Nilüfer’de beş günlük ses coğrafyası
9. Uluslararası Nilüfer Caz Festivali, 24-28 Haziran tarihleri arasında Bursa’yı yalnızca bir konserler dizisine değil, farklı müzikal hafızaların kesiştiği açık hava platformuna dönüştürüyor.
Suzan Somalı Sönmez
ssomalisonmez@gmail.com
Birbiri ardına gelen festivallerle inanılmaz konserlere şahit olduğumuz haziran ayının son haftasında rotamız yine caz, destinasyonumuz ise bu kez yeşil Bursa’nın Nilüfer ilçesi.
Bursa’nın kültür politikaları içinde istikrarlı bir yer edinen Nilüfer Caz Festivali, dokuzuncu yılında programını genişletirken, mekân tercihleriyle de müziği kentten doğaya doğru taşımayı sürdürüyor. 24-28 Haziran 2026 tarihleri arasında gerçekleşecek festival, Balat Atatürk Ormanı, 23 Nisan Parkı ve Üç Fidan Parkı’nı dinleme deneyiminin parçasına dönüştüren bir kurgu üzerine inşa ediliyor. Ücretsiz ve biletsiz olarak düzenlenen etkinlik, kamusal alanda müziğin erişilebilirliğini yeniden tartışmaya açan bir model olarak öne çıkıyor.
Nilüfer Belediyesi’nin düzenleyiciliğinde ve uluslararası caz ağlarıyla kurulan iş birlikleriyle şekillenen festival, programında türler arası geçişlere özellikle alan açıyor. Cazın klasik formundan dünya müziğine, elektronik dokunuşlardan Anadolu referanslarına uzanan çeşitlilik, festivalin bir kürasyon önerisi olarak okunmasına imkân veriyor.
Açılışta yeni kuşağın sesi
Festivalin açılışı, 24 Haziran akşamı Üç Fidan Parkı’nda Den Ze sahnesiyle gerçekleşiyor. Deniz Özçelik’in solo üretim alanı olarak geliştirdiği proje, çağdaş vokal teknikleri ile elektronik altyapıları bir araya getirerek Türkiye’de alternatif caz vokalinin yeni yönelimlerinden birini temsil ediyor. Özçelik’in sahne dili, klasik caz vokal estetiğinden ziyade parçalı anlatılar ve atmosfer kurma üzerine kurulu bir yaklaşım sergiliyor.
Müzikal üretimlerini Den Ze adı altında yayınlayan Deniz Özçelik, elektronik müzik, R&B, alternatif pop ve caz etkilerini Anadolu müziğinden beslenen unsurlarla bir araya getiren çalışmalarıyla dikkat çekiyor. Özçelik, verdiği röportajlarda eğitim sürecinin bir bölümünü Berklee College of Music'de geçirdiğini, müzikal kimliğinin ise Türkiye, Avrupa ve Amerika’daki deneyimlerinin kesişiminde şekillendiğini ifade ediyor. Gaziantep doğumlu sanatçı, farklı kültürlerden taşıdığı etkileri Türkçe söz yazımıyla buluşturarak kendine özgü bir ses evreni kuruyor.
Den Ze’nin kayıt kariyeri 2020 yılında Majnoon ile birlikte yayınladığı “Neylerim” çalışmasıyla geniş kitlelerin dikkatini çekmeye başladı. Ardından “Üsküdar’a Gider iken”, “Arc of the Sun”, “Güzel Değil”, “Sağ Bırak”, “ÇOK UZAK”, “BİTMEDİ BÖYLE”, “Yâr”, “SAMAN ALEVİ” ve “DARE FOR LOVIN’” gibi tekliler geldi. Sanatçının üretimleri yalnızca solo çalışmalarla sınırlı kalmadı; Majnoon, Akin Orbay, Kazy Lambist, Glasses ve Kadebostany gibi isimlerle gerçekleştirdiği ortak projeler de uluslararası dijital platformlarda yer buldu. 2026 yılında yayınlanan ilk uzunçalar albümü “The Outside”, Den Ze’nin bugüne kadar geliştirdiği elektronik, alternatif ve vokal merkezli müzikal yaklaşımın kapsamlı bir özeti niteliği taşıyor.
2021 yılında Kosova’daki Dokufest Film Festival kapsamında sahne alan sanatçı, burada Tunuslu ud virtüözü ve vokalist Dhafer Youssef’in programında açılış performansı gerçekleştirdi. Canlı performansları, doğaçlamaya açık yapısı ve türler arasında geçişkenlik kuran sahne diliyle öne çıkan, elektronik altyapılar, çağdaş vokal teknikleri ve Anadolu müziğine göndermeler taşıyan repertuvarı sayesinde Den Ze, son yıllarda Türkiye bağımsız müzik sahnesinde dikkatle takip edilen isimlerden biri olarak öne çıkıyor.
