Mikelanj ve Rodin’in ‘Yaşayan Bedenler’i
Louvre Müzesi’nde 20 Temmuz’a kadar açık kalacak “Mikelanj ve Rodin: Yaşayan Bedenler” sergisi, ‘usta - çırak’ ilişkisine getirdiği yüzyıllar ve disiplinler arası yorum ile müze tarihinin kıymetli izlerinden birini daha var etmeyi başarıyor. Klasiğin içindeki günceli, güncele gizlenen klasiği dışa vuran sergi, sanat tarihine ilettiği insancıl, kavramsal ve analitik önerilerle hatırda kalıyor
EVRİM ALTUĞ
evrimaltug@gmail.com
Fransa’nın başkenti Paris’in kültür - sanat odakları arasında başı çeken Louvre Müzesi, 15 Nisan’da Napolyon Sergi Salonu’nda iki küratörün imzası ile açılan “Michelangelo, Rodin: Yaşayan Bedenler” sergisine 20 Temmuz’a kadar devam ediyor.
Rodin Müzesi’nden Chloe Ariot ve Louvre Müzesi’nden Marc Bormand’ın küratörlüğü ile beş ayrı bölümde izlenen sergi, her iki üstada ait siyah ve beyaz karma malzemeden beş kompozisyonluk, karma bir figür çemberi ile izleyeni içine alıyor.
Çemberde örneğin, Michelangelo Buanorotti (Mikelanj) imzalı, sanatçının 1513-1515 aralığında yonttuğu “Ölen Köle” (Dying Slave) kayda geçerken, kapalı gözleriyle gizemini artıran ilgili erişkin figürdeki kas bütünlüğü, bedensel jestin ürettiği ruhsal seviye ile kucaklaşıyor. Sanat tarihçiler, Louvre Müzesi heykel kataloğundaki bu çalışmanın Rönesans klasik stilinin bariz bir delili olduğunu vurgularken, çalışmanın gelecek nesillere, elbette Rodin’e de emsal niteliği taşıdığı vurgulanıyor.
Bu düeti aynı alanda devralan Fransız erken dönem modern yontucu Auguste Rodin ise aynı alanda izleyici karşısına Jean d’Aire’in çıplak, büyük modelini bırakıyor. 1886-1889 tarih aralıklı, plaster eserin temelinde, sanatçının Calais kentini İngiliz işgalcilerden kurtarmak adına şehit düşenlere yönelik, altı figürlük bir saygı duruşu yatıyor. Sergideki tekil eser, özellikle yüzünde yer alan ıstırap ve beden dilinin yansıttığı direniş ile not alınırken, figürün elinde tuttuğu kent anahtarlarını vermemek adına gösterdiği çaba bu manzarayı bütünlüyor.
Küratör ikiliye göre, Mikelanj (1475-1564) ile Rodin’in (1840-1917) arasında, aralarındaki ortalama dört yüzyıllık uzaklığa karşın, son derece kudretli bir estetik bağ bulunuyor. Uzmanlar, her iki imzanın da döneminde heykelin tasvir ve tabirini güncelleyen yeni, devrimci bir stil ortaya koyduğuna dikkati çekiyor.
Mermere soluğunu bırakan imza: Mikelanj
Mikelanj’ın ‘mermere soluğunu bırakan’ bir sanatçı olduğunu ifade eden sanat tarihçilere göre, sanatçının tarihe bıraktığı bir diğer unsur, kendisini ‘Maniyerizm’ (Mannerism) olarak ortaya koyuyor. Bu ifadenin karşılığı, belirli bir üslûbu veya stili ifadenin aşırı yapmacıklığa varacak denli abartılması olarak da gösteriyor.
Buna karşılık, Rodin’in eserlerinde ise parçadaki bütün vurgulanırken, sanatçı belli taş biçim ve kütlelerine bıraktığı gerçekçi, dramatik figür yorumlarıyla, eserlerin taşıdığı yaşamsallığı vurgulaması bakımından 20. yüzyıl heykel sanatının da doğuşuna vesile sayılarak, alanında koşulsuz öncü kabul ediliyor.
Elbette ki, her iki sanatçı da bedenleri temsile kendilerini adanmışlıklarıyla, sergide kucaklaşıyor. Ama her ikisi de, bunu basit biçimlerle değil, hayata dair dışavurumlar halinde ortaya koyuyor. Her iki heykeltıraşın da gerek biçimsel, gerekse kavramsal bağlarla yaklaşık olmaları, ‘bitmemiş yapıt’ tavrıyla ortaya çıkardıkları beden ve ruh irtibatı ve bunlardaki yaşam enerjisi, serginin görünmez bağlarını teşkil ediyor.
