Milliyet Sanat
Milliyet Sanat » Haberler » Diğer » Muğlaklığı sahiplenen ‘kültürel göçebelikler’

Muğlaklığı sahiplenen ‘kültürel göçebelikler’

Muğlaklığı sahiplenen ‘kültürel göçebelikler’17 Mart 2026 - 05:03
11 uluslararası sanatçı kavramsal temasını Çek-Brezilyalı filozof Vilem Flusser’ın düşüncesine yaslayan “Dünyanın Sarsak Muğlaklığı” sergisi ile Kasa Galeri’de buluştu. Küratörlüğünü Derya Yücel’in üstlendiği ve 17 Nisan’a dek açık sergi, video, yerleştirme ve resim gibi birçok disiplini yan yana getiriyor. Yücel’e göre sergi, ‘göçün çok katmanlı doğasına, bireysel ve kolektif düzeyde yarattığı kırılmalara, ortaya çıkardığı melez hallere ve belirsizlik duygusuna odaklanıyor.’ Etkinliğin kendisi de mayıs sonunda İsveç’e ‘göç hazırlığında’.
EVRİM ALTUĞ 
evrimaltug@gmail.com 
 
İstanbul Karaköy Bankalar Caddesi giriş noktasındaki tarihi Minerva Han’ın alt katında yer alan ve kâr amacı gütmeyen Sabancı Üniversitesi Kasa Galeri, 17 Nisan’a dek izlenen, küratörlüğünü AİCA TR üyesi Derya Yücel’in üstlendiği “Dünyanın Sarsak Muğlaklığı” sergisine kapılarını açık tutuyor. Sergi, eserleriyle Fikret Atay, Gözde İlkin, İpek Duben, Johanna de Verdier, Kristina Lindberg, Mattias Kall, Murat Gök, Rio Drop, Şeyda Özdamar, Tekin Karakuş ve Volkan Aslan’ı bir araya taşıyor. Projenin, 29 Mayıs 2026 itibariyle İsveç’teki Örebro bölgesinde ikamet eden, 13 sanatçı atölyesine eski bir ayakkabı atölyesinde çatı olmuş Atelijehuset F2 adlı sanatçı inisiyatifinin galerilerinde de tekrarlanması öngörülüyor.
 
 
Etkinlik, resim, yerleştirme, video ve hazır malzemeyi bitiştirirken performans ve ekolojiye de kucak açan geniş ölçekli bir deneyim vadediyor. Kıdemli ve yeni imzaları birbiriyle hemzeminde kucaklaştıran serginin girişinde, ArtSümer Gallery katkılarıyla Volkan Aslan’ın ‘Kambur’, ‘Dinlenme’, ‘Yatak’, ‘Çalışma Alanı’, ‘Bir Ev Nereye Kurulur’ ve ‘Kafa Dolu’ isimli soyutlamalarından oluşan bir karma düzenleme ziyaretçiyi selamlıyor. Eserler, serginin de adına göz kırpar bir her yerde oluş ve uçuşkanlık haliyle ziyaretçiyi cezbederken, kâğıt üzeri suluboya ve kolaj 2025 tarihli bu çalışmaların içerdiği görsel ve anlatısal gerilim, onları bir arada tutan, bunu yaparken de gerçeküstü ve saçma olana selam veren önemli bir zamk halini alıyor. 
 
Aslan’ın eserine komşuluk eden kıdemli isim İpek Duben de, sergiye Banu ve Hakan Çarmıklı koleksiyonundan sanatseverlere ulaştırılan 2013 tarihli panoramik rölyef ve kolaj çalışması ‘Sınır / Border’ ile dahil oluyor. İpek baskının duyarlığı ve kişiselliğini, ahşap, tel, çivi, iplik, sentetik ipek, sentetik ipek üzeri fotoğraf transferi ve elde dikiş ile harmanlayan Duben’in çalışması, günümüz sınırları arasında varoluş çelişkisi ve işkencesi yaşayan kadınlı erkekli, yaşlı çocuklu nice anonim suretin asıl hikâyelerine, teğel teğel adanmış bir toplu ağıt etkisi üretiyor ve onlara, adlarını iade-i itibarda bulunurken, küratör Yücel’in tabiri ile ortaya ‘melez aidiyet haritaları’ çıkarıyor. 
 
 
İlgili topyekûn duruluğu sergide devralan sanatçılardan İsveçli Mattias Kall da, ikinci ve üçüncü boyutu aşarak, ekoloji ve farkındalığı yan yana getirdiği bir performansın görsel güncesini izleyenin merak ve duyarlılığına sevk ediyor. Sanatçı, İstanbul’dan ‘insan eliyle oluşan doğal yıpranma’ sebebiyle ‘sürgün’ haline düşmüş bitkilerin ‘Yerinden Edilme / Yürüyüş’ başlıklı portfolyosunu fotografik olarak sunduğu eserinde ayrıca, bölgeden edindiği bir yanık ağaç dalıyla da, bu performansa dramatik bir virgül bırakıyor.
 
