Milliyet Sanat
Milliyet Sanat » Haberler » Diğer » Mücevherden öte, giyilebilir heykeller

Mücevherden öte, giyilebilir heykeller

Mücevherden öte, giyilebilir heykeller02 Kasım 2026 - 04:11
İki kız kardeşin ortak üretimi SEDNA, her biri tek ve yeniden üretilemeyen giyilebilir heykellerini Troya’nın hafızasından beslenen iki yeni eserle Çanakkale Bienali’ne taşıyor. Çağdaş sanatçı SENA ile takı tasarımcısı ve koleksiyoner SEDA’nın yıllara dayanan birikimlerinden doğan SEDNA, döküm cam ve alaşım metalleri tamamen el işçiliğiyle şekillendirerek sanat, tasarım ve zanaati buluşturan eserler üretiyor. İlk koleksiyonunu ArtSümer’de sanatseverlerle buluşturan SEDNA, “İz” ve “TAÇ” adlı iki yeni eserle 10. Çanakkale Bienali’nde yer alıyor.
Güncel sanat alanındaki üretimleriyle tanınan SENA ile takı tasarımı ve koleksiyonerliği alanında uzun yıllardır birikim geliştiren SEDA’nın birlikte kurduğu SEDNA, iki kız kardeşin hayatları boyunca biriktirdikleri merakların, tutkuların, hafızanın ve yaratma arzusunun ortak bir dilde buluşmasına dayanıyor. SEDNA, geçmişten bugüne taşınan sembolleri, kişisel hikâyeleri ve zanaati bir araya getirerek her biri tek olan giyilebilir heykellerden oluşan bir dünya yaratıyor.
Anadolu ve İstanbul’un katmanlı hafızasından, arkeolojisinden, sembollerinden ve zanaat mirasından; iki kız kardeşin ortak ve kişisel tarihlerinden beslenen eserler, döküm cam ve alaşım metallerle tamamen elde üretiliyor.
 
 
Seda ve Sena kardeşler
 
Biricik eserler, özgün üretim tekniğiyle şekilleniyor
 
SEDNA’nın parçalarını benzersiz kılan ise yalnızca taşıdığı hikâye değil, üretim biçimi. Uzun ve tamamen el işçiliğine dayanan süreçlerle şekillenen eserlerde, döküm cam için kullanılan kalıp, eser çıkarılırken kırılıyor. Böylece her parça biricik oluyor ve yeniden üretilemiyor. Dünyada bir başka eşi olmayan bu parçalar, giyilebilir heykeller olarak aynı zamanda kişisel birer koleksiyon eserine dönüşüyor.
 
İlk koleksiyonunu ArtSümer’de özel bir sergiyle izleyiciyle buluşturan SEDNA, 10 Ekim–20 Kasım 2026 tarihleri arasında düzenlenen 10. Çanakkale Bienali’nde yer alıyor. “Medcezir / Ebb & Flow” başlıklı bienalde SEDNA’nın, Troya’nın hafızasından esinlenerek hazırladığı “İz” ve “TAÇ” adlı eserler sanatseverlerle buluşuyor.
 
Troya’nın izleri, iki farklı eserde hayat buluyor
 
“İz”, denizin kumlarda bıraktığı izlerden ve yaşamın ruhumuzda ve bedenimizde bıraktığı kimi derin, kimi sığ izlerden yola çıkıyor. Elle şekillendirilen cama eşlik eden burgu formu ise kız kardeşliği, birbirine örülmeyi ve birlikten doğan dayanıklılığı temsil ediyor.
 
 
“İz”
 
“TAÇ” ise kolektif düşünceyi ve birikimi; dişil gücü ve hayal kuranın hâkimiyetini temsil ediyor. Güneş ve yaşam döngüsü sembollerini, Troya Müzesi’nin bahçesinden toplanan bitkileri ve iki kız kardeşin yaşam döngülerini anlatan el yapımı cam sahneleri bir araya getiren eser, yaşam boyunca taşınan izlerin ve biriken deneyimlerin görünür bir hafızasına dönüşüyor.
 
 
“Taç”
 
10. Çanakkale Bienali’nde sergilenen “İz” ve “TAÇ”, 20 Kasım 2026 tarihine kadar Troya Müzesi’nde görülebilir.
 
Sena ve Seda kardeşlerle çalışmaları ve Çanakkale Bienali için özel olarak ürettikleri tasarımları hakkında konuştuk.
 
