Milliyet Sanat
Milliyet Sanat » Haberler » Diğer » Müzik, hafıza ve dayanışma

Müzik, hafıza ve dayanışma

Müzik, hafıza ve dayanışma02 Ekim 2026 - 08:10
Piyanist ve klavsenci İklim Tamkan, geçtiğimiz yıl hayatını kaybeden Manisa Büyükşehir Belediye Başkanı Mimar Ferdi Zeyrek anısına 14 Ekim’de İzmir’de sahneye çıkacak. Gelirinin tamamı Ferdi Zeyrek Vakfı’na aktarılacak konser öncesinde Tamkan ve Ferdi Zeyrek’in eşi Nurcan Zeyrek’le, Milliyet Sanat için bir araya geldik. Üç kentte gerçekleşecek konser dizisi, çocukların eğitimine ve geleceğine yönelik çalışmalar için bir dayanışma buluşmasına dönüşecek.
Suzan Somalı Sönmez
ssomalisonmez@gmail.com
 
Bazı kayıpların ardından geriye yalnızca bir yas değil, sürdürülebilecek bir miras da kalıyor. Geçtiğimiz yıl hayatını kaybeden Manisa Büyükşehir Belediye Başkanı Mimar Ferdi Zeyrek’in çocukların eğitimi, gençler, kültür ve dayanışma alanlarında önem verdiği çalışmalar, bugün adını taşıyan vakıf aracılığıyla devam ediyor. Ferdi Zeyrek Vakfı, çocukların ve gençlerin eğitim olanaklarına erişimini desteklemek, sosyal ve kültürel gelişimlerine katkı sağlamak amacıyla çalışmalarını sürdürüyor.
 
Bu dayanışmaya müziğiyle destek veren, klasik müzik eğitimiyle farklı müzik disiplinleri arasında kurduğu çalışmalar ve konserleriyle tanınan uluslararası piyanist ve klavsenci İklim Tamkan İzmir, İstanbul ve Manisa’da üç konser vermeye hazırlanıyor. Tamkan tarafından Ferdi Zeyrek anısına özel hazırlanan ve Bach, Chopin, Mozart, Satie, Gurdjieff-de Hartmann, Ryuichi Sakamoto, Arno Babajanyan’ın eserlerinden oluşan program, 14 Ekim Çarşamba akşamı İzmir Sahne Tozu Tiyatrosu Haldun Dormen Sahnesi’nde başlayacak. Saat 20.00’de gerçekleşecek konserin ardından Tamkan, İstanbul ve Manisa’da da sahneye çıkacak. Konserlerden elde edilecek gelirin tamamı Ferdi Zeyrek Vakfı’na aktarılacak.
 
14 Ekim’deki konser öncesinde İklim Tamkan ve Ferdi Zeyrek’in eşi, Ferdi Zeyrek Vakfı’nın kurucularından Nurcan Zeyrek ile Milliyet Sanat için bir araya geldik. Tamkan’la konser fikrinin ortaya çıkışını, yalnızca bu gece için hazırladığı repertuvarı ve kendi aile hafızasında bu konserle kesişen kaybı; Nurcan Zeyrek’le ise Ferdi Zeyrek’in ardından kurulan vakfın çocuklar ve gençlere yönelik çalışmalarını ve kültür-sanat alanındaki hedeflerini konuştuk.
 
 
İklim Tamkan
 
Ferdi Zeyrek anısına bir konser verme fikri nasıl ortaya çıktı? Sizi bu projeye dahil eden ve bu konseri gerçekleştirme kararınızı belirleyen şey ne oldu?
 
Aslında fikir kendi akışı içinde, oldukça kendiliğinden gelişti. BKZ İletişim’in kurucusu sevgili Banu Zeytinoğlu, Ferdi Zeyrek Vakfı’na destek verdiğini ve vakıfla görüşmeler yaptığını anlattığında, ben de nasıl bir katkı sunabileceğimi düşünmeye başladım. Elimden gelen şeyin müzik olduğunu biliyorum; dolayısıyla mümkünse bir konserle destek olmak istediğimi söyledim.
 
