerekiyor. Toleranslı olabilmekse, bilinmezliğin içinde oturabilmekten geçiyor. Ve Dataland, çok kısa bir süre de olsa, sana konforlu karanlığın içinde kalma süreci de veriyor.
Belki biz, biraz şunun da içinden geçiyoruz: Buna, içinden geçmekte olduğumuz bir dönüşüm zamanına hazırlık olarak da bakılabilir. Ya da, hep beraber hissettiğimiz o bilinmezliğin içinden, birlikte geçiyoruz ama, orada azıcık nefes de alınabilsin diye, bir takım ışık serapları yaratıyoruz ve bunun da hayırlı bir şeye yol almasını umut ediyoruz.
Amazon yerli halkı Yawanawâ lideri Şef Nixiwaka anlatıyor:
“Burası alışılmışın dışında bir müzedir. Burası artık ruhların meskeni halindedir. Çünkü burada, artık bizler de Dünyanın bütün hikâyesinin taşıyıcısıyız. Suların, ormanların, kuşların, hayvanlar ve rüzgârın, yıldızların… Tüm varlıkların eşliğinde, tüm insan ırkları, farklı kültürler, en uzaktaki yerlerle birlikte artık burası, bir randevu noktası haline gelmiştir. Artık burası bir müzeden ziyade, biyoçeşitliliğin kendini ifade hakkı ve İnsanlık için bir adrestir.”
Amazon yerli halkı Yawanawâ lideri Şef Nixiwaka
Yawanawa Halkı temsilcileri olarak şu anda Dataland’da, Los Angeles’ta özel olarak bu müzenin açılışına yaptığınız bir tören ile davetli bulunuyorsunuz. İzlenimleriniz nelerdir ?
Şef Nixiwaka: Evet, şu anda ABD’de bulunmaktayız. Çok mutluyum. Brezilya Amazon Yağmur Ormanları’ndan, oranın yerli halklarından biri olarak, Yawanawa’ları temsilen buraya eriştik. Derhal bir şeye açıklık getirmek istiyorum: Bizi buraya, buradaki dünyaya taşıyan sanatçı Refik Anadol ve eşi Efsun, zaten buraya, Amerika’ya da İstanbul’dan taşınmış bir ikili. Biz kendileriyle bu teması sağladık, kendileri de yine burada farklı kültürlerden insanlar ile getirdikleri farklı âlemlerden projeler üzerinden temas kurmaktalar.
İnandığım şudur ki, tarihte ilk olarak, Amazon Yerli Halkları’nı temsilen, sanat dünyasının ve kültürünün böylesi küresel boyutu aracılığında böylesi bir görsellik sağlanabilmiştir. Bu anlamda Efsun ve Refik’e, ayrıca bütün Türkiye’den gelmiş, bu yeni zamana dair yeni mekânı açabilmiş tüm kardeşlerimize müteşekkirim.
Türkiye’de bizimle irtibatını devam ettirmekte olan bir topluluk bulunuyor. Kendilerine ‘YawaTurks’ adını koymuşlar. Bunu da sizin aracılığınızla aktarmak isteriz. Çünkü siz de bu Türkiyeli sanatçılarla birlikte bizim mesajımızı Dünyaya taşıyorsunuz. Çok teşekkür ediyoruz!
Dataland da yaşadığınız, bir gösteriyle bizzat zenginlik kattığınız bu deneyim, ‘müze’ tabirine size göre ne katıyor? Onu değiştiriyor mu? Çünkü baktığımızda tabiatın ta kendisi de başlı başına yaşayan bir müze deniliyor.
Evet. Burada gördüğümüz, alışılmışın dışında bir müzedir. Burası artık ruhların meskeni halindedir. Çünkü burada, artık bizler de Dünyanın bütün hikâyesinin taşıyıcısıyız. Suların, ormanların, kuşların, hayvanlar ve rüzgârın, yıldızların… Tüm varlıkların eşliğinde, tüm insan ırkları, farklı kültürler, en uzaktaki yerlerle birlikte artık burası, bir randevu noktası haline gelmiştir. Artık burası bir müzeden ziyade, biyoçeşitliliğin kendini ifade hakkı ve İnsanlık için bir adrestir.
Yawanawa Halkı olarak, şu günlerde en büyük kaygı ve umudunuz ne?
Yerli halklar olarak, süregiden değişimin ilk elden tanıkları bizleriz. Küresel iklim değişikliği, gezegenin maruz kaldığı değişim eğilimi gittikçe artan biçimde bize şunu gösteriyor ki, bu olup biten esasında insanlığın da reddiyesidir. Bu konudan çok endişeliyiz, zira doğayla her gün doğrudan baş başa kalan bizleriz.
Gördüğümüz değişime bir örnek vermem gerekir ise, bilim adamlarının tespit ettikleri, Dünyada süregiden en büyük fenomenler arasında başı çeken “El Nino” iklim değişikliği, Amazon tarihinin yaşadığı en büyük kuraklıklardan da birine yol açtı. Bu durum gezegenimizi de, üzerindeki İnsanlığı bütünüyle etkisi altına alıyor.
İnsanlığa bunun için sesleniyoruz: Bir araya gelelim ve ne yapılması gerekirse, bunun için, İnsanlığın sonunu getirmemek adına çaba sarf edelim! İşte en büyük kaygımız bu.
Şu günlerde Latin Amerika’da, özellikle Brezilya, Venezuela ve Bolivya’da süregiden siyasal çalkantılara dair kaygılarınız nedir?
Evet, bu konudan da endişemiz var. Çünkü bölgesel sonuçları bizleri doğrudan etkiliyor. Örneğin bölgede şu dönemde devasa seller yaşanıyor. Bu kapsamda ekinlerimizi, hasadımızı hayvanlarımızı yitirdik. Şimdi de bunun ardından bize bu sefer, devasa kuraklıklara hazır olun mesajları veriliyor. Ama bizimle, bununla, küresel ısınma ile mücadele edecek ne bir ortak, ne de planlama mevcut! Yeni ortaklıklar bulmamız şart. Çünkü mevzu sırf halkımızdan ibaret değil ki! Dünyanın en büyük tropik ormanlarından birindeyiz ve birçok kabile de bizimle aynı riske maruz durumda. Bu konu, işte bu yüzden sırf Amazon’u değil, tüm Brezilya’yı kapsıyor.
Gelecek nesillere yol göstermesi adına, petrole ve madenlere alternatif olarak insanlığa hangi enerji kaynaklarını tavsiye etmektesiniz?
Şurası çok açık ki, enerjinin geleceğini alternatif enerji kaynakları temsil etmektedir. Bunun en güzel temsili güneş enerjisidir. Doğrudan doğaya içkindir, sürdürülebilir bir enerji biçimidir. Suyumuzu da, havamızı da kirletmez. Bizlerin Amazon bölgesinde özellikle uğruna yatırım yapılmasını arzu ettiği budur. Buradaki koruma bölgelerinde alternatif kaynaklara yönelmemiz şarttır. Güneş enerjisi sistemleri geleceğin enerjisinin tabiridir.
Yani, bu yönüyle Dataland de sürdürülebilirlik bakımından insanlık uğruna bir tür alternatif enerji istasyonu mu?
Evet. Tüm olup biten budur işte!
Etiketler: Dataland Melekler Şehri refik anadol


