Normal olan kimin normali?
Bedenin, güzelliğin ve normalliğin sınırlarını sorgulayan; kara mizahı, groteski ve politik itirazı üretiminin merkezine alan sanatçı, yazar ve illüstratör İlker Ortaç ana akımın dışında kendine bağımsız bir alan açıyor. Disiplinlerarası pratiğini, sakat bedenlerin temsilini ve underground kültürün bugünkü anlamını Ortaç’la konuştuk.
BARAN DANIŞ
baran.danis@milliyetsanat.com
Bir bedeni kim güzel, normal ya da görülmeye değer ilan eder? Sanat dünyası hangi bedenlere alan açarken hangilerini görünmezliğe iter? Sanatçı, yazar, illüstratör ve bağımsız yayıncı kimlikleri arasında dolaşan İlker Ortaç’ın üretimi bu soruların etrafında şekilleniyor. İdealize edilmiş bedenlerin karşısına kırılgan, deforme ve tekinsiz bedenleri çıkarırken güzellik rejimini sorguluyor; sakatlığı acı ve merhamet üzerinden anlatan temsillere itiraz ediyor. Punk’tan alternatif müziğe, underground edebiyattan bağımsız sinemaya uzanan referansları; kara mizahı ve politik tavrıyla birleşiyor. DEV-FANZİN ve Büyük E-Fanzin gibi projelerle ana akımın dışında alternatif bir dolaşım alanı kuran sanatçı, bütün bu kimliklerin ötesinde kendisini tek bir ifadeyle tanımlıyor: “Önce devrimciyim.”
Üretiminizde edebiyat, illüstrasyon, fotoğraf ve sinema gibi farklı alanlar iç içe geçiyor. Kendinizi bugün bu disiplinlerden hangisinin içinde tanımlıyorsunuz? Yoksa sizin için bu ayrım zaten baştan anlamsız mı?
Disiplinler arasındaki kesin ayrımlar, modern sanat kurumlarının uzmanlaşma ve sınıflandırma süreçleriyle oluşmuş tarihsel yapılardır. Oysa edebiyat, görsel sanatlar, fotoğraf ve sinema; beden, kimlik ve toplumsal gerçeklik gibi ortak anlam alanlarını farklı araçlarla üretir. Bu nedenle pratiğimi tek bir disipline indirgemek yerine, disiplinlerarası bir görsel ve düşünsel üretim alanı olarak tanımlıyorum.
İşlerinizde bedenin kusursuz, idealize edilmiş temsilinden özellikle uzak durduğunuz görülüyor. Deforme olmuş, kırılgan, tekinsiz bedenlere yönelmenizin kişisel ve sanatsal kökenleri neler?
Çirkinlik, güzelliğin görünmez ve doğal kabul edilen ölçütlerini açığa çıkardığı için dikkat çekici ve eleştirel bir potansiyel taşır. Popüler kültür idealize edilmiş bedenler, mankenler ve modeller üzerinden bir güzellik ekonomisi kurar. Ben ise bu yüzeyin altını kazıyarak dışarıda bırakılan bedenleri ve duyguları görünür kılmaya çalışıyorum. Deforme, kırılgan ve tekinsiz bedenler benim için güzellik rejiminin sınırlarını sorgulayan alternatif varoluş biçimleridir.
LIMIT projenizde “normal” olarak kabul edilen beden fikrini sorguluyorsunuz. Sizce sanat dünyası ve kültür endüstrisi hâlâ nasıl bir bedeni “görülmeye değer” buluyor? Görünürlük gerçekten bir özgürleşme alanı mı, yoksa başka bir norm üretme biçimine de dönüşebilir mi?
Sanat dünyası ve kültür endüstrisi hâlâ genç, sağlıklı, simetrik, üretken ve tüketilebilir bedenleri görülmeye değer kabul ederek diğer bedenleri görünmezliğe itiyor. Bu görünmezlik, bedenleri belirli sınırlar içinde tutan bir disiplin mekanizmasıdır. Görünürlük özgürleştirici olabilir, ancak hangi bedenin nasıl görünmesine izin verildiği belirlenmediğinde başka bir hapse ve yeni bir norma dönüşebilir. LIMIT, bu sınırları açığa çıkarmaya çalışıyor.
Sakatlığı yalnızca tıbbi bir durum olarak değil, iktidar, temsil ve toplumsal normlarla ilişkili politik bir mesele olarak ele alıyorsunuz. Sanat dünyasında sakat bedenlerin temsili konusunda sizce en büyük problem nedir: Görünmezlik mi, yanlış temsil mi, yoksa “acı” üzerinden temsil edilmeleri mi?