Vokal geleneğinin sürekliliği
25 Haziran’da sahne alacak Şenay Lambaoğlu ise Türkiye caz vokal geleneğinin sürekliliğini temsil eden isimlerden biri olarak programda yer alıyor. Uzun yıllara yayılan kariyerinde standart repertuvar ile özgün besteleri dengeli biçimde bir araya getiren sanatçı, sahnede teknik hâkimiyeti kadar yorum disipliniyle de öne çıkıyor. Lambaoğlu’nun performansı, festivalin vokal odağını güçlendiren duraklardan biri olarak konumlanıyor.
Türk caz sahnesinin son yirmi yılında kendi repertuvarını oluşturan az sayıdaki vokalist-besteciden biri olarak öne çıkan ve Almanya’nın Kiel kentinde doğan sanatçı, müzik çalışmalarına okul korosu ve orkestrasında başladı; daha sonra Pera Güzel Sanatlar Akademisi’nde eğitim aldı. Kariyeri boyunca Selçuk Sun, Şenova Ülker, Yaz Baltacıgil, Neşet Ruacan, Aydın Esen ve Nilüfer Verdi gibi cazın önemli isimleriyle çalıştı. Boston’da caz vokal atölyelerine katılan Lambaoğlu, 2002 yılında kurulan Beck’s Big Band projesinde caz solisti olarak yer aldı ve farklı topluluklarla sahne deneyimini geliştirdi.
Besteci, söz yazarı ve yorumcu kimliklerini birlikte sürdüren sanatçının diskografisi, Türk cazında özgün şarkı üretiminin dikkat çekici örnekleri arasında gösteriliyor. İlk albümü “İçimde Aşk Var” 2012 yılında yayınlandı; tamamı kendi söz ve bestelerinden oluşan çalışma, Ercüment Orkut’un düzenlemeleriyle kaydedildi. Bunu “Zarf Tümleci” (2014), “Başka Türlü Bir Şey” (2015) ve “Rüyalarıma Gir” (2018) izledi. Özellikle “Zarf Tümleci” albümüyle dikkat çeken Lambaoğlu, 2015 yılında Radyo Boğaziçi Müzik Ödülleri’nde ‘En İyi Caz Sanatçısı’ ve “En İyi Alternatif Kadın Sanatçı” ödüllerine layık görüldü.
Caz standartlarının ötesine geçerek Türkçe sözlü özgün repertuvar oluşturan Lambaoğlu, kariyeri boyunca farklı projelerde yer aldı; Fransız trompetçi Médéric Collignon ile çalışmalar gerçekleştirdi, Derya Türkan başta olmak üzere çeşitli müzisyenlerle ortak sahnelerde buluştu ve uluslararası festivallerde konserler verdi. Teknik hakimiyetini şiirsel söz yazımıyla birleştiren sanatçı, günümüz Türkiye cazının özgün vokal anlatılarından birini temsil ediyor. Nilüfer Caz Festivali’ndeki performansı da bu üretim çizgisinin güncel bir yansıması olarak festival programının öne çıkan duraklarından biri olacak.
Küba’ya açılan hat
26 Haziran gecesi Balat Atatürk Ormanı’nda gerçekleşecek “Cuban Classics” projesi, trompet sanatçısı Emir Ersoy’un caz tarihine referansla kurduğu bir yeniden yorumlama alanı. Afro-Küba ritimlerinin caz formuyla kurduğu tarihsel ilişkiyi merkeze alan proje, latin cazın klasikleşmiş repertuvarını güncel bir icra diliyle sahneye taşıyor. Ersoy’un uzun yıllardır sürdürdüğü sahne ve prodüksiyon pratiği, bu projede özellikle düzenleme tercihlerinde belirginleşiyor.
İstanbul’da doğan Ersoy, müzik eğitimine küçük yaşlarda başladı; eğitimini Berklee College of Music’te sürdürerek caz teorisi ve performansı üzerine yoğunlaştı. Türkiye’ye dönüşünün ardından caz, funk ve soul ekseninde çeşitli projelerde yer alan sanatçı, özellikle sahne müzisyenliği ve düzenlemeci kimliğiyle öne çıktı.