Antik boncuklara, takılara ve tılsımlara duyduğunuz merak, yıllar içinde koleksiyonerlikten kendi eserlerinizi üretmeye uzanmış. Geçmişten kalan bir nesneyi korumak ile geleceğe kalacak bir nesne yaratmak arasında sizin için nasıl bir bağ var?
 
SEDA: Bence bu, geçmişten bugüne, bugünden yarına uzanan bir döngü. Yüzyıllar öncesinden günümüze ulaşan takılara ve objelere baktığımda, onların yalnızca yapıldıkları dönemin değil, geçirdikleri zamanın, yaşanmışlıkların ve onları bugüne kadar getiren insanların da izlerini taşıdığını düşünüyorum. Bazen küçücük, eksik, zamanın yıprattığı bir parça bile sizi kendisine çekebilir. Onun taşıdığı hikâyeyi, enerjiyi hissedersiniz. Onu daha yakından tanımak için bir merak içinizi kemirir, araştırırsınız, her bilgi kırıntısını değerlendirirsiniz ve siz fark etmeden artık bağınız daha da güçlenir ve onu korumak istersiniz. Koleksiyonerlik benim için böyle bir tutku.
 
SEDNA’yı üretirken de aslında benzer bir niyet taşıyoruz. Bir nesnenin yüzyıllar sonra bile bir insanda böylesine güçlü duygular uyandırabilmesinin ne kadar özel olduğunu biliyoruz. Bu yüzden her parçayı yavaşça, içselleştirerek ve büyük bir özenle yaratıyoruz. Yalnızca bugün için değil, yıllar sonra da anlamını ve değerini koruyabilecek, bir başkasını kendisine çekebilecek, saklanmaya ve gelecek nesillere aktarılmaya değer bulunacak eserler yaratmayı hayal ediyoruz.
 
SEDNA eserlerini sahiplenenleri de bu yüzden Keeper olarak tanımlıyoruz. Onları yalnızca bir eserin sahibi değil, o eseri koruyarak geleceğe taşıyacak kişiler olarak görüyoruz.
 
Benim için geçmişten gelen bir nesneyi korumakla geleceğe kalacak bir nesne yaratmak arasında çok güçlü bir bağ var. Biri geçmişin bize emaneti, diğeri bizim geleceğe bırakmak istediğimiz iz. İkisinin de özünde aynı duygu var: Bir nesnenin taşıdığı hikâyenin, hafızanın ve anlamın yaşamaya devam etmesi.
 
 
SEDNA’da camın döküldüğü kalıp, parça çıkarılırken kırılıyor ve her eser tek kalıyor. Bir koleksiyoner olarak nesnelerin devamlılığıyla kurduğunuz ilişkiyi düşününce, üretimin bir aşamasında kalıbı kırmak size ne hissettiriyor?
 
SEDA: Kalıbı kırmak aslında üretimin en heyecan verici anlarından biri. Çünkü o an bizi bir sürpriz bekliyor. Bazen eser tam hayal ettiğimiz gibi ortaya çıkıyor, bazen de süreç başarısız oluyor ve her şeye yeniden başlamak zorunda kalıyoruz. Ama eser sağlam çıktığında hissettiğimiz heyecan ve mutluluk gerçekten çok büyük.
 
Ben kalıbı, eseri içinde şekillendiren ve doğmasını sağlayan geçici bir koza gibi düşünüyorum. Görevini tamamladığında kırılması gerekiyor ki içindeki eser ortaya çıkabilsin. Dolayısıyla kalıbın kırılmasını bir yok ediş olarak değil, yaratım sürecinin doğal bir parçası, hatta eserin doğumunu mümkün kılan son aşama olarak görüyorum.
 
Üstelik kalıp bir kez kırıldığında aynı eseri yeniden üretme imkânı da ortadan kalkıyor. Bu da bize ayrı bir mutluluk veriyor. Çünkü artık karşımızda gerçekten biricik, tekrarı olmayan bir eser duruyor. SEDNA'nın biricikliği de tam olarak bu sürecin içinde saklı.
 
“İz”deki burgu formu kız kardeşliği ve birlikte güçlenmeyi temsil ediyor. Sena’yla ortak bir esere karar verirken zevklerinizin ya da sezgilerinizin ayrıştığı oluyor mu? Bu farklılıklar üretiminize nasıl yansıyor?
 
