“Motosiklet ile edebiyat arasında doğal bir akrabalık var”
Seyhan Akıncı
seyhan.akınci@milliyet.com.tr
Mehmet Cemil’i birçoğumuz son dönemlerde büyük ilgi gören edebiyat suarelerinden tanıyoruz, Aykut Ertuğrul’u ise kitaplarından... Bu ikili geçtiğimiz yaz motorlarına atladı ve Balkanlara doğru yola çıktı. Mehmet Cemil bunu şöyle açıklıyor: “Bir ülkenin edebiyatını yalnızca çevrilmiş kitaplarından tanımak, bir şehri yalnızca ana caddesinden yürüyerek tanımaya benziyor. Biz biraz ara sokaklara sapmak istedik.” O ara sokaklarda deneyimledikleri şeyler “Açık Yol” adıyla belgesel olarak sanatseverlerle buluşacak. Üstelik “Açık Yol”un yolu daha var. Cemil ile Ertuğrul motorları bu defa Orta Asya ve Avrupa’ya doğru sürecek. Biz de ikiliyle Balkanlardaki yol hikâyelerini ve motosikletin anlatıyı dönüştürmesini konuştuk.
Mehmet Cemil ve Aykut Ertuğrul, “Açık Yol”un Üsküp durağında.
“Açık Yol” fikri nasıl ortaya çıktı? Bir motosiklet yolculuğunu edebiyatla buluşturma düşüncesinin başlangıç hikâyesi nedir?
Mehmet Cemil: Aslında “Açık Yol” çok uzun zamandır zihnimde kurduğum, hatta projesini hazırladığım bir belgesel fikriydi. İlk tasarımım çok daha yalnızdı: Motosikletime binecek, tek başıma yola çıkacak ve yine tek başıma dönecektim. Yol boyunca şehirlerin edebiyatına, o şehirlerde yaşamış ya da hâlâ yaşayan yazarlara, metinlerin coğrafyayla kurduğu ilişkiye bakacaktım. “Açık Yol”un bugünkü hâline gelmesini sağlayan asıl kırılma Aykut Ertuğrul ile oldu. Aykut Abi’ye bu projeden bahsettiğim anda sanki fikre sihirli bir değnek değdi ve her şey başlangıçta hayal ettiğimden çok daha güzel bir yere doğru evrilmeye başladı. Bir gün sohbet ederken, “Aslında bu yola birlikte çıkmak çok güzel olabilir Aykut Abi,” dediğimi hatırlıyorum. Ardından da biraz çekinerek, “Acaba nasıl olur?” diye sordum. Motosikleti bile yoktu. Birlikte gidip motosiklet baktık, beğendik ve satın aldı. Ardından motosiklet derslerini tamamladı, ehliyetini aldı. Sonra birlikte kısa sürüşlere başladık. Bir taraftan motosiklet üzerinde birbirimizi tanıyor, yol arkadaşlığımızı kuruyor; bir taraftan da masanın başına geçip projeyi geliştirmeye devam ediyorduk. Bugün geriye dönüp baktığımda, başlangıçta tek başıma çıkmayı tasarladığım bir yolun beni böyle bir yol arkadaşlığına götürmesini çok anlamlı buluyorum. Çünkü yol üzerine kurulmuş bütün o kitapların, filmlerin, şiirlerin yıllardır söylediği şeylerden bazılarını kendi hayatımda tecrübe etmiş oldum. O yüzden “Önce yoldaş, sonra yol,” sözü “Açık Yol”dan sonra benim için biraz daha başka bir anlam taşıyor.
