Milliyet Sanat
Milliyet Sanat » Haberler » Diğer » Osmanlı’nın ‘içindeki Avrupa’

Osmanlı’nın ‘içindeki Avrupa’

Osmanlı’nın ‘içindeki Avrupa’12 Mart 2026 - 02:03
“Cümle Fener Burada: Hane, Mahalle, Saray ve Şehir” sergisi Beyoğlu İstiklâl Caddesi’ndeki ANAMED’de. Üç küratörün sunduğu sergi, güncel ve küresel ‘kolektif tarih’ anlayışı ile bir araya getirilen, Osmanlı’ya uyum sağlamış Batı kökenli Fenerlilerin diplomatik, kültürel ve mimarî köklerini, alanında ilk kez görünür kılıyor. Onlarca uluslararası kaynaktan derlenen sergi, beraberinde iki de kitap getiriyor. Küratörler, Fenerlileri şöyle tabir ediyor: “Uzun 18. yüzyıl’ın bir parçası olan Fenerliler, Osmanlı yönetici seçkin sınıfının Hıristiyan parçası olarak var olabilmiş bir topluluk olmaları bakımından, çok ender. Müslüman olmanın ayrıcalıklarına sahipler. Sakal bırakabiliyorlar. Ata biniyor, tuğ ve asa gibi unsurlara sahip olabiliyorlar. Bu da, onları çok farklı kılıyor.”
EVRİM ALTUĞ 
evrimaltug@gmail.com 
 
Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi’nde (ANAMED), Fenerli Rumların Osmanlı dünyasındaki izlerini süren “Cümle Fener Burada: Hane, Mahalle, Saray ve Şehir” başlıklı sergiye ev sahipliği yapmaya başladı. Küratörlüğünü Namık Günay Erkal, Firuzan Melike Sümertaş ve Haris Theodorelis-Rigas’ın üstlendiği sergi, yaklaşık beş yıllık bir disiplinler arası ve akademik emeğin ürünü olarak, 24 Ocak 2027’ye kadar görülebilecek.
 
“Cümle Fener Burada” sergisi, 18. yüzyılın siyasal ve kültürel dönüşüm manzarasında, İstanbul’un Haliç bölgesindeki tarihi Fener Mahallesi’nden  Eflak ve Boğdan’a, oradan Boğazın kuzey kıyılarına kadar yayılan sosyal, diplomatik ve kültürel ilişki haritasını gözler önüne seriyor. 
 
Toplam 11 kişilik uluslararası bir danışma kurulu ve altı kişilik bir mimari tasarım ekibinin emeğini taşıyan, tasarım, akademi ve çeviri gibi alanlardan yaklaşık 50 kişinin emeğiyle hayata geçen kapsamlı etkinlik içinde, TED Üniversitesi Mimarlık Bölümü öğretim üyelerinin tasarlayıp ürettiği üç boyutlu hane ve mahalle modelleri ve Koç Üniversitesi KARMA XR Lab üyelerinin küratörlerle sanal ortamda canlandırdıkları “Bir Fener Evi” gibi sergi için özel üretilmiş işler de, sergi deneyimini zenginleştiriyor. 
 