Ortada bana yapılmış bir proje teklifi ve benim sonradan dahil olduğum bir yapıdan çok, karşılıklı konuşmalar sırasında şekillenen bir gönüllülük vardı. Benim açımdan da çok kişisel bir yerden karşılığı olan bir meseleydi. Sonrasında fark ettiğimiz bazı tesadüfler ve benim aile hikâyemle kurulan bağ, bu isteği daha da anlamlı hale getirdi.
 
Konseri ‘kaybın hafızaya, hafızanın değere, değerin ise devamlılığa dönüşmesi’ fikri üzerine kurduğunuzu söylüyorsunuz. Bu düşünceyi biraz açar mısınız? Müzik bu dönüşümün neresinde duruyor?
 
Bu cümlenin benim için çok kişisel bir karşılığı var. Ferdi Başkan’ın kaybıyla ilgili süreci takip ederken, yaklaşık elli yıl önce bizim ailemizin yaşadığı çok benzer bir kayıp yeniden zihnimde canlandı. Amcamı İzmir’de, yine bir elektrik kazası sonucu kaybettik. Bu, ailemizin hayatındaki en önemli kırılma noktalarından biriydi. Üzerinden yarım yüzyıl geçmiş olmasına rağmen aile hafızasında yerini koruyan, çok sık konuşmasak da hepimizin bildiği bir acı.
 
Ferdi Başkan’ın kaybı ister istemez o hafızaya dokundu. Bir insanı kaybetmenin yalnızca o anla sınırlı olmadığını; yıllar sonra bile bir ailenin hayatında, davranışlarında ve hafızasında yaşamaya devam ettiğini kendi ailemden biliyorum.
 
Sonra çok çarpıcı bir tesadüfü fark ettik: İzmir konseri için önerilen 14 Ekim tarihi, amcamı kaybettiğimiz günün tam 50. yılıydı. Bunu öğrendiğimde konser benim için başka bir anlam daha kazandı. Birbirini tanımayan iki ailenin hafızası, yarım yüzyıl arayla yaşanmış iki kayıp üzerinden bir yerde kesişmiş oldu.
 
‘Kaybın hafızaya, hafızanın değere, değerin devamlılığa dönüşmesi’ benim için biraz bunu anlatıyor. Kaybı değiştiremiyoruz ama onun ardından neyi yaşatacağımıza, neyi çoğaltacağımıza karar verebiliriz. Eğer o hafızadan başka insanların hayatına değen bir şey doğabiliyorsa, özellikle de çocukların ve gençlerin geleceğine küçük de olsa bir imkân eklenebiliyorsa, acı yalnızca geçmişte kalan bir şey olmaktan çıkıyor. Müzik de burada hafızayı taşıyan araçlardan biri oluyor.
 
Ferdi Zeyrek’i kişisel olarak tanıyor muydunuz? Onun çocuklara, eğitime ve dayanışmaya verdiği önemi düşündüğünüzde, bir sanatçı olarak bu mirasa nasıl katkıda bulunabileceğinizi düşündünüz?
 
Ferdi Zeyrek’i kişisel olarak tanımıyordum. Ancak kaybının ardından ailesini, vakfı ve vakfın hangi değerler etrafında şekillendiğini takip etmeye başladım. Çocuklara ve gençlere, eğitime, dayanışmaya verilen önem benim zaten uzun zamandır yakın hissettiğim bir alan.
 
Ben eğitimci bir müzisyenim aynı zamanda. On bir yaşımdan beri konservatuvarların içindeyim; yıllardır öğrencilerle çalışıyorum. Dolayısıyla bir çocuğun hayatında doğru zamanda açılan küçücük bir kapının bile yıllar sonra neye dönüşebileceğini biliyorum. Eğitimde fırsat eşitliğini bu nedenle yalnızca soyut bir toplumsal mesele olarak görmüyorum.
 