Aykut Ertuğrul: Yaklaşık bir yıldır motosiklet kullanıyorum. Mehmet Cemil’le tanıştığımızda henüz motosiklet almamış, “Alsam mı acaba?” diye düşünüyor ve dünyamı yeniden tartıyordum. Biraz sohbet edince motosikletle ‘kayıt yaparak’ bir yerlere gitme fikrinin onun uzun zamandır aklında olduğunu gördüm. Ona şöyle dediğimi çok net hatırlıyorum: “Aslında bunu iki kişi yapmak lazım. Yolda hem sohbet edip hem de gidilen yerde edebiyatçılarla oturup konuşmalı.” Kendime yer mi açıyordum? Belki. Sonra olaylar birden hızlandı. Önce motosiklet, sonra ekipman, en son ehliyet aldım. Bir yandan da motosiklet kültürüyle ilgili basılı yayınları araştırıyordum. Yolculuk üzerine elbette devasa bir literatür var ama motosiklet yolculuğu edebiyatçıların pek de itibar ettiği bir eylem sayılmaz. Tam bu noktada hep söylediğim bir şeyi yine söyledim: “Bütün iyi fikirler insanda aynı hissi uyandırır: Bu ya çok güzel ya çok saçma!” Bu da öyleydi. Önce kasklarımıza kameraları takalım ve yola düşelim diye düşündük Mehmet’le. İş gittikçe büyüdü. Sonra bu deli işine inanacak kadar ‘bizden’ bir yapımcı dahil oldu sürece. Sevgili Vahdet Kural ve ekibi; Recep Bilgin, Ömer Uluat, Abdulgaffar Geylani ile hayalimizin çok ötesinde bir yol takımı kuruldu.
“Açık Yol”un çekimlerini Vahdet Kural ekibiyle birlikte gerçekleştirdi.
Neden ilk durak Balkanlar? Balkan edebiyatının sizi çağıran tarafı neydi?
Mehmet C.: Uzun zamandır Balkan edebiyatını tek tek yazarlar üzerinden değil, mümkün olduğunca bütünlüklü bir açıdan görmenin peşindeydim. Türkiye’de Balkan edebiyatı dediğimizde zihnimizde hemen birkaç büyük isim beliriyor. Ivo Andric’i, Meša Selimovic’i, Milorad Pavic’i, İsmail Kadare’yi, son yıllarda Georgi Gospodinov’u biliyoruz. Bunlar elbette çok büyük yazarlar. Fakat bir coğrafyanın edebiyatı yalnızca dünyaya açılmayı başarmış birkaç büyük isimden ibaret değil. O edebiyatı asıl canlı kılan şey; bugün orada yazan şairler, romancılar, çevirmenler, küçük yayınevleri, dergiler, festivaller, edebiyat çevreleri ve başka disiplinlerden sanatçılarla birlikte oluşan kültürel atmosfer. Bir başka heyecanımız da bildiğimiz isimlerin arkasında kalan o büyük kültür dünyasını keşfetmekti. Türkçeye henüz çevrilmemiş ya da Türkiye’de yeterince tanınmayan romancılar, şairler, çevirmenler, müzisyenler ve başka disiplinlerden sanatçılarla karşılaşmak istedik. Hatta yolculuk ilerledikçe şunu daha kuvvetli hissettim: Bir ülkenin edebiyatını yalnızca çevrilmiş kitaplarından tanımak, bir şehri yalnızca ana caddesinden yürüyerek tanımaya benziyor. Biz biraz ara sokaklara sapmak istedik. Bazen asıl hikâyenin orada olduğunu gördük.
Motosiklet, bu anlatının yalnızca bir ulaşım aracı mı yoksa belgeselin dilini ve bakışını belirleyen bir unsur mu?
Mehmet C.: Kesinlikle yalnızca bir ulaşım aracı değil. Motosiklette yolculukla aranıza bir mesafe koyamıyorsunuz. Bir otomobilde camı kapatıp klimayı açtığınızda dışarıdaki dünyadan bir ölçüde ayrılabilirsiniz. Motosiklette ise coğrafyanın içindesiniz. Sıcaksa sıcak, yağmur yağıyorsa ıslanıyorsunuz; rüzgârın yönünü, havanın kokusunu, asfaltın değişimini hissediyorsunuz. Bir dağa çıkarken havanın birkaç derece soğuması bile bedeninizde karşılık buluyor. Bu nedenle motosiklet yolculuğunda coğrafya bir manzara olmaktan çıkıp tecrübeye dönüşüyor. Bizim belgeselde aradığımız şey de tam olarak buydu: Balkanları seyirciye göstermekten çok, mümkün olduğunca Balkanların içinden geçmek. Üstelik motosikletin çok sevdiğim bir tarafı var: Size yolu kısaltmayı değil, yolu yaşamayı öğretiyor. Bugünün dünyasında neredeyse bütün ulaşım teknolojisi “Oraya ne kadar hızlı varabiliriz?” sorusu üzerine kurulu. Motosiklet ise bazen tam tersini düşündürüyor: “Oraya varana kadar neler görebiliriz?” Bana kalırsa edebiyat da aynı soruyu soruyor. İyi bir roman bizi sonuca en kısa yoldan götürmez; aksine oyalanır, ayrıntıya bakar, yan yollara sapar, bazen kaybolur. Hayatın gözden kaçırdığımız taraflarını görünür kılar. Bu yüzden motosiklet ile edebiyat arasında benim için çok doğal bir akrabalık var: İkisi de kestirme yollarla pek ilgilenmiyor.
