'Olma' hâline dair bir hatırlatma: 'Şâzân Meclisi'
Şahmeran, Lilith ve Beyaz Kadın’ın hikâyelerini ekofeminist bir perspektifle yeniden ele alan Şâzân Meclisi 24 Eylül’de Metrohan’da seyirciyle buluşacak. Performans öncesinde, projenin yaratıcısı ve yönetmeni Şule Ateş’le “Şâzân Meclisi” nin çıkış noktasını, ekofeminist yaklaşımını, yaratım sürecini ve performansın bundan sonraki yolculuğunu konuştuk.
Yeliz Tingür
yeliztingur@gmail.com
Şahmeran, Lilith ve Beyaz Kadın’ın hikâyelerini ekofeminist bir perspektifle yeniden ele alan Şâzân Meclisi – Tuhaf Akrabaların İzinde, insanın doğayla kurduğu ilişkiye mitolojik figürler üzerinden bakıyor. Prömiyerini Müzede Sahne kapsamında Sabancı Müzesi’nde gerçekleştiren performans; beden, müzik, kostüm ve görsel tasarımı bir araya getiren çok katmanlı sahne diliyle bu üç ‘tuhaf akraba’yı günümüzün dünyasına taşıyor. 24 Eylül’de Metrohan’da seyirciyle buluşacak performans öncesinde, projenin yaratıcısı ve yönetmeni Şule Ateş’le “Şâzân Meclisi” nin çıkış noktasını, ekofeminist yaklaşımını, yaratım sürecini ve performansın bundan sonraki yolculuğunu konuştuk.
Şule Ateş
Prömiyeri, Müzede Sahne kapsamında Sabancı Müzesi’nde gerçekleşen “Şâzân Meclisi – Tuhaf Akrabaların İzinde”, Şahmeran, Lilith ve Beyaz Kadın gibi farklı coğrafya ve anlatı geleneklerinden gelen üç figürü aynı sahnede buluşturuyor. Bu üç “tuhaf akraba”yı yan yana getiren ortaklık neydi? Projenin çıkış fikri nasıl doğdu?
2021 yılında Dijitallab Performansı kurdum ve performans ile yeni teknolojilerin ve düşünce akımlarının ilişkilenme biçimleri üzerine sanatsal araştırma projeleri yürütmeye başladım. İlk proje, ‘Dijital Dramaturji ve Dijital Teknolojiler İçin Eğitim ve Üretim Programı’ başlığıyla, dijital teknoloji ile güncel performans arasındaki etkileşime odaklanıyordu.
2022 yılında ise ‘Posthuman Bir Çağda Performans’ başlıklı ikinci proje kapsamında, posthumanizim (insan-ötesi) düşünce akımının alt başlıkları üzerine sanatsal bir araştırma süreci kurguladım. Bu çalışma, British Council Yaratıcı İşbirlikleri Hibe Programı tarafından desteklendi ve Seda İlter - Londra Üniversitesi, Birkbeck Centre for Contemporary Theatre ortaklığıyla gerçekleşti. Bu projeyi, ekofeminist düşünür Donna Haraway’in, ‘Syborg Manifestosu’ndan ilham alarak tasarlamıştım. O sırada, Haliç Üniversitesi Tiyatro Bölümü’nde ders veriyordum. Öğrencilerimle birlikte, ucube ve canavar olarak tanımlanan edebi ve mitolojik karakterler üzerine, ‘devised tiyatro’ yöntemiyle çalışmaya başladık. Her öğrenci bir karakter seçti ve kendi metnini yazarak kısa performanslar hazırladı. Toplam 14 karakter çıkardık. Proje sonunda bu figürlerden dördünü seçerek, ‘Ucubeler Sirki’ isimli bir performans fikri üzerine çalışmaya başladım ve bu fikri, Nisan 2023’te Salt Galata’nın Açık Prova programı kapsamında ‘work in progress’ olarak sunduk.