Bu konseri de bir sonuçtan çok başlangıç olarak görüyorum. İleride vakıf bünyesinde atölyeler yapılabilir, müzikle ilgilenen çocuklara ve gençlere ulaşılabilir, yeteneği ve isteği olan ama imkânı olmayan gençlerin önünü açacak modeller geliştirilebilir. Bunun biçimine elbette vakıfla birlikte karar verilir. Ben kendi adıma, konserlerden sonra da bu gönüllülüğün devam etmesini isterim.
 
Bach, Chopin, Mozart, Satie, Gurdjieff-de Hartmann, Ryuichi Sakamoto ve Arno Babajanyan gibi farklı dönem ve dünyalardan bestecileri bir araya getirdiniz. Bu repertuvarı oluştururken nasıl bir anlatı kurmak istediniz? Bu çeşitlilik konserin fikriyle nasıl birleşiyor?
 
Bu repertuvarı başka bir programdan almadım; sıfırdan, yalnızca bu konser için oluşturdum. Dolayısıyla seçtiğim eserlerin ve sıralamanın o geceyle doğrudan bir ilişkisi var.
 
Farklı dönemlerden ve coğrafyalardan gelen bestecilerin yan yana durması benim müzikle kurduğum ilişkiye de çok yabancı değil. Müziği dönemler, türler ya da coğrafyalar arasında duvarlar örerek dinlemiyorum. Bach, benim hayatımda zaten çok özel bir yerde. Ama Bach’tan Satie’ye, Gurdjieff-de Hartmann’dan Babajanyan’a ve Sakamoto’ya uzanan bu çizgiyi kurarken müzikolojik bir gösterge ya da kavramsal bir iddia peşinde değildim. Daha çok sezgisel bir kronoloji kurdum.
 
Repertuvar benim içimde; iki ailenin hafızası, kayıp, devam etme duygusu ve o gece salonda oluşmasını hayal ettiğim atmosfer üzerinden şekillendi. Finali Sakamoto’yla yapmak istememin de nedeni bu; gecenin hangi tonda sona ermesini istediğimi düşünerek seçtim.
 
Ama repertuvarın ne ‘anlattığını’ şimdiden fazla tarif etmek istemiyorum. Müziğin en sevdiğim taraflarından biri, dinleyene kendi düşüncesi ve hafızası için alan bırakması. Ben her şeyi önceden açıklarsam o alanı biraz daraltmış olurum. Önce müzik konuşsun. Belki konserlerden sonra bu repertuvarın neden böyle kurulduğunu daha açık konuşmak daha doğru olur.
 
 
Bir sanatçının sahnede bir kişiyi anmasıyla, o kişinin değerlerini yaşatmaya yönelik bir sosyal sorumluluk projesinin parçası olması arasında nasıl bir fark görüyorsunuz?
 
Birini, diğerinden daha değerli görmüyorum. Anmak da önemlidir; hafızayı canlı tutmanın yollarından biridir. Ama bizim burada kurmaya çalıştığımız şey, yalnızca bir anma gecesiyle sınırlı değil.
 
İzmir’in ardından Manisa ve İstanbul’u düşünmemizin, daha sonrasını konuşmaya başlamamızın nedeni de bu. Bu konserleri belki daha uzun bir yolun uvertürü gibi düşünebiliriz. Özellikle Manisa buluşmasının ardından vakıfla birlikte çocukların ve gençlerin müzik dünyasına katkı sağlayabilecek neler yapılabileceğine bakmak istiyorum. Atölyeler olabilir, eğitim programları olabilir; müziğe merakı ve yeteneği olan gençlerle yollarımızı buluşturacak başka modeller geliştirilebilir.
 