Materyalde gösterdikleri çeşitlilik ve merak ile de bitişen iki usta bu yönüyle, tıpkı ismi bir meleğe de gönderme ile ‘İl Divino’ olarak anılan Mikelanj’ın kırılgan ve nadir mermer işleri ya da sergide öne çıkarılan Maniyerist diğer heykeltıraşların çıraklık ruhu ile ürettiği emsalleriyle de, Louvre koridorlarında, izleyenlere art arda sürprizler yapıyor. Sergi, finalinde ise modern ve güncel sanatla kucaklaşarak, sanat tarihinin kültürel, ruhsal ve sosyal DNA’sını geçmişten geleceğe önümüze sermeyi başarıyor.
Mikelanj ve Rodin’e gelecekten iletilen övgüler
Bu kapsamda, “Rodin’e Övgü”de Kübizm sonrası tarzı ile bulunan bir diğer sanatçı, Beyaz Rus asıllı Fransız heykeltıraş Ossip Zadkine (1888-1967) oluyor. Aynı yolculukta yine, 1580’de İtalya’da üretildiği ve Mikelanj’ın ait olduğu düşünülen, Londra Victoria ve Albert Müzesi koleksiyonundan ödünç, pişmiş topraktan (Terracotta) sol el kompozisyonu da büyüleyiciliğini hatırlatıyor.
Geçmişin gelecekle sürekli flört ettiği sergide ayrıca, doğaçlama yaratıcılığa kendisini Sürrealizm üzerinden adayan Fransız sanatçı Jean Arp de unutulmuyor ve o da “Rodin’e Övgü” de bulunurken, bunu alçı malzemeden, 1938 tarihli, ‘Otomatik Heykel’ mantığı ile ortaya koyuyor. Döneminin ‘otomatik yazı’ metodunu heykele uyarlayan eser Louvre’daki sergiye, Arp Vakfı ile Pompidou koleksiyonu üzerinden dahil ediliyor.
İltifatlar, göndermeler Mikelanj ve Rodin sergisinde bununla da kalmıyor; adeta üstatların ellerini, eteklerini kendi yetenek ve hayal güçleriyle öper seviyeyi zorluyor. Buna bir örnek de İtalyan sanatçı Federico Zuccari’nin 1593 tarihli, deri üzeri yağlıboya figür pentür işi, “Musa olarak Mikelanj Portresi” ile veriliyor. ‘Ürpertici’ büyüleyiciliği ile bu melez, dönemine göre hayli ‘güncel’ eser de, Louvre’daki sergide özel bir seslendirme ve sosyal medya içeriği ile büyük ilgi topluyor.
Bu tavrı gözeten bir diğer ressam, Louvre’daki sergide Mikelanj’ın atölyesinde kendisini ziyaret eden Papa Julius II’yi betimleyen geç 19’ncu YY. Fransız ressamı Alexandre Cabanel oluyor. 1856 tarihli panoramik yapıt, sanki fotografik kaygısı ve Mikelanj mermerlerine gösterdiği duyarlılık ile not edilebilirken, eserin sempatik birlikteliklerinden birini, Mikelanj ile Papa’nın külâhlarındaki ‘kızıl biraderlik’ oluşturuyor. Ressam Mikelanj’ın da emeğini gözeten resim, bir noktadan sonra adeta bir tuval olmayı bırakıyor, hani günümüz 4K HD TV’lerinde izlediğimiz bir naklen kültür sanat yayını etkisine erişiyor.
Elbette Mikelanj’ın atölyesindeki halet-i ruhiyesini tahayyül eden sırf bu imza da olmuyor. Sergide, kapsamlı bir retrospektifi Louvre’daki bir diğer galeriye de konuk olan Eugene Delacroix’nın 1850 tarihli, “Mikelanj Atelyesinde” işi de izlenebiliyor. Bu yağlıboya eser ise sergiye Montpellier’deki Akdeniz Metropol alanı, Fabre Müzesi koleksiyonundan dahil ediliyor. Görece daha dramatik bir aydınlıkla, Mikelanj’ın ilham vaktini kudretli elleriyle kafasına bitişik halde ölümsüzleştiren eserde üstat, alımlı kostümü ve bir iki heykeli refakatinde seçiliyor.