SEDA: Burgu bizim için kız kardeşliği ve birlikte güçlenmeyi temsil ediyor ama aslında çok daha katmanlı bir anlamı var. Mitolojik ve arkeolojik geçmişinin yanı sıra spiral formuyla hareketi, devinimi ve yaşamın döngüselliğini çağrıştırıyor. DNA sarmalından doğadaki girdaplara, suyun ve rüzgârın hareketine kadar pek çok yerde karşımıza çıkan bir form. İz'de de gelgiti, dalgaları ve yaşamın sürekli akışını temsil ediyor.
 
Aslında Sena'yla ilişkimiz de biraz böyle. Birbirimize bağlıyız ama her zaman aynı yönde ilerlemiyoruz. Hayat boyunca farklı deneyimler biriktirdik, farklı bakış açıları geliştirdik. Elbette zaman zaman düşüncelerimiz, sezgilerimiz, zevklerimiz ayrışıyor, hatta çatışıyor. Ama bence kız kardeşlik de tam olarak böyle canlı, sürekli değişen ve dönüşen bir ilişki.
 
Birlikte üretirken de bu farklılıklar doğal olarak ortaya çıkıyor. Bazen birimiz diğerini ikna ediyor, bazen iki farklı fikirden iki ayrı eser doğuyor. Bazen de bir konuyu tartışırken ikimiz de başlangıçtaki düşüncemizden uzaklaşıp hiç öngörmediğimiz üçüncü bir noktada buluşuyoruz.
Sanırım birlikte üretmenin en güzel tarafı da bu. Birbirimizi sürekli etkiliyor, dönüştürüyor ve yeni ihtimallere açıyoruz. Tıpkı burgu gibi, bazen birbirimize yaklaşarak, bazen uzaklaşarak ama hep birbirimizle bağlantıda kalarak ilerliyoruz.
 
 
SENA İÇİN
 
Heykel pratiğiniz SEDNA’yla birlikte bedene taşınıyor. Bir eserin sergi mekânında izlenmesiyle bir insanın üzerinde, onun hareketlerine ve gündelik hayatına eşlik ederek var olması arasında sizin için nasıl bir fark var?
 
SENA: Atölyemde ürettiğim heykellerin bazılarının ağırlığı 30 kiloyu geçebiliyor. Heykellerin durağan, mekânın içinde kendilerine ait bir yaşamları var. SEDNA’lar ise sizin de söylediğiniz gibi bir insanın üzerinde taşınıyor, onun gündelik ve aktif yaşantısının bir parçası haline geliyor. Onunla seyahat ediyor, yaşadıklarına tanıklık ediyor, anılarında kendilerine yer açıyorlar. Bu benim için de oldukça heyecan verici bir deneyim.
 
Ablamla yaptığımız ilk parçaları, henüz SEDNA’nın hayatımıza gireceğinden habersizken, kendimiz için üretmiştik. Önce biz taktık, kendi hayatlarımızda taşıdık. Atölyemde ellerimle şekillendirdiğim bir parçayı üzerimde taşımak benim için yepyeni bir deneyimdi.
 
Kendi kişisel hafızamdan süzülüp gelen bir anın, bedenimde taşınabilir bir forma bürünmesi, bana sürekli hatırlatıcı ve bir anlamda koruyucu bir his veriyor. Heykelin mekânla kurduğu ilişki, SEDNA’da bedenle ve yaşamın kendisiyle kurulan bir ilişkiye dönüşüyor.
 
“TAÇ”ta güneş ve yaşam döngüsü sembolleri, Troya Müzesi’nin bahçesinden toplanan bitkiler ve kişisel hikâyeleriniz bir araya geliyor. Troya’yla karşılaşmanız bu eserin biçimini ve anlatısını nasıl şekillendirdi?
 
SENA: Troya Müzesi’ni ilk ziyaretimizde, ikimiz de birbirimizden bağımsız olarak müzeyi gezerken, Troya Hazineleri’nin sergilendiği bölümde buluştuk. Altın taçların ve takıların bulunduğu bu bölüm ikimizi de çok etkiledi. Troya’nın hikâyesinde kraliçeler, hükümdarlık ve kadınlara ait değerli süs eşyaları var. Pek çok tanrıça figürünün başında da taç benzeri bezemeler, çiçekler ve süslemeler görüyoruz. Bunlar yalnızca süslenmek için değil, kadına ayrıcalık, güç ve kutsallık atfeden takınma biçimleri. Neredeyse aynı anda, “TAÇ yapalım!” fikrine vardık.
 
