Melike Uçku: Rastlantının tedirginliği
Gama Galler’yde 6 Mart’a kadar izlenebilecek olan “Biraz Renk Biraz Işık Biraz Büyü” sergisine hem sanatçı olarak katılan hem de küratörlüğünü üstlenen ressam Melike Uçku ile atölyesinde sanat deneyimi ve yapıtları üzerine konuştuk.
Nilgün Tutal
Kavramsal ve sanatsal ürünler bir kara delik olan kaosun tehlikeleriyle başetmek için insanın yarattığı sığınıklardır. Bu sığınaklarda düşünür ve sanatçı kaosla içinde kaybolup gitmeden yüzleşebilmek için anlaşır, ittifaklar kurarlar. Kaosu duyumsamak ve duyumsatmak için “şair, sanatçı şemsiyede bir gedik peydahlar, hatta özgür ve esintili bir parçacık kaos içeri alabilmek, ani bir ışık içinde gedikten beliriveren bir görüyü (…) çerçevelemek uğruna, gökkubbeyi bile yırtar” (Deleuze ve Guattari, 1992,s.181,).
1 Mart 2005’te “Kendimi Aradım” ile Arthan Gallery’de, 18. İstanbul Bienali Yan Etkinlikler kapsamında “Belirsiz Sonra”, 15 Ekim 2025’te Galeri Binyıl’da açılan “iki” ve 6 Mart’a kadar izlenebilecek olan “Biraz Renk Biraz Işık Biraz Büyü” temasıyla Gama Gallery’deki karma sergilere hem sanatçı olarak katılan hem de sergilerin küratörlüğünü üstlenen ressam Melike Uçku ile atölyesinde sanat deneyimi ve yapıtları üzerine konuştuk.
Melike Uçku
Melike Uçku’nun çağdaş sanat tekniklerine (örneğin kolaj) başvurduğu, “kaya” dediği kalıpları oluştukları haliyle tablolarının üstüne yerleştirdiği çalışmaları var. Şu an “ada” fikri üstüne çizimler yapan sanatçının soyut resim geleneğinden esinlendiğini söyleyebiliriz. Yer ve Gök arasında ve içinde icat ettiği renkler ve biçimler tablolarının esas niteliğini oluşturuyor. Sanatçının “ var oluş işte” dediği bir yer ve gök arasılık. Soyut resim, temsil rejiminden kaçış için sanat tarihinin bulduğu yollardan biri. Renklerin yoğunluk dereceleri ışığın dönüşümleriyle anlık ortaya çıkıp kaybolan bambaşka ifadelere özgürce imkan tanıyabiliyor.
Yer-Gök Etkisi
Rasimpaşa mahallesindeki atölyesinde öğleden sonranın ılık ışıkları, sanatçının yarattığı renklerin tonlarıyla buluştuğunda, kızıl düzlemlerin aydınlandığını ve parladığını, mavilerin turkuaz ve lacivert salınımlarla göz kırptığını, gözlerinizin içinde bir renk cümbüşü yarattığını duyumsuyorsunuz. Bu sakinliği ve durgunluğu ve belki de –bana göre- fırtına sonrası sukuneti, oval, dairesel, sivri, üçgensel biçimler eşliğinde deneyimlediğiniz de “kaosun”, rastlantının tedirginliğinin içinizi sardığını hissetmemeniz çok da imkan dahilinde değil.
Melike Uçku’nun işlerine ilk baktığınızda bir düzen, ölçü, geometri öylesine öne çıkıyor ki, “rastlantının tedirginliğiyle” nitelenecek ne var burada sorusunu haklı olarak sorabilirsiniz. Oysa sanatçı tablonun dümdüz yüzeyinde o kadar çok gedik açıyor ki, görebilmek için bakış süresini uzatmak, kaçamak anlık bakışlarla düzenin içine “özenle” yerleştirilmiş ve söküklere, sicim sicim yağan yırtıklara dalıp gitmek gerekiyor. Ya da gerçeğin, yaşamın sızıntılarına demek daha doğru olur.
Biçim – Renkler – Zaman - Çizgiler
Örneğin, kızılllığın egemen olduğu yüzeyde aniden sivri bir biçim-cisim kendini dayatıyor. Beyazlıktan geldiği için, belki, sanatçı bu biçim-cismi “boşluk” olarak niteliyor. Bendeki etkisi ateşimsi bir yoğunluğu delip geçen, belki de gün batımı kızıllığına meydan okuyan devasa bir geminin ön güvertesinin kendini dayatması. Yarı dairemsi kızıllığa müdahale eden bir dayatma. Geometrik biçimciliğin içine dalan bir başka geometrik biçim-cismin hakimiyeti. Oysa cüssesi daha küçük ama keskinliği ürkütücü bir his uyandırıyor. Tıpkı nedensiz boşluk hissinin, düşünsel-imgesel-psişik kesici yarığın ürkütücülüğü gibi. Sanatçının renk yoğunluğuyla çoğaltığı uzama dahil ettiği geometrik biçimler, birbiriyle sert bir diyaloğa girdiğinde hissediyoruz, rastlantıların ne kadar da tedirgin edici olabileceğini.