Bunları bugünden, kesin başlıklar altında ilan etmek istemem. Çünkü sosyal sorumluluk biraz da karşınızdakini dinleyerek, gerçek ihtiyacı görerek kurulmalı. Ne yapılacağına sevgili Nurcan Hanım, Banu Hanım ve vakfın diğer yetkilileriyle birlikte karar vereceğiz.
 
Ben, sanatçının yaşadığı toplumdan bütünüyle ayrı bir yerde durabileceğine hiçbir zaman inanmadım. Sanat, elbette kendi estetik alanına sahip ama hayatın dışında değil. Eşitsizlikten, kayıptan, adaletsizlikten, dayanışmadan, insanların yaşadığı koşullardan etkileniyor. Dolayısıyla bazen yalnızca çalmak değil, sahip olduğunuz imkânı başkalarıyla nasıl paylaşabileceğinizi düşünmek de bu mesleğin doğal bir parçası haline geliyor.
 
Konser gelirinin tamamının Ferdi Zeyrek Vakfı’na bağışlanacak olması, sizin için bu konserin anlamını ve sahnedeki sorumluluğunuzu değiştiriyor mu?
 
Bu konserin anlamını, yalnızca elde edilecek gelir üzerinden tarif etmek istemem. Elbette biletlerin satılmasını, vakfa mümkün olduğunca fazla katkı sağlanmasını hepimiz istiyoruz. Fakat benim için asıl anlam, gönüllülükte ve ortak bir amaç etrafında bir araya gelmekte yatıyor.
 
Sahnedeki sorumluluğum ise değişmiyor. Sahne sorumluluğu, her şeyden önce sanatçının kendi vicdanı ve yaptığı işle arasındaki bir mesele. Hangi sahneye çıkarsam çıkayım o sorumluluğu taşıyorum.
 
Bu geceyi farklı kılan, müziğin etrafında başka bir ortaklığın kurulması. Ferdi Zeyrek’in önem verdiği değerlerin, vakfın çalışmalarının daha fazla insana ulaşması; çocukların eğitimine ve fırsat eşitliğine katkı sağlanması… Bence meselenin özü burada.
 
Bir çocuğun hangi ailede doğduğu, hangi ekonomik imkânlara sahip olduğu, iyi bir eğitime ya da sanata ulaşıp ulaşamayacağını belirlememeli. Benim için bu çok temel bir mesele. Dolayısıyla, elde edilecek maddi katkı kıymetli ama o katkının temsil ettiği dayanışma daha büyük bir anlam taşıyor.
 
Bu konserin İzmir, İstanbul ve Manisa’da üç ayrı buluşma olarak planlanması nasıl bir anlam taşıyor? Özellikle Ferdi Zeyrek’in Manisa ile kurduğu bağ düşünüldüğünde, Manisa konserini nasıl konumlandırıyorsunuz?
 
Üç şehri birlikte düşündük ama Manisa, elbette bu hikâyenin olmazsa olmazı. Çünkü orası Ferdi Başkan’ın yaşadığı, çalıştığı, sorumluluk aldığı ve insanlarla doğrudan bağ kurduğu şehir.
 
Manisa konserini bu nedenle özellikle merak ediyorum. Ferdi Başkan’ı tanıyan, onu seçen, onunla aynı şehirde yaşayan ve kaybını doğrudan hisseden insanlarla aynı salonda olacağız. Bu konser görünürde bir kişinin ardından kurulmuş olsa da aslında onun karakteri, yaşamı, değerleri ve geride bırakmak istediği şeyler üzerinden şekilleniyor. Dolayısıyla Manisa’daki insanların o geceye katacağı duygu, konserin kendisini de değiştirecek.
 
İzmir’in benim için ayrıca kişisel bir anlamı var; doğduğum şehir. Üstelik anlattığım aile hikâyesi de İzmir’e ve 14 Ekim’e bağlanıyor. İstanbul ise uzun zamandır yaşadığım, ürettiğim ve müzikal hayatımı sürdürdüğüm şehir. Böyle bakınca üç şehrin de bu hikâyede başka bir karşılığı var.
 