 
Küratörler Haris Theodorelis Rigas, Namık Günay Erkal ve Firuzan Melike Sümertaş
 
Direktörlüğünü Chris Roosevelt’in yürüttüğü ANAMED’deki sergiye, T.C. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı (BOA) da katkıda bulunurken, sergi özellikle ortaya konulan küresel kolektif emekle de, hatırı sayılır bir örnek teşkil ediyor. Buna göre, sergiye koleksiyon ve arşivleriyle, Ömer M. Koç, Atina Amerikan Klasik Çalışmalar Okulu., Mt. Sinai St. Catherine Arşivleri, Chicago Sanat Enstitüsü, Benaki Müzesi, Române Akademik Kütüphanesi, Ulusal Fransız Kütüphanesi, Alman Arkeoloji Enstitüsü, İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, İBB Atatürk Kitaplığı, İstanbul Fener Rum Patrikhanesi, İ.Ü. Kütüphanesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Institutul de Istoria Artei ‘G.Oprescu’, Selanik Balkan Araştırmaları Enstitüsü, Koç Üniversitesi Suna Kıraç Kütüphanesi El Yazmaları Koleksiyonu, Guimet Müzesi, Bükreş Belediye Müzesi, Romanya Ulusal Sanat Müzesi, Ulusal Helenik Araştırma Vakfı, Yunan Ulusal Tarih Müzesi, Alexandros Soutzos Müzesi, Neues Schlos Schleissheim, Pera Müzesi, Princeton Üniversitesi, Rahmi Koç Koleksiyonu, Berlin Eyalet Müzesi, Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü (İAE) Kütüphanesi Nadir Eserler Koleksiyonu, Suna ve İnan Kıraç Vakfı Oryantalist Resim Koleksiyonu, Girit Üniversitesi Dijital Koleksiyonu, Londra Victoria ve Albert Müzesi, Yunanistan İstanbul Başkonsolosluğu  Peter Meletios Sakulidis Kütüphanesi ve Puşkin Müzesi katkıda bulunuyor. 
 
Türkçe, Yunanca ve İngilizce çevirilerle hayat bulan, her biriminde küçük rehber metinlerin ziyaretçiye refakat ettiği, onlarca özgün detayla tam bir zaman yolculuğu vadeden derinlikli serginin adı, 1719’da Bükreş’te yaşayan bir âlimin mektubunda dile getirdiği “Cümle Fener burada; artık İstanbul’u hatırlamıyorum,” ifadesinden ilhamla kayda geçiyor. 
 
Ayrıca, sergiye uluslararası katılımlı bir panel de eşlik ediyor. 12 Mart Perşembe günü saat 17.00’deki söyleşi, Atina, Gennadius Kütüphanesi direktörü Maria Georgopoulou ile Osmanlı okuma kültürü üzerine çalışmalarıyla bilinen emeritus profesör Johann Strauss ve küratörleri buluştururken, oturum serginin Fenerlilerin tarihini ele alış biçimine getirdiği metodolojik yenilikleri gündeme alıyor. Uzmanlar buluşmada, konunun Osmanlı, Yunan ve Romen tarih yazımlarındaki konumlanışını daha geniş bir perspektiften tartışmayı planlıyor. 
 
“Cümle Fener Burada” sergisinde, “Fener, Fenerliler ve İlişki Ağları”, “Osmanlı Sarayında: Kaftan Giymek”,  “Patrikhane’de: Hayır Duası Almak”, “Kubbe Altında Yaşam: Fener’de Bir Hane”, “Beyliklere Uzanan İşlek Güzergâhlar”, “Beylikler ve Başkentleri: Bükreş Örneği”, “Eflak Sarayında: Osmanlılar Adına Hükmetmek”, “İstanbul’a Dönüş: Boğaz ve Halki” ile, “Farklı Sonlar, Yeni Başlangıçlar” ve “Fenerlilerin Arkeolojisi” gibi kapsamlı bölümler yer alıyor. Bölümler, tarihi kitaplar, illüstrasyonlar, mimarîyi büyüteç altına alan maket tasarımlar ve dijital sunumlarla kucaklaştırılıyor. 
 