Bu yaz, performans üzerine yeniden çalışırken, figür sayısını üçe düşürdüm. Yani karakterleri temelde öğrenciler seçti ama ben bu üç figüre karar verirken, hikayelerinin içerdiği dönüşüm potansiyelinden yola çıktım. Şahmeran, Lilith ve Beyaz Kadın’ın hikayeleri iki farklı varoluş katmanı ve bir dönüşüm potansiyeli içeriyor. Bu üç mitolojik varlığın üçü de doğayı temsil eden figürler aslında ve hikayeleri, doğa ve kültürün birbirinden ayrı düşünülmediği kadim zamanlardan günümüze uzanıyor. İnsanın doğadan kopuş sürecini simgeleyen bu hikayeler aynı zamanda, insanın bütün varoluşa yeniden dahil olma ihtimalini de dokularında hala taşıyorlar.
Şâzân Meclisi’nde Şahmeran, Lilith ve Beyaz Kadın mitlerini ekofeminist bir yaklaşımla yeniden yorumluyorsunuz. Bu perspektif, söz konusu figürlere ve onların yüzyıllar boyunca “ucube” ya da “canavar” olarak kodlanma biçimlerine nasıl farklı bir yerden bakmamızı sağlıyor?
Şahmeran ve Lilith, hikayelerini çok iyi bildiğimiz figürler ve Mezopotamya’nın kadim ana tanrıça kültünün günümüzdeki uzantıları. Kökenleri İnanna, İştar ve Kibele’den bile daha eskilere uzanıyor. Şahmeran, doğanın bilgeliği ve bereketini simgeleyen kadim bir figürken, insan merkezci kültürümüz tarafından, yarı insan yarı yılan bir canavara dönüştürülüyor ve avlanarak parçalanıyor.
Lilith’in hikayesi ise doğrudan ana tanrıça kültünü, erkek egemen otoriteye tabii kılarak, ortak hafızadan silmeye yönelik toplumsal baskıyı anlatıyor. Adem’e boyun eğmeyi reddeden Lilith, Alkarısı isimli çocuk yiyen bir canavara dönüştürülüyor.
Bizim en az tanıdığımız figür olan Beyaz Kadın ise Avrupa mitolojisinden bir hortlak hikayesi. Fakat aynı zamanda Hıristiyanlık öncesi dönemden kalma orman perilerinin bir uzantısı. Halk inancındaki periler, Elfler, ağaç ruhları ve bilge kadın figürlerinin devamı. Hıristiyanlık sonrasında, terk edildiği ve haksızlığa uğradığı için erkekleri öldüren öfkeli bir hortlağa dönüştürülüyor.
Performans, insan merkezci kültür tarafından canavara, hortlağa, ucubeye dönüştürülerek, ortak hafızamızdan silinmeye çalışılan bu mitolojik figürler ile kadim anlatılar arasındaki bağı yeniden kuruyor. Şahmeran, Lilith ve Beyaz Kadın’ın, insan merkezci kültür tarafından dönüştürülmeden önceki varlıklarını sahneye çağırıyor ve onlara kendi seslerini iade ediyor. Şâzân akrabalarımıza, bir tür, itibarlarını iade girişimi de diyebilirim bu performansa.
Akrabalığa gelince… Akrabayız, çünkü biliyoruz ki bütün evren aynı tözden yaratıldı ve hepimiz yaşamın derin geçmişindeki aynı biyolojik çorbadan türedik. Yani güneşin altında ne varsa, taşından, yosununa, bakterilerden, deniz hıyarına, sıçanlardan, arı kuşuna hepimiz, çok uzaktan da olsa akrabayız. Hatta üç kalbi olan mavi kanlı Ahtopotla bile akrabayız.
Şâzân Meclisi, bütün varoluşun bizim gibi canlı olduğunu düşündüğümüz; sadece kendimizin değil, var olan her şeyin, kendisi olarak var olma hakkına ve söz hakkına saygı duyduğumuz, bütün farklılıklarımızla birlikte var olma ihtimalini hayal edebildiğimiz, bir ‘olma’ haline dair hatırlatma yapıyor.