Rodin’in erken dönem ‘selfie’si de karşımızda
Louvre’da, yaklaşık 150’yi aşkın eseri bitiştiren sergi, beraberinde küratörler Ariot ve Bormand’ın editörlüğünde düzenlenen, 384 sayfalık, 50 Euro bedelli bir kataloğu da getiriyor. Serginin ilgi çeken parçalarından birinde de, Rodin, Paris’teki Üniversite Caddesi üzerinde bulunan atölyesinde, 1903 tarihli bir fotoğraf ile albümin kâğıt üzerinde baskı ile bize ‘selfie’sini iletiyor. Bu çok nadir parça, sergiye Paris Belediyesi Marguerite Durand Kütüphanesi kataloğu sayesinde erişiyor.
Aynı mantıkla, Rodin’i de ilham sürecinde betimleyen bir diğer sanatçı ise Modern Çek ressam Max Svabinsky oluyor ve sergide Rodin’in 1902 tarihli hâli, tepesinde gezinen bir heykel hayali ile kayıt altına alınıyor. İşin ilginç yanı ressam, bu kompozisyonu Rodin’in Prag’da açtığı kişisel sergisi adına düzenlenen afiş için ortaya koyuyor. Bu arada sanatçı, mürekkep, karakalem, guaş kullandığı ahşap çerçeveli bu mistik çalışmanın ilhamını da, Mikelanj - Musa kompozisyonundan almış bulunuyor.
Eller, elbette sergide sürekli birbirinden otantik örnekleriyle karşımıza çıkıyor. Buna örnek; bir diğer Avrupalı yontucu, Paul Cruet ise sergide 1917 tarihli alçı kompozisyonu, “Rodin’in eli bir kadın torsosu tutuyor,” ile kayda geçiyor. Yapıtın Rodin Müzesi koleksiyonundan gelmesi de sanat tarihsel kıymetini perçinliyor.
Rodin’den Mikelanj’a müstear isimle övgü işi
Serginin önemli dönemeçlerinden bir diğerinde ise Giotto ve Massacio ardından resmi hayatına alan Mikelanj’ın köklerine görsel bir güzellemede daha bulunuluyor. Bu çerçevede yine desenlerine yer verilen Rodin de, gençliğinde çalıştığı Mikelanj yontu desenleri ile serginin karakterini perçinliyor. Ve iki üstat arasındaki çok kıymetli bir sanat tarihsel detaya da bakılırsa, Rodin Paris Salon sergilerine kabul edilen 1875 tarihli “Kırık Burunlu Adam” isimli ilk yapıtına bile müstear isimle “M.B.” İmzasını bırakıyor. Uzmanlar bu göndermenin, üstat Mikelanj Buanorotti’ye yapıldığında zaten epeydir birleşiyor.
Göndermeler bununla da kalmıyor: Sergide Edgar Degas’nın “Uyuyan Köle” yorumu karakalem deseni, 1855 tarihli yorumu ile Louvre Grafik Sanatlar Birimi Koleksiyonu üzerinden karşımıza gelirken, kendisini Münih Eyalet Grafik Sanatlar Koleksiyonu’ndan 1872-1875 aralıklı “Köle” heykel yorumu ile Paul Cezanne karşılıyor.
Dr. Jerome Prieur’nün 52 dakikalık “Mikelanj ve Rodin” belgeselinin de yer aldığı ilgili sergi öte yandan, Rodin’in türlü desenlerini “İsyancı” isimli heykel yorumu ile bitiştirdiği 1875-76 aralıklı füzen, kahverengi mürekkep ve karakalem karma döküm ile zenginleşirken, mitologyaya gönderme yapan bu türlü işlerin de yine Rodin Müzesi’nden geldiğini vurgulamamız gerekiyor.
Etkisi ‘kendini gizleyen bir labirent’ gibi
Louvre’daki bu eşsiz seyahatin en güzel yanı, kendini belli etmeyen bir labirent gibi kurgulanan bu deneyimde izleyicilerin ‘kendi başyapıtlarıyla’ baş başa buluşabilmelerine olanak tanıyan, gayri ansiklopedik, serbest yapıt dağılımı olarak not edilebiliyor.
Doğru ebatlarla, ışıklarla ve köşe başlarıyla buluşan yapıtlardan bir diğerinde de, “Çömelen Oğlan”, Hermitage Müzesi’ndeki 1884 tarihli Rodin orijinalinden Londra Victoria ve Albert Müzesi koleksiyonu için alçı döküm hali ile karşımıza geliyor.