Melike Uçku’nun işlerinde iki unsur çok belirgin bir şekilde sanat deneyiminin sanatçıya özgü yanını aydınlatıyor. İlk unsur renklerin ve biçimlerin “durağanlıkta” askıya alınmış olması. Bu durağanlık bekleyen “yaşam” anlarını andırıyor. Askıya alınmışlık hali güçlü bir “bulanıklık” etkisi yaratıyor. Başka bir deyişle bu yapıtlara bakarken zihin karmaşıklaşıyor, sürükleniyor, renk-biçim arasında kurulması muhtemel bağlantılar arayışında yitip gidiyor. Açıkça ortada, orada ve gözümüzün önünde olanda,yavaş yavaş gizil bağlantılar kendini ifşa ediyor vuruyor.
Adalar Dosyası
İkinci unsur ise renklere ve biçimlere sanatçının “zaman” dediği çizgisel ama sanatçıdan bekleneceği gibi jilet gibi çekilmemiş genellikle yatay çizgilerin eklenmesinde belirginleşiyor: Bir başka şimdi ve buradayı çağrıştırıyor. Tüm tabloyu kapladıklarında bu zaman-çizgilerin dikey ve yatay uzantılarında minimalize biçim-cisimler çoğalıyor. Artık ilk unusr dediğim renklerin ve biçimlerin hemen gözümüzün önünde olmadığı, bir başka biçim-renk evrenine sanatçının tarzını hiç terk etmeden geçiyoruz.
Bu zaman-çizgiler zemininde konumlandığı renklerden bağımsız olarak biçim-cisimleri açık ve net görmememizin önüne çekilmiş tül perdeler gibi işlev görüyor. Görüyoruz ama göremiyoruz da. Görülür ve görülmez arasında, belki tek tek yanlarına daha da yaklaşarak bir şeylere yoracağımız, haklarında hikayeler yazağımız bir biçimler dünyasına yolculuğa çağırıyorlar. Tülümsü hafiflikte bu zaman-çizgiler. Ya da ince ince yağan yağmur altında kalmış dış dünya. Ya da hafif salınımlarıyla, parıltılarıyla denizin dalgalanıp oynaşması ama denizin olmadığı yerde. Salınımlı, akışkan su etkisi bu zaman-çizgiler.
Sanatçının işlerinde bu iki unsur, yani durağanlık-biçimsellik ile çizgisellik-akışkanlık temel bir başka temayı da görünür kılıyor. Sanatçı doğanın, renklerin, biçimlerin etkilenişlerinin kompozisyonlarında tekrar tekrar geziniyor. Tablolarından bazılarına verdiği isimler bu etkilenişi net bir şekilde gösteriyor: Saklı Göl. Salınımlı, akışkan zaman-çizgilerin eşlik ettiği “Saklı Göl”’e bakarken, gölün göl diye imlendiği yer de mi yoksa başka bir yer de mi, zaman-sicim-çizgide mi yoksa renklerin yoğunlaşmasında mı olduğu sorusunu sormadan edemiyorsunuz.
Saklı Göl
Yatay zaman-çizgiler üst üste bindiğinde soyut resmin renksel diline bir başka dili, sanatçının kendi dilini tam da renkeri ve biçimleri başka şekilde çerçeveledikleri için katmış oluyor.
Zaman-çizgiler, anlar- oluşsallığı-olumsallığından, rastlantılardan taşacak gizil bir yaşam imlemesini de akla getiriyor. Neden-sonuç bağlantısıyla açıklama alışkanlığıyla rastlantının kendinde bir yaşam ilkesi olduğunu hep unuturuz. Oysa rastlantının zamanı şimdiki zaman, izler ve rezonanslarla nitelenebilecek bir zamandır. Şimdide olası bir deneyim olarak olayın zamanıdır. Melike Uçku’nun eserlerinde, renk zeminlerinde askıya alınan, boşluğa asılan, renk yoğunluklarının ortasına bırakılan biçim-cisimleri, şimdide olası bir deneyi olarak nitelemek mümkün görünüyor.
Gerçeğin determinizmine karşı gizil-aktüellikleri bu biçim-cisimlerle ve zaman-çizgilerin eşanlılığında buluyoruz. Süren bir şimdideyiz. Sonsuz-oluşta ya da. Zaman-çizgileniyor, biçim-cisimleşiyor, şimdi-çoğullaşıyor. Her bir unsur zaman-çizgiler, renkler-yoğunluklar, biçim-cisimler ne geçmişe ne de geleceğe yöneliyor, eşanlı çoğul şimdide var oluyorlar.
Çoğul şimdilerin, rastlantıların sınırsızlığı, Melike Uçku’nun sanat dilinde ve deneyiminde “insanın belirsiz ve bilinemeze yüklediği tedirginliğinin” ifadelerine dönüşüyorlar.
KAYNAK
Deleuze, Gilles ve Guattari Felix (1992). Felsefe Nedir? Çev. Turhan Ilgaz
İstanbul:Yapı Kredi Yayınları