Bu diyalog yine ArtSümer desteğiyle Kasa Galeri’ye misafir Gözde İlkin’in 2023 tarihli, İstanbul ve Prizren’de bulduğu kumaş ve örtüler üzerine dikiş ve boya ile ortaya koyduğu, ‘Refakatçi Bitkiler, Emanet Taşlar’la artıyor. Farklı nesillerden anonim kimlikte insanları, çiçekler ve türlü bitkilerle karşılayan sanatçı, çalışmasında iklimi, doğal kazanımları ve insanın bu ekolojideki yerini umursayan bir duyarlık üretiyor ve yurt kavramını dünyanın bütünselliği ve insanın göçebe yazgısı içinde tekrar sınayarak, önümüze bırakıyor. 
 
 
Küratör Yücel’in de vurguladığı gibi, “göçün çok katmanlı doğasına, bireysel ve kolektif düzeyde yarattığı kırılmalara, ortaya çıkardığı melez hallere ve belirsizlik duygusuna” odaklanan sergide ayrıca, Şeyda Özdamar da yine küratörün tabiri ile, “analog fotoğraflar üzerine yaptığı müdahaleler ile bireysel bellek ve arşivsel tanıklık arasında, şiirsel bir bağ kuruyor.” Özdamar’ın galeriye asılı bıraktığı görece küçük ve birbiriyle ancak yan yana iken yakınlaşabilmiş bu tanınmaz kimlikler, insanın zaman ve mekân içindeki ölümlü, unutkan ve her an dağılıp gidebilir bir aradalığına da önemli bir vurgu halini alıyor. Ya da Bursa’da yaşayan ve çalışan sanatçı, yine sergideki bir toplu fotoğrafa yaptığı müdahale ile bir aradalık ve sınırları birden bire aynı yüzeyde görünür kılmayı başarıyor. 
 
“Dünyanın Sarsak Muğlaklığı” ilk bakışta ortaya olumsuz bir manzara üretiyor gibi de olsa, bu duruma maruz kalan kişi veya toplulukların var olmak adına ortaya koydukları özgün davranış ve üretimleri de kutlayan bir miting havası estiriyor. 
 
 
Bu üretimlerin bir Kasa Dairesi’nde karşımıza konulmasıyla kıymetini perçinleyen öteki işler arasında, Fikret Atay’ın gündelik nesneler üzerinden cımbızladığı kimliksel, etnik ve mekânsal eşitsizliklere atıfta bulunduğu videosu, ya da Rio Drop adlı sanatçının, mermer ve insan saçını malzeme edinerek ortaya koyduğu ‘Yuva’ ve ‘Medusa Örgüsü’ gibi çalışmaları da sayılabiliyor. Bu meyanda sanatçıların çevreye, kitleye ve gündeme dair gerek malzemesel, gerekse sembolik farkındalığı, işlerin de birbirine daha çok tutunmasının önemli bir etmeni haline geliyor. 
 
Galerinin verdiği bilgiye göre Çek-Brezilyalı filozof Vilem Flusser’in, sürgünü, köklerinden koparılmış ama yeni kökler yaratmak için çevresini dönüştüren bir özne olarak tanımlaması da, serginin kuramsal arka planını besleyen önemli referanslar arasında geliyor. Türkiye ve İsveç’ten 11 imzayı buluşturan “Dünyanın Sarsak Muğlaklığı” sergisinde yine, Tekin Karakuş’un performatif videosu, bir kara parçasında var olma kavgası veren insansız bir tekneyi dramatik bir çıplaklık içinde betimliyor.
 
 
Öte yandan Kristina Lindberg, düzenlemesinde gündelik nesneler üzerinden dile getirdiği feminen pozisyonun altını çizmiş bulunuyor. Ya da sergideki eseriyle Tekin Karakuş, insanın nesne üzerinde bıraktığı izin gelip geçiciliği ve anlaşılmazlığının altını çizerek, kullandığı malzemeye birbirinden ayrı insanların plastik, şeffaf suretlerini bırakıyor. 
 
Sergide izlenen “La Dolce Vita” adlı çoklu hazır nesne destekli çarpıcı işiyle Murat Gök ise, yaşamın gelip geçiciliğini, kullandığı eserlerdeki kıymet takası üzerinden ziyaretçilerin merakına iletiyor. 
 
 
Sergi açılışında özel bir tur da düzenleyen Küratör Yücel’e göre serginin ürettiği bu ‘çok sesli aradalık’ hali, sergiyi de yalnızca göç temalı bir karşılaşma olmaktan çıkarıyor ve geçici, yoğun bir ortak varoluş alanına dönüştürüyor. Yücel’e kalırsa belki de, “...bu muğlaklık kesinlik arayışını değil, dünyanın hareketliliğini ve kırılganlığı ile dayanışma ihtimalini yeniden düşünmenin yollarını açıyor.”