Rönesans ve Mikelanj denildiğinde, elbette tarihin ilk ‘sponsorlarından’ Medici ailesinin kabrine atfettiği “Prensler Şapeli” heykelleriyle, Louvre müzesinde bu bölüme de özel bir alan tanınıyor. Floransa San Lorenzo Bazilikası’nda bulunan eserler hakkında yorumda bulunan sanat tarihçi Vasari’ye göre, bu çalışma, “Zamanların, geçmişin ve zamanımızın yaşayan okulu,” olarak hatırlanacak gibi duruyor.
Bu anlamda Şapel’deki figürleri 1876’daki Floransa gezisinde gören Rodin de kendinden geçiyor ve meslektaşı Rose Beuret’ye yazdığı şu satırlarla tepkisini ortaya koyuyor: ”Bugüne kadar gerek alçı, gerekse fotoğraflarla gördüklerim, bu üç çeyrek ebatlı kabirlerin bizzat görülmesi yanında hiç. O, bir sihirbaz.”
Louvre’daki Mikelanj ve Rodin sergisi, birçok kaynağı bitiştiren sürprizleriyle de ayrı bir takdir konusu olarak müze tarihine giriyor. Çünkü müzedeki sergide ayrıca, Rodin’in daha önce görülmemiş duyarlık ve yaklaşımdaki kadın veya ölü doğa desenlerine de bu sergide yer veriliyor. Rodin, Mikelanj’ın Medici Şapel işlerine gönderme ile ürettiği 1910-1913 aralıklı, bu dışavurumcu figüratif desenler adına, Alda Moreno isimli bir dansözü kendine model ediniyor. Sergi bu eserlerden, bir diğer sekmesine, “Antikite ve Doğa: Modelin yeniden icadı” bölümüne seyrediyor.
Etkinlik ayrıca bunun ardından, iki üstadın da bedeni kollarıyla, bacaklarıyla, elleriyle, bilumum desenle keşfettiği bir diğer bölüme akıyor. Bu bölümde ve birçok bölümde gezindiğimiz sırada sempati ve takdir ile karşıladığımız bir diğer unsur, üstatların kâğıda ister kızıl tebeşir, ister mürekkep, isterse kara füzenle gösterdikleri tutumlu tavır oluyor. Kâğıtlar evrile çevrile adeta üstatların belleklerinin bir tür estetik hesap döküm ekstresi haline geliyor.
İzleyiciyi içine aldığı seyahatte giderek daha da derine inen “Mikelanj-Rodin” sergisi bu aşamadan sonra, bizleri “Bedenin Yeniden İcadı”na daha da yakından bakmaya davet ediyor. Sözgelimi Mikelanj, adına cenazesinde yazılmış bir şiire de gönderme yapacak olursak, “Hakikatin sınırını Doğadan da öteye taşımak” adına emek vermiş bir isim olarak da anılıyor. Serginin bu kısmında misafir sanatçılardan biri olan Avrupalı yontucu Johan Van der Schardt’ın insan bedenlerinden yola çıkarak ürettiği beden parçalarına da tanık olmak mümkünken, ilgili sanatçı çalışmalarında Mikelanj’ın yapıtlarından esinle kaslara, tendonlara, kemiklere ve etin dokusuna kadar birçok unsura odaklanıyor.
Bu bölüm ayrıca, Rodin Müzesi’nden “Ovid’in Metamorfozları” adlı alçı kompozisyona da ev sahipliği yapıyor. Sanatçı bu yapıt serisinde mitolojik aşk söylemlerini görünür kılarak, aşka tutkun su perisi Salmacis’in kendisini çift cinsiyetli, genç Hermafroditus’a dönüştürmesi konusunu heykeline mevzu ediyor. Zaten kadın, birçok Rodin işinin de hem giriş, hem çıkış noktası olarak sergiye dağılırken, buna bir diğer örnek olarak yine alçı malzemeden üretilmiş rölyef etkili “Yaratıcı”, 1885 tarihli sunumuyla sergideki yerini buluyor.
Bunun gibi, serginin “Hırslı Güzellikler”e bakan bölümü de bizleri “Tanrıların Sözcüsü Iris için etüt” (1891-1894) gibi, görece arabesk fakat son derece çarpıcı kompozisyonlarla da yüzleştiriyor.