Ersoy’un diskografisi, türler arası geçişleri merkeze alan bir üretim çizgisi sunuyor. 2010’lu yıllardan itibaren yayınladığı albüm ve projelerde caz standartları ile özgün besteleri bir araya getiren müzisyen, “Project” başlığı altında geliştirdiği serilerle dikkat çekti. “Emir Ersoy Project” ve devamındaki çalışmalarında uluslararası caz ve funk repertuvarını yeniden düzenleyen Ersoy, sahne performanslarını stüdyo kayıtlarıyla paralel ilerleten bir yapı kurdu. Sanatçının projelerinde Türkiye’den ve yurtdışından farklı müzisyenlerle iş birlikleri yer alırken, düzenlemelerinde brass ağırlıklı orkestrasyon ve groove odaklı yapı belirleyici oldu.
“Cuban Classics” projesi de bu üretim hattının devamı niteliğinde konumlanıyor. Afro-Küba ritimlerinin caz formuyla kurduğu tarihsel ilişkiyi merkeze alan proje, latin cazın klasikleşmiş repertuvarını güncel bir icra diliyle sahneye taşıyor. Dizzy Gillespie ve Chano Pozo ile şekillenen Afro-Küba caz geleneğine referans veren repertuvar, Ersoy’un çağdaş düzenleme anlayışıyla yeniden yapılandırılıyor.
Sanatçının uzun yıllara yayılan sahne deneyimi ve prodüksiyon pratiği, özellikle ritmik yapıların kurulumu ve nefesli düzenlemelerde belirginleşirken, proje doğrudan tarihsel bir repertuvarı güncel performans estetiği içinde yeniden dolaşıma sokmayı amaçlıyor.
Anadolu’nun Blues ile diyaloğu
Festivalin dördüncü gününde sahne alacak Musa Eroğlu & Yediveren Orkestrası, programın en belirgin türler arası geçişlerinden birini temsil ediyor. “Anadolu’dan Blues’a” başlığıyla sunulan proje, halk müziği repertuvarının melodik yapısını blues formunun armonik diliyle buluşturuyor. Bağlama geleneğinin taşıyıcı isimlerinden biri olan Eroğlu’nun bu projedeki konumu, yalnızca bir yorumcu değil, aynı zamanda müzikal bir köprü kurucu olarak dikkat çekiyor. Yediveren Orkestrası’nın çok katmanlı enstrümantasyonu, bu geçişi sahnede somutlaştıran temel unsur olarak öne çıkıyor.
1944 yılında Mut’ta doğan Musa Eroğlu, küçük yaşlarda bağlama çalmaya başladı; 1960’lı yıllarda TRT’nin açtığı sınavları kazanarak profesyonel müzik hayatına adım attı ve uzun yıllar TRT bünyesinde sanatçı olarak görev yaptı. 1980’li yıllardan itibaren yayımladığı albümlerle Türk halk müziğinin en etkili yorumcularından biri haline gelen Eroğlu, özellikle Muhlis Akarsu, Yavuz Top ve Arif Sağ ile birlikte anıldığı “Muhabbet” albüm serisiyle geniş kitlelere ulaştı. Bu seri, halk müziğinde toplu icra ve sohbet geleneğini kayıt altına alan önemli çalışmalar arasında kabul ediliyor.
Sanatçının diskografisi, hem derleme hem de özgün repertuvarı kapsayan geniş bir arşive dayanıyor. “Yolun Sonu Görünüyor”, “Mihriban” gibi türkülerle özdeşleşen Eroğlu, uzun kariyeri boyunca çok sayıda solo albüm yayımladı; repertuvarında Anadolu’nun farklı yörelerine ait deyişler, bozlaklar ve uzun havalar önemli yer tuttu. 1998 yılında Kültür Bakanlığı tarafından verilen ‘Devlet Sanatçısı’ unvanına layık görülen Eroğlu, bağlama icrasındaki tavrı ve sözlü kültürü sahneye taşıma biçimiyle Türk halk müziğinde belirleyici figürlerden biri olarak kabul ediliyor.
“Anadolu’dan Blues’a” başlığıyla sunulan proje ise bu köklü birikimin çağdaş bir yorumla yeniden ele alındığı bir sahne kurgusu olarak öne çıkıyor. Halk müziği repertuvarının melodik yapısını blues formunun armonik diliyle buluşturan çalışma, geleneksel bağlama icrasını çok katmanlı orkestral bir yapı içinde yeniden konumlandırıyor. Bu noktada Yediveren Orkestrası’nın çok enstrümanlı düzenlemeleri, Eroğlu’nun vokal ve bağlama çizgisine eşlik eden modern bir altyapı sunuyor. Eroğlu’nun bu projedeki konumu, yalnızca bir yorumcu değil, Anadolu müziğinin sözlü ve melodik mirasını farklı türlerle temas ettiren bir aktarım figürü olarak belirginleşiyor.