Şâzân Meclisi, insan-merkezci düşüncenin doğa, kadın bedeni ve farklı türler üzerindeki tahakkümünü görünür kılarken, iklim krizi ile beden ve kimlik üzerindeki denetim mekanizmaları arasındaki ilişkiyi de sorguluyor. İklim krizi ile beden ve kimlik üzerindeki denetim arasında nasıl bir ilişki görüyorsunuz? Bu ilişki performansa nasıl yansıyor?
Gördüğünüz gibi canavarlaştırılanlar çoğunlukla kadınlar... Ana tanrıçalar, dişi ruhlar ve bilge kadınlar… Doğaüstü güçlerle iletişim kuran, şifa dağıtan erkeklere peygamber ya da ermiş diyoruz ama aynı şeyleri kadınlar yapınca Cadı oluyorlar ve yakılmaları gerekiyor. Zaten doğayı da hep dişi olarak düşünüyoruz.
Dolayısıyla doğayı temsil eden dişil güçleri canavar, yabancı, öteki, farklı kılarak, dişi olan doğayı insan – merkezci kültürümüzün dışına itiyoruz. Bu da doğanın sadece insana hizmet eden bir kaynak, bir malzeme deposu olarak görülmesine zemin hazırlıyor. Böylece hem kadın hem de doğa üzerinde istediğimiz tahakkümü kurabiliyoruz ve aşılmaması gereken sınırları fütursuzca aşabiliyoruz. Böylece normalleştirilen bu bakış açısı, şu an içinde bulunduğumuz toplumsal krizi ve iklim krizini yaratıyor.
Bu düşünce dizgesi performansta doğrudan anlatılmıyor elbette. Performans sadece, doğa ile kadim dişil figürler arasındaki bağı yeniden kurmayı deniyor. Kalanını seyirci kendi içinde tamamlayacaktır diye düşünüyorum.
Hatice Gökçe’nin kostüm tasarımından Umut Tingür’ün müziğine, Aslı Bostancı’nın vokal performansından Haluk Alp Çelik’in yapay zekâ videolarına uzanan çok katmanlı bir yaratıcı ekip var. Şâzân Meclisi aynı zamanda bedenin merkezde olduğu bir çalışma. Aslı Bostancı, Canan Yücel Pekiçten ve Tuğçe Ulugün Tuna’nın performanslarıyla bu mitolojik figürler çağdaş sahneye taşınıyor. Tüm bu farklı üretim alanları Şâzân Meclisi’nin sahne dilini nasıl şekillendirdi?
Bütün bu yaratıcı elementlerin birbirini tamamlayarak, ‘dolanık’ bir estetik oluşturmasını istedim. İnsan ötesi (posthuman) düşünce akımının çok sevdiği bir kavram bu. Var olan her şeyin iç içe, birlikte, birbirine dolanık ve etkileşim halinde olduğunu ima ediyor. Kelebek etkisi gibi de düşünülebilir sanırım. Bir yandan her tasarımcının özgün yaratıcılığına alan açarken, aynı zamanda ortak bir dil de yakalamak gerekiyordu. Herkesin birbirinin tasarımı ile etkileşime girerek kendi tasarımını üretmesini istedim.
Hatice Gökçe’nin tasarımları, bildiğimiz anlamda ‘sahne kostümü’ değiller. Daha çok, figürlere suret kazandıran ve ‘mekân açan’ beden maskeleri ya da objeler diyebiliriz onlara. Beyaz Kadın’ın beyaz örtüsü hem popüler hikayedeki hayaleti temsil ediyor hem de Haluk Alp Çelik’in görsel tasarımı ve Umut Tingür’ün müzik tasarımının katkısıyla bir ormana dönüşüyor. Böylece tek bir obje, hem Beyaz Kadın’ın suretini hem de içinde dolaştığı ormanı yaratıyor. Şahmeran’ın kuyruğu, onun hem bedeni hem de bin yıllardır saklandığı kozası oluyor. Lilith’in saçları, hikayesinin geçtiği çöl imgesini desteklerken, aynı zamanda hem dişiliğini hem de bilgeliğini simgeliyor.