Sergi, “Antik Çağı Aşan” biriminde ise Hz. İsa’dan yaklaşık bir asır sonra üretilen, Louvre Müzesi Etrüsk ve Grek Koleksiyonları parçası, sahne gösteri sanatlarına göndermeli anlatısal ürünlerle, epik tutumunu iyice kalıcılaştırıyor. Burada izlenen yarı insan, yarı hayvan suretler, Rönesans döneminde tekrar keşfedilmişlikleri üzerinden sergideki yerlerini alıyor. Bunlar arasında ayrıca Paris Trocadero Sarayı Çeşmesi adına üretilmiş “İyi Havalar” temalı fantastik yüzlere de rastlanabiliyor.
Etkinliğin bu kısmında küratörler, Mikelanj’ın desenleri ve heykelleri arasındaki irtibatı da vurgulayarak, sözgelimi kendisinin 1501-1504 aralıklı olduğu düşünülen “Öne Bakan Çıplak Adam” gibi yapıtlarının özgün desenlerini de, bu sergide karşımıza çıkarıyor.
Camille Claudel’in ‘Düşünce’sine tanıklık fırsatı
Louvre’daki serginin anılmaya değer çalışmalarından bir başkasında, Rodin ise 1895 tarihli “Düşünce” adlı mermer işini önümüze çıkarıyor. Sanatçı burada Camille Claudel’in suretinden esinleniyor ve mermerden beliren kadın yüzü - meslektaşı ve metresi Claudel üzerinden, düşüncenin doğumunu yorumluyor. Kısaca Rodin, bu işinde fikrin, maddeye dönüşümüne şahitlik ediyor.
Rodin’in işlediği bir diğer mitolojik konuda ise heykeltıraş Pygmalion, kendi yapıtı Galatea’ya ve onu dünyaya getiren tanrılara tutkuyla bağlanıyor. Galatea’yı 1888’de yorumlayan sanatçı, sergideki bir diğer Rodin Müzesi kataloğu işinde ise yine taşın ortasından ‘hortlattığı’ gerçek ötesi bir figüre hayat veriyor. Kireçtaşı ile 1897’de üretilen eserde Rodin, iki yıl sonra Belçika Kraliyet Güzel Sanatlar Müzesi kataloğundaki yerini almış çalışmada, zaman içindeki bireyin yaşadığı varoluş hapsine olabilecek en romantik ve dobra yorumu getirmeyi yine başarıyor.
Öte yanda, “Non Finito” / “Sonu Gelmez” ise üstat Mikelanj’ın 16. YY.’da ortaya koyduğu yapıtlarına verilen bir benzetme olarak not alınıyor. Dikkatle bakıldığında bu üretim üslubu, her iki üstatta da karşımıza çıkarken, serginin aynı başlıklı bölümü her iki imzadaki yaratıcılık nüanslarını da ihmal etmeksizin, gözler önüne seriyor. Serginin bu aşamasında çok büyük ilgi gören parçalardan biri de, Rodin’in 1896-1898 aralığında yonttuğu mermer “Tanrı’nın Eli” oluyor. Sanatçı ustası Mikelanj’ın emeğine saygı duruşu yaptığı çalışmasında, aynı zamanda Sistine Şapeli’ndeki ikonik “Adem’in Yaratılışı”na da selâm veriyor.
Sergi, “Atölyede”ki bir başka köşesinde ise ustaların üretim anlayışlarını yan yana getiriyor. Mikelanj bütünden parçaya varırken, Rodin kilden, alçıdan modellerle yola çıkarak, macerasını taşa, mermere sevk ediyor. Serginin bu bölümüne misafir olan diğer sanatçı, 1573 tarihli “Aziz Mark” model kireçtaşı ile Andrea Corsali olurken, Rodin ona Georges Rudier tarafından 1967’de dökülen kum taşı ve bronz yorumu ile “Düşünen Adam” üzerinden eşlik ediyor.
Louvre Müzesi’ndeki devasa Mikelanj ve Rodin sergisinin önemli dönemeçlerinden bir diğerini de, “Duyusal Bir Psike: Ölüm ve Düş” teşkil ediyor. Bu bölümde Mikelanj’ın elinden çıkma olduğuna inanılan “Ölen Adonis”e de yer verilirken, sembolist sanatçıların bariz imzalarından Rodin de ilgili bölümde Kral Minos’un kızı “Ariadne” yorumu veya “Şairin Ölümü” gibi kompozisyonlarla ziyaret ediliyor.
Rodin ve Mikelanj’a ‘Et Elbise’yle bakabilmek
Serginin bu aşamasına geldiğimizde, modern ve çağdaş sanat, soluğunu daha da artırıyor ve Çek Cumhuriyeti yurttaşı 1955 doğumlu Jana Sterbak’ın 1987 tarihli “Et Elbise”si, Rodin ve Mikelanj’ın yanı başına konduruluyor.