Finalde politik sesin küresel karşılığı
28 Haziran’da festivalin kapanışını gerçekleştirecek Emel Mathlouthi, Kuzey Afrika müziği ile çağdaş elektronik üretim arasında kurduğu hibrit yapı ile uluslararası sahnede kendine özgü bir yer edinmiş durumda. Tunuslu sanatçının özellikle politik içerikli üretimleri ve güçlü vokal tekniği, sahne performanslarını anlatısal bir deneyime dönüştürüyor. Mathlouthi’nin repertuvarı, geleneksel makam yapılarını modern prodüksiyon teknikleriyle bir araya getirirken, festivalin uluslararası perspektifini de belirginleştiriyor.
1982 yılında Tunus’ta doğan Emel Mathlouthi, müzik kariyerine genç yaşlarda gitar çalarak ve beste yaparak başladı. Politik içerikli şarkıları nedeniyle ülkesinde uzun süre sansür ve baskıyla karşılaşan Mathlouthi, kariyerinin önemli bir bölümünü Avrupa’da sürdürdü. Sanatçının uluslararası görünürlüğü, ‘Yasemin Devrimi’ sırasında bir protest marşa dönüşen “Kelmti Horra” adlı şarkısıyla belirginleşti; bu eser, Arap Baharı sürecinin simgesel müzikal ifadelerinden biri olarak kabul edildi.
Mathlouthi’nin diskografisi, geleneksel Arap müziği ile elektronik ve alternatif üretim tekniklerini bir araya getiren albümlerden oluşuyor. İlk stüdyo albümü “Kelmti Horra” (2012), sanatçının politik ve şiirsel dilini uluslararası dinleyiciyle buluşturdu. Bunu “Ensen” (2017) ve “Everywhere We Looked Was Burning” (2019) izledi. Bu albümlerde elektronik altyapılar, ambient dokular ve klasik Arap müziğine özgü vokal süslemeleri iç içe geçerken, Mathlouthi’nin güçlü ve geniş aralıklı vokal tekniği kayıtların merkezinde yer aldı. Sanatçı ayrıca uluslararası projelerde yer alarak farklı müzisyenlerle iş birlikleri geliştirdi; sahne performanslarını çoğunlukla görsel ve işitsel unsurların birlikte kurgulandığı bütünlüklü bir yapı içinde sundu.
‘Tunus Devrimi’nin ardından 2015 yılında ‘Nobel Barış Ödülü Töreni’nde sahne alarak küresel ölçekte görünürlüğünü pekiştiren Mathlouthi, politik anlatıyı müzikal formun merkezine yerleştiren sanatçılar arasında konumlanıyor. Repertuvarında Arapça şiirlerden beslenen sözler ile modern prodüksiyon tekniklerini bir araya getiren sanatçı, geleneksel makam yapıları ile elektronik müzik estetiği arasında kurduğu dengeyle dikkat çekiyor. Nilüfer Caz Festivali’ndeki performansı da bu çok katmanlı üretim çizgisinin güncel bir yansıması olarak festivalin uluslararası çerçevesini belirginleştiren kapanış konseri niteliği taşıyor.
‘Sandalyeni kap, gel!’
Nilüfer Caz Festivali, dokuzuncu yılında yalnızca bir konserler dizisi sunmuyor; farklı coğrafyaların seslerini yan yana getirerek dinleme pratiğini dönüştüren bir kamusal alan önerisi geliştiriyor. Europe Jazz Network ve Cazağı Jazz Network gibi oluşumlarla kurulan ilişkiler, festivalin yerel sınırları aşan bir dolaşım içinde konumlanmasını sağlıyor.
Açık havada, doğanın içinde ve kentin gündelik akışına temas ederek ilerleyen beş günlük program, Bursa’yı yaz aylarında cazın uğrak noktalarından biri haline getirirken, dinleyiciye de sabit bir sahne yerine hareketli bir ses coğrafyası sunuyor. ‘Sandalyeni kap, gel!’ çağrısı ise bu deneyimin en sade ama en belirleyici ritüeli olmaya devam ediyor.
9. Uluslararası Nilüfer Caz Festivali (24-28 Haziran 2026)
Program:
24 Haziran Çarşamba
Açılış Konseri: “Den Ze”
Deniz Özçelik
21.00 Üç Fidan Parkı
25 Haziran Perşembe
Şenay Lambaoğlu
21.00 23 Nisan Parkı
26 Haziran Cuma
“Cuban Classics”
by Emir Ersoy
21.00 Balat Atatürk Ormanı
27 Haziran Cumartesi
"Anadolu’dan Blues’a"
Musa Eroğlu & Yediveren Orkestrası
21.00 Balat Atatürk Ormanı
28 Haziran Pazar
Kapanış Konseri: Emel Mathlouthi
21.00 Balat Atatürk Ormanı
Etiketler: nilüfer caz festivali müzik


