Pinault’nun Paris ‘güncel kıymetler borsası’
En az 500 yıllık tarihi Paris Ticaret Borsası yapısının çağdaş Japon mimar Tadao Ando tarafından evrime uğratılan sürprizli kapısı önünde, Giuseppe Penone’nin 1532 kg.’lık “Idee di Pierre” adlı bronz ve taştan ağaç soyutlaması duruyor. Sırf bu sürpriz işaretle bile Paris Pinault Koleksiyonu Müzesi, sahiplendiği sanat tarihsel vizyondan doğan çağdaş mimarlık algısını yansıtarak ortaya koyduğu korumacı değer algısıyla, Paris’in geleceğinin değil bugünden yarına Louvre’u, geleceğinin Pompidou Kültür Merkezi bile olmaya aday görünüyor.
EVRİM ALTUĞ
evrimaltug@gmail.com
Dünyaca tanınmış iş insanı, yarım asırlık sanat koleksiyoneri François Pinault’nun (95) Venedik’te devraldığı iki tarihi yapıyla (Punta Della Dogana ve Palazzo Grassi) hizmete soktuğu tarihi Paris Ticaret Borsası Binası, artık İtalya’daki bu ilk iki binayı da dönüştüren Japon çağdaş mimar dostu Tadao Ando’nun da dokunuşuyla, çağdaş sanata dair bir nevî kıymet ve anlatı terminali vazifesini üstleniyor.
Pinault bunu yaparken, güncel sanata açtığı kapıları ve mekân harici konuk eser veya sergileriyle de takdir topluyor. Kurum, programını oluştururken konserleri, performansları, gösterimleri ve ‘Açık Kart’ etkinlikleri de atlamıyor.
Düzenlenen paralel etkinliklerin, açılan sergilere gerek estetik, gerekse kavramsal yönden değmesine büyük titizlik gösteren kurum, halihazırda Paris’teki yapısında “Clair-Obscur” isimli karma koleksiyon sergisine 24 Ağustos’a kadar devam ediyor.
Sergide, Pinault Koleksiyonu’nun üçüncü dünyanın gelecek sanatını kollayan öncü karakterini yansıtan ustalara ait heykel, resim, video, yerleştirme ve fotoğraf gibi bir çok üretim biçimi, aynı kubbe altında bir araya getiriliyor. Bu anlamda Paris’teki sergiye, eserleriyle (alfabetik soyadı sırasıyla) Frank Bowling, James Lee Byars, Bruce Conner, Trisha Donnely, Jean Dubuffet, Alberto Giacometti, Robert Gober, Pierre Huyghe, Saadet İsmailova, Laura Lamiel, Victor Man, Maria Martins, Jean-Luc Moulene, Bruce Nauman, Philippe Parreno, Sigmar Polke, Carol Rama, Germaine Richier, Louis Soutter, Atina Szapocnikow, Yves Tanguy, Wolfgang Tillmanns, Rosemarie Trockel, Bill Viola, Danh Vo ve Mary Wigman katılıyor.
Venedik’teki müze yapılarında da şu günlerde Michael Armitage, Lorna Simpson, Amar Kanwar ve Paulo Nazareth’e ev sahipliği yapan Bourse de Commerce - Pinault Koleksiyonu, meraklıları adına üyelik kart programını yaklaşık 40 Avro ile başlatıyor. Üyeler, iki kişilik 64 Avro ile edinebildikleri bu kartlar sayesinde, açılan sergilerin özel ön izleme ve açılış resepsiyonlarına katıldığı gibi, rehberli programlara da öncelikli olarak dahil olabiliyor.
Pinault’nun yarım asrı aşkın süredir tattığı çağdaş sanat heyecanını gözle görünür kılan Paris yapısı hakkında konuşan koleksiyoner, “Bu müzeyle birlikte, Paris’in kalbinde güncel sanata dair tutkumu da paylaşma imkânı buldum,” derken, “Clair Obscur” sergisi 1960’lardan bugüne varan bir birikimi gözler önüne seriyor.
Paris’in göbeğindeki tarihi yapıya getirdiği minimalist yaklaşımla zenginliğini katlayan binada izlenen sergi bu kapsamda, yüzü aşkın çalışmayı, binanın da tanıdığı türlü ışık ve gölge oyunlarıyla ziyaretçilerin merak ve beğenisine sunuyor.
Bununla birlikte, Pinault’nun Paris müzesi her 20 dakikada bir de, dileyen ziyaretçiye açık ücretsiz rehberli sergi turları düzenliyor. Bu turlar sayesinde ziyaretçiler, yaklaşık 500 yıllık yapının mimari, sosyal ve kültürel evrimini daha yakından izleme fırsatı yakalıyor. Müze ayrıca, sergi ziyaretçilerine açık sosyal medya uygulamalarıyla da, gerek eserler, gerekse koleksiyon veya yapı hakkındaki türlü detayları erişilebilir kılıyor.
6-12 yaş ziyaretçilere özel alanlar, rehber kitapçıklar
Bunların da önünde, müze 6-12 yaş aralığındaki ziyaretçilere dönük “Mini Salon”u veya “Pusulalar / Compasses” adlı rehber kitapçıklarıyla göz dolduruyor. Müze bununla da yetinmiyor ve görme engellilere yönelik kitapçıkları, kolay okunabilir kitapçık türleri, ya da yaşlı sanat meraklıları ve engellilere dönük özel ziyaret uygulamalarıyla da takdirini artırıyor.