 
Geçmişteki Fener’i göz önüne seren etkinlikte tarihi çeşmelerin mimari kesitleri farklı dillerde ziyaretçiyle buluşturulurken, sözgelimi Giuseppe Maria Terreni’nin Ömer M. Koç koleksiyonundan ödünç alınan “İstanbul Tersanesi ve Galata’nın Fenerden Görünüşü” tablosuna, 1800’lerin tarihi yabancı metinlerinden cımbızlanan sosyal ve kültürel analizler refakat ediyor. Yine, 1850 tarihli ‘Bugünkü Konstantinopolis’ kitabından alınan analizlere, sergide Fener semtini betimleyen tarihi illüstrasyonlar yoldaşlık ediyor. Semtin belli başlı yapılarını konumlayan mülkiyet yerleşim haritasıyla somutlaşan sergide, ‘İstanbul Voyvoda Teşrifatı Güzergâhları’ veya yine Ömer M. Koç koleksiyonundan önümüze konulan, ‘Avrupalı bir elçinin sadrazamla yemek yemesi’ (1788) gibi gravürler, anlatılan hikâyeye insancıl boyutlar katıyor. 
 
 
Geçmişin Patriklerinin portreleri, bölge konutlarının mimari evrimi, ya da üst düzey Fenerlilere ait portrelerle genişleyen sergide yer alan ilginç gravür yapıtlardan birinde ise, bölgeyi ziyaret eden Batılı bir ressam-elçinin eserinde kendisini de bir tür ‘selfie’ misâli resmettiği dikkat çekiyor. Osmanlı geleneklerine yakın kostümleriyle fark edilen Moldova Prensi Michel Soutzo gibi figürlerin de tarihi kitaplarda teşhir edildiği sergide Evliya Çelebi Seyahatnamesi veya Patrik III. Kalinikos’un tarihi Kuzey Boğaziçi izlenimleri de, dijital olarak kronolojik şekilde canlandırılan bölümlerle teşhir ediliyor. Sergi, ‘Farklı Sonlar, Yeni Başlangıçlar’ isimli birimle noktalanırken, bu bölümde geç 19. yüzyıl’da artan milliyetçi akımlarla birlikte Osmanlı’ya olan sadakatsizliğin altı çiziliyor. Sergi bu kapsamda Pera semtinin Fener ile yaşadığı sosyolojik ve kültürel rekabete de göndermede bulunuyor. 
 
Milliyet Sanat adına, özel olarak üçlü bir tur gerçekleştirdiğimiz sergi küratörlerinden, mimarlık tarihçisi ve TED Üniversitesi Mimarlık ve Tasarım Fakültesi Dekanı Namık Günay Erkal, dört yıllık ANAMED projesinin meyvesi olan serginin, önce üç atölye ve bir sempozyumla yola çıktığını anlatıyor. Projeye refakat edecek bir kitap için de çalıştıklarını müjdeleyen Erkal, turumuzda çalışmanın başlangıç noktasının, Fener kıyısındaki tarihi taş evler olduğuna atıfta bulunuyor. Haliç Sanat’ın restorasyonunu da yaptığı bu evlerin, farklı şekillerde kamuoyunun ilgisini çektiğini belirten Erkal, ‘Fenerlilik’ olgusu ve bu evlerin sahiplerinin, Eflak / Boğdan veya bugünkü Romanya ile ilgili, Doğu Akdeniz’i de kapsayan ilişki ağlarını keşfetmeleriyle birlikte, çerçeveyi genişlettiklerini söylüyor. 
 
“Böylece Romanya, Yunanistan ve başka ülkelerden araştırmacıların da dahil olduğu, daha geniş bir sürece evrildi. Zaten serginin de, sempozyumun da kitabı ayrı olarak basılacak,” diyen Namık Günay Erkal, bu uluslararası katkının da eşliğinde, projenin ‘mekân’, ‘maddî kültür’, ‘müzik’ ve ‘edebiyat’ gibi çizgiler üzerinden bir sergiye dönüştüğünü aktarıyor. Erkal, sonradan, semtten Bükreş gibi alanlara göçen eski Fenerlileri şöyle tabir ediyor:
 