Bu noktada sergide Rodin, Honore de Balzac’a güzelleme yaptığı alçı pelerin dökümü ile devreye gelirken, yine Louvre koleksiyonundan gelen erken 16’ncı YY.’dan bir diğer ürpertici işte, Aziz Jean Baptiste’in kellesi de, mermer yorumu ile izleyenleri etkisi altına almayı beceriyor. Bu çalışma da, Mikelanj’ın Pieta’sına bir selam olarak yorumlanıyor.
Bu devasa sergide son aşamada ise ziyaretçiler, “Ruhu Dökme”nin süreçlerine çağdaş sanat üzerinden tanıklık ediyor. Burada örneğin, Fluxus akımı öncülerinden Alman Joseph Beuys’a ait 1966-1984 aralıklı “Piyano” / “Ten” görülebilirken, eser Mikelanj’ın “Aziz Jean Baptiste’in Kellesi” işi üzerinden kendini öne sürmesi vesilesiyle vurgulanıyor. Çalışma, Beuys’un yapıtındaki gibi, insanın bedeninin kırılganlığına dair önemli bir iletişim unsuru olarak niteleniyor. Sergide ayrıca, Mikelanj imzasını taşıyan desenlerdeki figürlerde, kalıbın, kumaşın, kabuğun yarattığı ruhani ve biçimsel etkinin altı çiziliyor.
Bunun gibi, serginin “Enerji ve Hayat”a odaklanan bölümünde de, yine Mikelanj imzalı 1505 tarihli mürekkep, kara füzen, ıstampa ve kahve mürekkep içerikli dikey erkek figür deseni, ya da Valerio Cioli’nin Londra Victoria ve Albert Müzesi kataloğundaki mermer “Narcissus”u, bilhassa gölgesine gösterilen küratöryel özen ile takdirle not edilebiliyor. Eseri sergiye katan unsur ise 19. YY.’a kadar bir Mikelanj işi olarak tasnif edilmiş oluşu ile gündeme geliyor.
Yine, serginin “Enerji ve Korkunçluk” alanında, etrafında dört döndüğünüz güzellikteki 1885-86 aralıklı bir diğer kompozisyonunda ise Rodin, Baudelaire imzalı birkaç şairane dizeyle süslü eserinde “Ben güzelim,” diyerek, kadının erkek üzerindeki etkisinin altını çiziyor.
“Denge ve Dengesizlik” gibi bölümleriyle de süren sergide, yine Mikelanj’ın Hz. İsa deseni, Rodin’in bronz Medusa ve Perseus yorumu, ya da Mikelanj ile Rodin’in 1512 ve 1910 tarihli özgün desenleri art arda, üst üste yer alıyor. Bu bölümün kayıp hazinelerinden bir diğerinde de Rodin, mermer “Kaçak Âşık” adlı 1887 tarihli yatay genç kadın yorumu ile keşfedilmeyi bekliyor.
Kapanışı 3D ile yapan imza: Bruce Nauman
Sergi, nihayetinde son sözü yine çağdaş sanata vererek, üç boyutlu izleme gözlükleriyle tecrübe edilebilen “Çizgide Yürümek” isimli çalışmasıyla, Bruce Nauman’ın 2019 tarihli 3D video projeksiyonunu önümüze bırakıyor. Sergi bunu yaparak, suret, biçim, fanîlik, güzellik ve insanlık gibi birçok çerçeveyi tek bir işte bitiştiriyor. Nauman, Pinault Koleksiyonu’ndan alınan ve New Mexico’daki atölyesinde ürettiği eserinde, önden arkaya, arkadan öne yürüyüşlerle hem kendinin, hem de izleyenin algısını, takdirini, belleğini ve hakikatini sınıyor.
Louvre’daki “Mikelanj ve Rodin: Yaşayan Bedenler” sergisi, ‘usta - çırak’ ilişkisine sanat tarihsel, orijinal, tematik ve güncel sanatla flört halindeliği ile getirdiği yüzyıllar arası yorum ile müze tarihinin kıymetli izlerinden birini daha var etmeyi başarıyor. Klasiğin içindeki günceli, güncele gizlenen klasiği dışavuran sergi, sanat tarihi anlayışımıza getirdiği insancıl, kavramsal ve analitik önerilerle hatırda kalıyor.
Etiketler: Milliyet Sanat Louvre Müzesi Mikelanj ve Rodin: Yaşayan Bedenler sergi