Müzenin terasına çıktığımızda bahçedeki dev palamut ağacını gördük. İkimiz de o ağacı ziyaret etmemiz gerektiğini hissettik. Ağaca ulaşana kadar geçtiğimiz yoldan zeytin çekirdekleri, minareler, tohumlar ve bitki parçaları topladık. Ağacın altına vardığımızda ise palamutlarından ve yapraklarından örnekler aldık. Aslında atalarımızın binlerce yıl önceki güdüsü neyse, biz de aynı içgüdüyle hareket ettik. Doğayla ilişki kurmak, onu yüceltmek ve tacımızı onun bize sunduklarıyla bezemek istedik.
Güneş, hepimizin yaşam kaynağı, yaşam döngüsünün devamlılığını sağlayan ilahi bir beden. Anadolu’nun kadim kültürlerinde de sıklıkla karşımıza çıkan bir sembol. Yaşam döngüsünü düşündüğümüzde ise bize en yakın olan, kendi yaşantılarımızdı. Bu nedenle kendimizden, kız kardeşliğimizden, kurduğumuz yuvalardan ve hayatlarımızın merkezindeki oğullarımızdan yola çıkarak dört ayrı cam parçayı tasarladık.
 
TAÇ, kendi içinde elementleri, doğayı, kişisel hafızamızı ve kız kardeşlik bağıyla birbirine örülmüş yaşamlarımızı barındırıyor. Bir yandan bize ait çok kişisel bir hikâyeyi anlatırken, diğer yandan nesiller boyunca süregelen, hepimizin bir şekilde parçası olduğu ortak bir hikâyeye dönüşüyor.
 
 
 
Sanatsal yaklaşımınızda sezgiye ve “kalbin zekâsı”na önemli bir yer veriyorsunuz. “TAÇ”ta sözünü ettiğiniz “hayal kuranın hâkimiyeti” nasıl bir güç öneriyor; bu düşünce eserde nasıl görünür oluyor?
 
SENA: Evet, kalbin zekâsı sıkça tekrar ettiğim bir kavram. Ben gündelik yaşantımda duygularımla hislerimi birbirinden ayırarak, içinde bulunduğum süreçlere mümkün olduğunca gözlemci olarak yaklaşmaya çalışırım. Hayatın bana getirdiği hikâyelerin ardındaki hissi anlamaya, hakikatini kalbimin verdiği tepkiyi gözlemleyerek kavramaya çalışırım.
 
Zihin ve duygular çoğu zaman yanıltıcı olabiliyor. Benim deneyimimde zihin, egoyu tetikleyerek hakikati görmemizi ve algılamamızı perdeleyen bir rol oynayabiliyor. Oysa kalbimin tepkisini gerçekten hissedebildiğimde, içinde bulunduğum durumu ve ona nasıl karşılık vermem gerektiğini çok daha berrak bir şekilde algılayabiliyorum. Ürettiğim işler de aslında böyle bir hâlden gelen bilginin doğrultusunda bedenleniyor, şekilleniyor.
 
TAÇ’a yüklediğimiz güç ise bir hükümdarlık ya da egosal üstünlükten ziyade, insanın kendi yaşamı içinde hayal kurabilmesinin ve kalbinin kılavuzluğunda, saf bir inanç ve teslimiyetle bu hayali gerçekleştirme cesaretini gösterebilmesinin gücü.
 
Çünkü SEDNA da aslında ablamla birlikte kurduğumuz bir hayalin, saf bir niyetle, beklentisizce, yalnızca beraber üretmek ve kız kardeşliğimizi kutlamak için attığımız bir adımın hayatımızda karşılık bulmuş hâli. Başlangıçta nereye varacağını bilmediğimiz bu yolculuk, kendi kendine büyüyerek bizi hiç öngörmediğimiz yerlere taşıdı.
 
TAÇ, bütün bu düşünceleri içinde barındıran bir sembol. Bir iktidarın değil, insanın kendi yaşamının ve hayallerinin öznesi olabilmesinin tacı. 10. Çanakkale Bienali’nde izleyiciyle buluşurken de hayal kurmanın, kalbin sesini dinlemenin ve o hayale inanarak yola çıkmanın gücünü hatırlatmasını istedik.
 
Etiketler: SEDNA  İz  TAÇ