“Önce Rumca konuşan, Ortodoks Hıristiyan, önce tüccarlıkla başlayıp, daha sonra belli biçimde, kendi elitlik mertebesine ulaşmış bir zümre. Tabii burada bahsettiğimiz, 40 - 50 aile ama bu sayı zamanla artıyor. Yeni kişilerin eklenmesi ile, onlar da zamanla kendi çocuklarına yatırım yapıyor. İtalya’da eğitime yolluyorlar. Geri gelenler doktorluk gibi, tercümanlık gibi makamlara yükseliyorlar. Ardından Divan-ı Hümayûn ve Tersane Tercümanı oluyorlar. Bir sonraki aşamada da, yerel boyarları (soyluları) Voyvoda atamaktan vazgeçip, Fener’deki bu ailelerden Voyvoda atamaya başlıyorlar. Bizim İstanbul’dan Romanya’ya bu izini sürdüğümüz maddi kültür, böyle bir zemine oturuyor.”
 
 
Dekan ve tarihçi Erkal’a bu çalışmanın bir tür ‘sosyal arkeoloji’ sayılıp sayılmadığını danıştığımızda ise bize şu karşılığı veriyor:
 
“Sosyal ve mekânsal, evet. Aslında bu yüzden de burada çok farklı ölçekler göreceksiniz. Örneğin bire bir ölçekte, bölgeden bir manastırın girişindeki iki çeşmenin birinin, birebir ölçekli çizimi ve ötekinin çeşme kısmı bunlar arasındadır. Bunları sergileyişimizin asıl sebebi, yazıtlarının üç ayrı dil içeriyor oluşudur. Biri 18. Yüzyıl Divan şiirini içerirken, bunun üzerinde ise Yunanca ve Rumence başka şiirler betimlenir. Biz buna ilk bakışta İstanbul’a ait bir çeşme yapısı gibi de düşünebiliriz ama, içine girdiğimizde, buradaki o çok dilli oluşa dair bir unsur görmekteyiz. Bunların su sisteminin de, kısmen İstanbul’dan gelen ustalarca yapıldığını da bilmekteyiz.” 
 
Erkal’dan sözü devralan diğer küratör, Koç Üniversitesi Sanat Tarihi ve Arkeoloji Bölümü’nde Klasik Yunanca ve Latince Hocası Haris Theodorelis-Rigas ise, bu aktarıma şu katkıyı yapıyor: 
 
“Ama burada bir de, diller arasındaki iktidar hiyerarşisini görüyoruz. Osmanlıca burada iktidar dilimiz iken, Yunanca ve Rumence, eşit bir şekilde. Çünkü Rumence, Eflak / Boğdan’ın yerli dili. Yunanca ise, Bulgarların, Ortodoks Arapların dahil milli dili.”
 
 
Öte yandan, sol cenahı mekâna dair kurgulanan, kent haritalarının 1/500 ölçeğinde ve daha detaylı binaların 1/50 ölçeğinde sunulduğu serginin, Türkiye’de yüksek olasılıkla alanındaki ilk çalışma olduğunu söyleyen akademisyen Erkal’a, Fener semti ve İstanbul’un şu ana kadar maruz kaldığı deprem, mimari yozlaşma ve mülkiyet davaları gibi tehditler hakkındaki fikrini danışıyoruz. Açıklıyor:
 
“Zaten bunu mirasın kendisi olarak saptamaya çalışıyoruz, yoksa bu ‘erime’ süreci, çok erken, ta 19. yüzyıl ortasından itibaren başlamış durumda. Bu, kültürel olarak da çok tartışmalı ve aslında herkesin de benimsediği bir miras değil. Kendi bağlamı dışına çıkardığınızda da, başka bir şey oluyor.
 
Bizim, burada yapmaya çalıştığımız şeylerden biri de, Sanal Gerçeklik yolu ile sunduğumuz, ilk bakışta bir Osmanlı Mekânı gibi görünen bir iç mimari mekân içindeki deneyim ile, farklılıkları biraz daha ortaya çıkarmak oldu. Yine, sergide, ana metinlerimiz dışında özgün kaynaklardan alıntılar yapmak yolunu seçtik.”
 