Ama sanırım Manisa’da başka bir şey olacak. Bunu, bugünden tarif etmeye çalışmak yerine oraya gidip o insanlarla aynı salonda yaşamayı tercih ederim.
 
 
Çocukların eğitimine ve geleceğine katkı sunmak amacıyla düzenlenen bir konserde, müziğin dönüştürücü gücüne dair nasıl bir inancınız var? Bir konserin ardından geriye ne kalmasını istersiniz?
 
Müziğin, insan üzerindeki etkisini yeniden kanıtlamaya ihtiyacımız olduğunu düşünmüyorum; insanlık bunu çok uzun zamandır biliyor. Beni daha çok ilgilendiren, insanların o müziğin içinde ne hissettiği ve birbirleriyle nasıl bir ortaklık kurduğu.
 
Müzik, bazen bireysel olarak yaşadığımız bir duyguyu bir anda ortaklaştırabiliyor. Acıyı da sevinci de. Belki onun en güçlü taraflarından biri bu. İnsanları aynı düşünmeye zorlamadan, aynı anda aynı yerde hissetmeye davet ediyor.
 
Bu gece de hem heyecanlı hem duygusal olacak sanıyorum. Ardından geriye ‘iyi bir konser dinledik’ cümlesinden biraz daha fazlasının kalmasını isterim. Bir müziğin insanın kalbinde bir yere değmesi, başka bir insanın hayatına karşı duyarlılığını biraz artırması bile kıymetli.
 
Çocuklar söz konusu olduğunda bu benim için daha da temel bir yere oturuyor. Çünkü eşitlikten söz edeceksek, herhalde önce çocukların hayata hangi koşullarda başladığına bakmamız gerekiyor. Sanatın, tek başına dünyadaki eşitsizlikleri çözebileceği gibi romantik bir düşüncem yok. Ama insanları yan yana getirebilir, görünmeyeni görünür kılabilir ve dayanışmaya alan açabilir. Bazen yapabileceği en gerçek şey de budur.  
 
14 Ekim akşamı salondan ayrılan insanların yalnızca bir konser izlemiş değil, bir çocuğun geleceğine katkıda bulunmuş olduklarını hissetmelerini ister misiniz?
 
Bence, salona gelen herkes zaten bunun bilinciyle gelecek. Tanıtımlarda da konserin amacı açık biçimde anlatılıyor. Elbette, insanların bir çocuğun geleceğine küçücük de olsa katkıda bulunmanın duygusunu yanlarında götürmelerini isterim.
 
Ama gecenin ‘asıl cümlesini’ bugünden kurmak istemiyorum. Hatta belki böyle bir cümleyi önceden belirlemek, o gece gerçekten yaşanacak olan şeye biraz haksızlık olur.
 
Ortada, önceden yazılmış büyük bir anlatı ya da belirlenmiş bir konuşma yok. Bir piyano resitali var, bir hafıza var, bir kayıp var ve o kaybın ardından hayatı çoğaltmaya çalışan insanlar var.
 
Benim içimde, daha çok bir aile buluşması hissi var. Yalnızca Ferdi Zeyrek’in ailesini kastetmiyorum; aynı duygunun etrafında o akşam bir araya gelecek daha geniş bir insan topluluğunu kastediyorum.
 
O yüzden, gecenin cümlesini şimdiden ben kurmayayım. Belki 14 Ekim akşamı son nota bittikten sonra, salonda hep birlikte ne yaşadığımıza baktığımızda o cümle zaten kendiliğinden ortaya çıkar.
 