Aykut E.: Motosiklet bu yolculuğun dilini, ritmini ve bakışını baştan aşağı belirleyen ana unsurdu elbette. Yolu hiçbir filtre olmadan yaşamak, kurduğumuz edebiyat dilinin de daha dolaysız ve sahici olmasını sağladı. Ayrıca bizi buluştuğumuz yazarlarla hızla yakınlaştıran, evlerinin kapısını bize tereddütsüz açtıran da bu oldu: Türkiye’den iki edebiyatçının kasklarını çıkarıp kapılarını çalması, masa başı resmiyetinden uzak, çok daha samimi ve sahici bir yol arkadaşlığı hukuku doğurdu.
Yol boyunca hangi yazarlar, şairler ya da metinler size eşlik etti?
Mehmet Cemil: Bu soruya galiba iki ayrı cevap vermek gerekiyor. Çünkü yol boyunca bize eşlik eden iki ayrı kütüphane vardı: İstanbul’dan motosikletin çantasında götürdüğüm kitaplar ve yolun bize açtığı, insanlardan oluşan canlı kütüphane.
Uzun bir motosiklet yolculuğuna çıkarken her şeyin ağırlığını hesaplıyorsunuz. Dolayısıyla kitap seçmek de tuhaf biçimde ciddi bir meseleye dönüşüyor. Ben yanıma İsmet Özel’in “Erbain”ini aldım. Fakat yolculuk ilerledikçe asıl büyük kütüphanemizin motosikletin çantasında olmadığını fark ettim. Biz şehir şehir ilerledikçe kitapların yerini onların yazarları almaya başladı. Bir noktadan sonra “Açık Yol”, âdeta insanlardan oluşan gezici bir Balkan kütüphanesine dönüştü. Zoran Zivkovic’le edebiyat, zaman, kütüphaneler ve fantastik olan üzerine konuşmak; Georgi Gospodinov’la hafızanın, geçmişin ve insanın zaman karşısındaki kırılganlığının izini sürmek; Rene Karabash’la edebiyatın hayatla, kadınlıkla, Balkan coğrafyasıyla ve başka sanatlarla kurduğu ilişkiyi konuşmak birbirinden tamamen farklı pencereler açtı. Dolayısıyla İstanbul’dan bir kitapla çıktım ama çok daha büyük bir kütüphaneyle döndüm. Üstelik bu kez o kütüphanenin raflarında yalnızca kitaplar yoktu; şehirler, yüzler, sesler, nehirler, yollar ve uzun sohbetler de vardı.
İkili Bulgaristan’da Bulgar yazar Gospodinov’la buluştu.
Bu yolculuk yazarlığınızı nasıl etkiledi? Döndüğünüzde masanıza farklı biri olarak mı oturdunuz?
Aykut Ertuğrul: Döndüğümde masama oturduğumda en çok hissettiğim şey, karşılaşmaların etkisiydi. Mostar’da, Saraybosna’da, Dubrovnik’te ya da Üsküp’te karşılaştığım yazarların dünyasını görmemiş gibi davranamazdım: Gospodinov’un hüznü işleyişindeki o berrak zekâ, Faruk Šehic’in doğrudanlığı, Dubrovnik’te Staša Aras’ın şehri ele alışındaki o derinlikli bakış ya da Üsküp’te Dejan Trajkoski’nin aşka ve insan trajedisine getirdiği o muzip felsefi derinlik benim kendi yazarlık anlayışımı da etkiledi diye düşünmek hoşuma gidiyor. Doğru mu? Bunu zaman gösterecek. Neretva yeşili, Saraybosna zarafeti, Tuna kederi (Falih Rıfkı Tuna Kıyıları kitabında “pek çok millet bütün tarihleri boyunca bile bu nehrin kenarında dökülen Türk kanı kadar kan dökmemiştir,” diyor.) Kotor körfezinin Adriyatik denizini; bir kadının boynunu süsleyen eşsiz bir kolye gibi süsleyişi… Bunlar da artık aklımdan hiç çıkmayacak imgeler olarak masamın başucunda duruyor.