 
Fener’in sosyo politik ve kültürel durumunu, sundukları rekonstrüksiyonlar ile 1850’lere kadar ortaya koyduklarını belirten Dekan Erkal, turumuzda ayrıca eski Fener balıkçı evlerinden elit konutlara geçişin de Tahrir ve Bostancıbaşı defterleri gibi, farklı kaynaklarla sunulduğunu söylüyor. Serginin, Cibali ile Balat arasındaki bölümü kapsadığına değinen Erkal, bölgede aktif bir kazı olmadığını bildirirken, bu yapılacak olsa birtakım buluntuların çıkmasına da kesin gözüyle bakıyor. 
 
Belediye Başkanı Bedrettin Dalan İstanbul’u döneminde yapılan ‘parselasyon’la bölgenin de değiştiğini vurgulayan Erkal, bu dolgu zeminlerle balıkçı evlerinin kaybolduğunu aktarıyor. Binaların kesilerek dönüştürüldüğünü söyleyen Erkal bunun da önünde, Fenerlilerin kendilerinin bölgeyi terk ettiklerinin altını bir daha çiziyor.  
 
“Uzun 18. yüzyıl’ın bir parçası olan Fenerliler, Osmanlı yönetici seçkin sınıfının Hıristiyan parçası olarak var olabilmiş bir topluluk olmaları bakımından çok ender. Müslüman olmanın ayrıcalıklarına sahipler. Sakal bırakabiliyorlar. Ata biniyor, tuğ ve asa gibi unsurlara sahip olabiliyorlar. Bu da onları çok farklı kılıyor.”
 
Döneminde çok büyük törenlerle uğurlanan Fenerlilerin İstanbul’daki hallerini de iletişim ağı yönünden sunduklarını anlatan Dekan Erkal öte yandan, günümüz tarihçiliğinde gelinen ve sergiye de tasarımda yansıtılan kavramsal duruşa da şöyle bir yorum getiriyor: 
 
“Tam olarak bitmemişlik, birbiriyle ilişkili olmak… Aslında çünkü hiç bir şeyin ‘provenance’ını bilmiyorsunuz. Bir malzeme var ama, perspektifleri, farklı ilişkileri sürekli birbirinin üzerine oturtma gibi bir tasarım kararı da var. (...) Öte yandan bu dönemde bir değil, dört Patrikhane var: Fener dışında, Kudüs, İskenderiye, Antakya Patrikhanesi’nin de temsilcileri burada bulunuyor. (...) Yine bir ANAMED bursiyeri Patrikhane arşivlerinde araştırma yaptı ve Fenerlilere dair derin bilgiye ulaştık.”
 
 
Yine, sergi küratörlerinden, Atina’daki ASCSA Gennadius Kütüphanesi’nde Ariane Condellis Bursu araştırmacısı Firuzan Melike Sümertaş ise, sergiyi biçimlendiren bu metodu tarif ederken bize şu katkıda bulunuyor:
 
“Bu biraz da tarih yazımı ile ilgili bir konu ve bize göre projenin özgün taraflarından önemli bir tanesi de, sonuçta çok parçalı bir hikâyeden bahsediyor oluşumuz. Bugün Romanya’ya, Bulgaristan ve Türkiye’ye mirası bölünmüş ‘Fener’in Yunanistan tarafından kabulü ve Eflak / Boğdan da da ciddi bir miras olarak bulunması, serginin iç kısımlarında yer alıyor.
 
Biz bunların hepsine, birbirinden ayırmadan ‘total’ bir bakış sunarak, ulusal tarih yazımlarının sınırlarına kapılmadan, onları bir arada görerek bir anlatı parçası olarak yansıtmaya çalıştığımız için, bir takım geçişleri, ortak olanları, yere ait olanları okuyabiliyoruz. Bu da revizyonist bir bakışla olabiliyor.”
 
 
 
 
 
Etiketler: Osmanlı  Fener  sanat