Ferdi Zeyrek’in mirası vakıfla büyüyor
 
İklim Tamkan’ın anlattıkları, konserin yalnızca bir anma buluşması olarak değil, Ferdi Zeyrek’in çocuklar ve gençler için önem verdiği alanlarda sürdürülebilecek bir dayanışmanın başlangıcı olarak tasarlandığını gösteriyor. Bu konserin arkasındaki vakıf ise eğitimden sosyal desteğe, kültür-sanattan gençlik çalışmalarına uzanan daha geniş bir alanı hedefliyor.
 
Ferdi Zeyrek Vakfı, eğitimde fırsat eşitliği ve çocukların geleceğine destek olma amacıyla çalışmalarını sürdürüyor. Eğitim burslarının yanı sıra ihtiyaç sahibi çocuklara yönelik destekler sağlayan vakıf, bu alandaki çalışmalarını Darüşşafaka Cemiyeti ile yaptığı iş birliğiyle de genişletiyor. İş birliği kapsamında Manisa’da yaşayan, anne ve/veya babasını kaybetmiş, eğitim için maddi desteğe ihtiyaç duyan çocukların Darüşşafaka sınavlarına hazırlanmasına ve sınavı kazanmaları halinde eğitim süreçlerinin desteklenmesine yönelik çalışmalar yürütülüyor.
 
Ferdi Zeyrek Vakfı’nın kurucusu ve Yönetim Kurulu Başkanı Nurcan Zeyrek, 2026 yılında Darüşşafaka Cemiyeti Yüksek Danışma Kurulu’na da katıldı. Nurcan Zeyrek, vakfın kuruluşundan bugüne uzanan çalışmalarını, çocuklar ve gençlere yönelik hedeflerini ve kültür-sanat alanındaki yeni adımlarını anlattı.
 
 
Nurcan Zeyrek
 
Ferdi Zeyrek Vakfı’nı kurarken, beyefendinin çocukların eğitimi ve geleceği konusundaki yaklaşımını nasıl bir vakıf modeline dönüştürmek istediniz? Öncelikleriniz neler?
 
Ferdi’nin ardından elimizde sadece büyük bir acı değil, onun yıllar boyunca insanlara dokunarak bıraktığı çok büyük bir iyilik mirası kaldı. Ben, bu mirasın sadece hatırlanmasını değil, çoğalmasını istedim. Ferdi hayatta olsaydı, özellikle çocukların eğitimi ve geleceği konusunda elinden geleni yapardı; bunu çok iyi biliyorum.
 
Bu nedenle vakfı kurarken önceliğim, Ferdi’nin insan odaklı yaklaşımını kalıcı ve sürdürülebilir bir yapıya dönüştürmek oldu. Bizim için bir çocuğa destek olmak yalnızca o günkü ihtiyacını karşılamak değil; onun hayallerine, öz güvenine ve geleceğine ortak olmak. Çünkü en büyük yatırımın insana yapılan yatırım olduğuna inanıyoruz.
 
Vakfın yalnızca maddi yardım yapan bir yapı değil, çocukların eğitim yolculuğuna uzun vadeli eşlik eden bir dayanışma modeli olması yaklaşımı, sahadaki çalışmalara nasıl yansıyor?
 
Biz, çocuklarımızın karşısında sadece destek veren bir kurum olmak istemiyoruz. İhtiyaç duydukları her alanda yanlarında olmayı ve uzun soluklu bir dayanışma modeli oluşturmayı hedefliyoruz.
 
Elbette eğitim bizim için çok önemli. Öğrencilerimize burs ve forma desteği sağlıyoruz. Dağ köylerindeki çocuklarımıza kıyafet ve ihtiyaç desteğinde bulunuyoruz. Ancak çalışmalarımız bununla sınırlı değil. Engelli çocuklarımızın eğitim gördüğü okulların fiziksel koşullarını iyileştirmek, onların daha iyi ve eşit şartlarda eğitim alabilmeleri için okul bahçeleri oluşturmak, ihtiyaç sahibi bireylere akülü sandalye desteği sağlamak gibi sosyal projeler de gerçekleştiriyoruz.
 