Aslı Bostancı, Tuğçe Tuna ve Canan Yücel Pekiçten’in bedenleri, tüm bu tasarım ögelerini birleştirerek, suretleri canlandırıyor. Koreografi, bir yandan bu mekân hissini vurguluyor, bir yandan da karakterlerin hikayesini sezdirecek bir hareket dizgesi kurguluyor. Yani bir dansçı olarak dans etmekten öte, bu figürlere bir suret, bir mekân ve bir hikâye verecek bir hareket dizgesi üzerine çalıştılar.
Metin yerine de şarkı sözleri kullandım. Eylem Ejder’le birlikte yazdığımız şarkı sözlerini Aslı Bostancı yorumluyor ve onun sesi, bu üç karakterin sesine dönüşüyor. Metin olarak sadece şarkı sözü kullanıyoruz ama diğer bütün tasarım ögeleri aracılığıyla sonuçta bir hikâye anlatıyoruz. Hem Şahmeran, Lilith ve Beyaz Kadın’ın hikayelerini hem de doğa ile kültür arasındaki o çok eski çatışmayı; yani insanın hikayesini...
Diğer yandan, geniş anlamıyla bir ‘fiziksel tiyatro’ örneği yarattığımızı da söyleyebilirim. Son yıllarda Türkiye’de fiziksel tiyatro denince akla hemen Lecoq ekolü geliyor ne yazık ki fakat fiziksel tiyatro, dans tiyatrosunu da içeren çok daha geniş bir başlık aslında.
Son olarak, Şâzân Meclisi – Tuhaf Akrabaların İzinde önümüzdeki dönemde İstanbul’un farklı tarihî mekânlarında seyirciyle buluşmaya devam edecek. Yaklaşan gösterimlerden ve performansın bundan sonraki yolculuğundan biraz bahseder misiniz?
Performans, Avrupa Birliği Sivil Düşün Programı’ndan küçük bir destek aldı. Bu destek sayesinde toplam dört gösterim yapabiliyoruz.
Şazan Meclisi, mekâna özel bir performans aynı zamanda. Gösterimlerin hepsi özel mekanlarda gerçekleşiyor. Prömiyeri Sabancı Müzesi’nin ‘Müzede Sahne’ festivali kapsamında, müzenin bahçesinde yaptık ve performans bu büyülü bahçeye sahiden çok yakıştı.
24 Eylül Perşembe 20.30’da Metrohan – Tünel’deyiz. Sadece bu mekânda seyirci performansı oturarak izliyor. Performansın orijinal tasarımı seyircinin mekânda yer değiştirmesini istiyor aslında ve diğer mekanlarda böyle bir deneyim sunuyoruz.
25 Ekim’de, Tarlabaşı’ndaki Manastır olarak da bildiğimiz, 90’lar ve 2000’lerin şahane bağımsız sanat mekânı İstanbul Sanat Merkezi’nin şapelinde oynuyoruz. Uzun yıllar Ermeni okulu olarak kullanılan bu tarihi bina, bu yıl içinde Anarat Hotel olarak yeniden açıldı. 1992 yılında bu şapelde Yannis Ritsos’un İsmene şiirini, Hüseyin Katırcıoğlu ve Zişan Uğurlu’yla birlikte sahnelemiştik. Otuz dört yıl sonra yine bir performansla bu mekâna geri döndüğüm için çok heyecanlıyım.
Üçüncü ve son gösterimin mekânı kesin değil henüz. MSGSU Tophane-i Amire olmasını umuyorum.
Bu üç oyun sonrasında, ek destekler yaratmadan, İstanbul’da gösterimlere devam etmek mümkün olamayacak. Gösterim maaliyeti epey yüksek çünkü. Fakat bazı festivallerin yanı sıra, performansın ortak yapımcısı Aria Entertainment’la birlikte bir Avrupa turnesi hayal ediyoruz. Avrupa’da oynamak, İstanbul’da oynamaktan daha mümkün görünüyor ironik bir şekilde.
Bir de Diyarbakır ve Mardin’de oynamayı, hatta Güneydoğu Anadolu turnesi yapmayı çok istiyoruz. Umarım mümkün olabilir.
Etiketler: Milliyet Sanat Şahmeran Lilith Beyaz Kadın Şâzân Meclisi Şule Ateş