Temel sorun, sakatlığın hak, erişim ve eşit yurttaşlık meselesi olarak değil, acı ve merhamet üzerinden servis edilmesi. Devlet aygıtı çoğu zaman sakat bireyi hak sahibi bir yurttaş olarak güçlendirmek yerine, eli ayağı tutuyorsa şükretsin ve otursun anlayışına sıkıştırıyor. Sanatın görevi bu acı imgesini yeniden üretmek değil, sakat bedenin arzusunu, öfkesini, üretkenliğini ve politik sözünü görünür kılmaktır.
Portrelerinizde Nick Cave’den Kafka’ya, David Lynch’ten Cem Karaca’ya uzanan oldukça farklı figürlerle karşılaşıyoruz. Bir insanı portrelemeye başladığınızda sizi fiziksel benzerlikten çok hangi özellik ilgilendiriyor? Bir portrede “kişinin kendisinden” geriye ne kalmasını istiyorsunuz?
Sevmediğim ya da bende karşılık uyandırmayan kişileri çizmiyorum. Birini portrelerken onunla zaman geçiriyor, bir görüntüsüne, sesine, parçasına ya da bende bıraktığı anıya yoğunlaşıyorum. Portre benim için fiziksel benzerlikten çok, kişiyle kurulan geçici ve kişisel temasın izini bırakıyor.
Punk, alternatif müzik, underground edebiyat ve bağımsız sinema üretiminizin önemli referansları. Bugünün kültür ortamında “underground” olmak hâlâ mümkün mü, yoksa internet ve sosyal medya her şeyi çok hızlı biçimde görünür ve tüketilebilir hale mi getiriyor?
Bugün underground olmak hâlâ mümkün, ancak yalnızca görünmez kalmakla açıklanamaz. İnternet ve sosyal medya her şeyi hızla görünür ve tüketilebilir hâle getirirken üretimin ardındaki kişisel, politik ve estetik dehlizleri yüzeyde bırakıyor. Underground artık yalnızca bir yeraltı konumu değil, ana akımın hızına ve tüketim mantığına direnme biçimi.
Hem sanat üretiyor hem yazıyor hem de bağımsız yayıncılık/fanzin alanında çalışıyorsunuz. DEV-FANZİN ve Büyük E-Fanzin gibi projeler sizin için birer sanat işi mi, yayıncılık faaliyeti mi, yoksa ana akım kültür kurumlarına alternatif bir üretim alanı mı?
DEV-FANZİN ve Büyük E-Fanzin benim için yalnızca yayıncılık faaliyeti değil, kendi kültürel alanımızı örgütlediğimiz bağımsız üretim biçimleri. Ana akımın dışında kalan sesleri ve üretimleri bir araya getirerek alternatif bir dolaşım alanı kuruyoruz. Bu projeleri hem yayın hem de kolektif bir sanat pratiği olarak görüyorum.
İşlerinizde kara mizah ve grotesk önemli bir yer tutuyor. Özellikle beden, sakatlık, şiddet ve dışlanma gibi ağır meseleleri ele alırken mizah sizin için bir savunma mekanizması mı, yoksa gerçeği daha sert biçimde gösterebilmenin bir yolu mu?
Bazı şeyler bu hayatta gerçekliği zorlayacak kadar komik ve absürt; onları anlatırken kendimi tutamıyorum. Kara mizah benim için yalnızca bir savunma mekanizması değil, şiddeti, dışlanmayı ve beden üzerindeki baskıyı daha çıplak ve sert biçimde gösterebilmenin bir yolu.
Bir yanda oldukça politik bir üretiminiz var, diğer yanda popüler kültürün ve müziğin ikonlarına yönelik portreleriniz. Bu iki dünya —politik sanat ile popüler kültür— sizin pratiğinizde nasıl kesişiyor?
Portrelerini yaptığım figürleri yalnızca popüler oldukları için seçmiyorum. Onları güçlü, özgün ve kendi alanlarında dönüştürücü oldukları için çiziyorum. Politik üretimimle bu portreler, iktidara ve normlara karşı kendi sesini kurmuş bedenler ve karakterler üzerinden kesişiyor.
Bugün sanat dünyasının sizden bir “kimlik” seçmenizi istediğini düşünseniz —yazar, illüstratör, görsel sanatçı, fotoğrafçı ya da aktivist— hangisini seçerdiniz? Yoksa tam tersine, bu kategorilerin dışında kalmak sizin için bilinçli bir tercih mi?
Önce devrimciyim. Diğer bütün kimliklerim, dünyayı ve mevcut düzeni sorgulama arzumun farklı ifade biçimleri. Yazar, illüstratör, fotoğrafçı ya da görsel sanatçı tanımları üretim araçlarımı anlatabilir, ancak beni asıl tanımlayan şey bu araçları dönüştürücü ve özgürleştirici bir amaçla kullanmam.
Etiketler: FANZİN İlker Ortaç sanat