Bizim için dayanışma, yalnızca bir ihtiyacı o anda karşılamak değil; insanların hayatını biraz olsun kolaylaştırmak ve kendilerini yalnız hissetmemelerini sağlamak. Bugün bir çocuğa forma ulaştırmak, yarın bir engelli çocuğun okuluna daha erişilebilir bir alan kazandırmak, başka bir gün ihtiyaç sahibi birinin hayatını kolaylaştıracak bir akülü sandalye sağlamak… Bunların hepsi aynı anlayışın parçaları.
Çünkü biz Ferdi’nin adını sadece eğitim desteğiyle değil, dokunabildiğimiz her hayatta yaşatmak istiyoruz.
 
Darüşşafaka Cemiyeti ile yapılan iş birliği ve okul bahçesi gibi projeler dışında, önümüzdeki dönemde çocuklar ve gençlere yönelik hangi alanlarda kalıcı çalışmalar gerçekleştirmeyi planlıyorsunuz?
 
Darüşşafaka ile başlayan eğitim odaklı iş birliklerimizi daha da büyütmek istiyoruz. Bunun yanında Manisa’nın farklı ilçelerine ulaşan, çocukların yalnızca eğitim ihtiyaçlarını değil, sosyal ve kültürel gelişimlerini de destekleyen çalışmalar yapmak istiyoruz.
 
Önümüzdeki dönemde eğitim burslarının yanı sıra kültür-sanat, spor, gençlik çalışmaları ve özel gereksinimli çocuklara yönelik kalıcı projelere ağırlık vermeyi hedefliyoruz. Çocukların yalnızca akademik anlamda değil, sosyal ve kültürel açıdan da kendilerini geliştirebilecekleri alanlar oluşturmak bizim için çok değerli.
 
Çünkü hayalimiz yalnızca bugün bir çocuğun ihtiyacını karşılamak değil; yarının güçlü, öz güvenli, üreten ve topluma fayda sağlayan gençlerini destekleyen bir dayanışma yapısı kurmak.
 
 
Zeyrek Ailesi
 
İklim Tamkan’ın Ferdi Zeyrek anısına vereceği ve gelirinin tamamının vakfa aktarılacağı bu konser sizin için ne ifade ediyor? Ferdi Bey, bugün hayatta olsaydı, böyle bir konserin çocuklara ulaşmasını nasıl değerlendirirdi?
 
İklim Tamkan’ın Ferdi Zeyrek anısına vereceği ve gelirinin tamamının vakfa aktarılacağı bu konser, benim için çok özel. Çünkü bu, Ferdi Zeyrek Vakfı’nın gerçekleştireceği ilk konser. 14 Ekim’de başlayacak bu yolculuk, İstanbul ve Manisa’da devam edecek üç konserlik bir seri olacak. Dolayısıyla benim için yalnızca Ferdi’yi anacağımız bir gece değil, vakfımızın kültür ve sanat alanındaki yolculuğunun da ilk adımı.
 
Ferdi müziği, gençleri ve özellikle çocukların hayatına dokunan her şeyi çok önemserdi. Bu nedenle onun adına bir konser düzenlenmesi ve bu konserden elde edilen gelirin çocukların geleceğine aktarılması benim için çok anlamlı. Ferdi bugün hayatta olsaydı, böyle bir gecenin çocuklara ve gençlere ulaşmasını çok isterdi diye düşünüyorum.
 
Ben, Ferdi’nin adını sadece anmak değil, onun adını yaşayan iyiliklerin içinde görmek istiyorum. Bir çocuğun eğitiminde, bir gencin hayalinde, sanatla buluşan bir çocuğun hayatında… 14 Ekim’de başlayacak bu ilk konser de bunun çok güzel bir başlangıcı olacak.
 
Etiketler: Milliyet Sanat  iklim tamkan  Ferdi Zeyrek