Pinault Koleksiyonu Paris Müzesi’ndeki sergi, adını Caravaggio’nun başını çektiği üstatların kullandığı ışık ve gölge tekniği “Chiaroscuro”dan alırken, yapıdaki “Noctrunal” ile “Incandescence” gibi tematik alanlar, müzenin aşağıdan yukarı üç katına dek uzanıyor. Sergide örneğin, Rumen çağdaş ressam Victor Man imzalı enigmatik, melankolik tuvaller, ya da Bill Viola’nın ihtişamlı, şairane video düzenlemeleri art arda deneyimleniyor.
Müzede bu atmosferi Doğu Almanya doğumlu çağdaş sanatçı Sigmar Polke’nin (1941-2010) devasa, halisünasyon etkili ‘şapel’i türlü disiplindeki eserleri ile giriş katı ve kubbe çeperindeki devasa sergi alanları ile beslerken, Polke sergiye geçmiş Venedik bienallerinden birine sunduğu eşsiz düzenlemeyi de katıyor. 1986 tarihli “Athanor” isimli gotik lezzetli devasa yapıtta Polke, Batı’nın kolonyalist tarihini güncel sanatın eleştirel süzgecinden geçiriyor. Polke’nin atölyesi, onu ziyaret etmiş şanslı eleştirmen ve tarihçilerce de ‘Bir Simyagerin laboratuvarı’ olarak hala hatırlanıyor. Sanatçı müzede ayrıca, 2005-2007 aralıklı “Axial Age” isimli yedi parçalı bir seriye de yer veriyor.
Sergide ayrıca, sanat tarihi ve popüler kültürü iradî olarak birbirine kesiştirerek çalışan Polke’nin yine Pinault koleksiyonundaki 1988 tarihli “Maxmillian’ın Dua Kitabı” adlı soyutlamasına da yer veriliyor. Polke, zamanlar, anlatılar ve plastik biçimleri melezleyip öne sürdüğü, bunu yaparken 16’ncı YY.’ın Rönesans ikonu Albrecht Dürer gibi görsel ‘Ata’larına selamlar ilettiği eleştirel işinde, imgelerin, simgelerin ve zeminlerin izleyicide türettiği çağrışımların hakikatini sınıyor.
Zen kültürünü özümsemiş gizli yıldız: James Lee Byars
Pinault Müzesi’nin Paris adresinde etkileyici bir diğer alan daha, yine koleksiyondaki farklı tarihli işleriyle, geç Amerikan çağdaş sanat figürü James Lee Byars’a tanınıyor. Hayatının 10 yılını Japonya’da, Zen tapınaklarında geçiren, 1997’de hayata veda eden Byars, 1980’lerde de Venedik’te yaşamış ve üretmiş olmasıyla biliniyor. Byars, eserlerinde değer, bellek ve ölçek unsurlarını mesele ederek, yapıttaki deneyim potansiyelini araştırıyor. Sergide, sanatçının vefatından kısa süre önce Mısır’da tamamladığı son işi “Byars Bir Fildir”e de yer veriliyor. Bu manzarayı yücelten bir diğer işinde de Byars, “Mükemmel uğruna bir Gül Bahçesi”ni 3333 adet kırmızı gül ile kurduğu bir kuru gül güllesi ile yorumluyor. Keza sergide yine aşkın unsurlar barındıran, Zen kültürüne selam veren “Felsefi Çivi”ye de yer veriliyor.
Paris Pinault Koleksiyonu’nun ziyaretçi mağazasında posteri de, rozeti de yapılıp, satılan simge işlerinden bir diğerinde ise, katlar arasındaki koridor duvarlarından birinin dibinde, şirin, bembeyaz bir fare seçiliyor. Pedagojik, psikanalitik bir derinlik içeren ilgili yapıt, Ryan Gander’in “Ever After: A Trilogy” serisinden karşımıza geliyor. Sanatçı bu üçlemenin diğer iki parçasını da, Venedik’teki diğer iki tarihi müze yapısına konuşlandırmış bulunuyor. Eserde bir fare, sürekli olarak hafıza çatlağı yaşayıp, çaresizce kekeme biçimde sayıklayarak hareket edip, kendisini görenlerle kesintisiz irtibat kurma yoluna gidiyor. Sanatçı Gander, kekemeliğin iletişimde kişinin dünyaya karşı yaşadığı bir nevî şiddet hali olduğunu vurguluyor.
Öte yanda, Philippe Parreno sergideki video düzenlemesinde Francisco de Goya’nın hayalet imgelerinin peşine düşerken, çağdaş ressam Laura Lamiel, 25 civarındaki soyutlaması ile fırçanın potansiyelini hayal gücü lehine zorluyor.
Bu atmosfere bir diğer katkı, Pierre Huyghe’ün “Camata” isimli işiyle geliyor. Eser, insanın evrendeki konumunu görsel ve duyusal potansiyeli ile tartışmaya açarken, temelindeki felsefi, sembolik ve anlatısal yoğunluk ile de not alınmayı hak eden öteki seriler arasındaki yerini alıyor.
Pinault Koleksiyonu’nda sarmal bir güzergâhla izlenen yapıtlar, genellikle kendi yoğunlukları, biriciklikleri ve gizemlerine gösterilen sadakatle sergileniyor olmaları adına takdir topluyor. Clair-obscur sergisi, Pinault Koleksiyonu Genel Direktörü ve Koleksiyon küratörü Emma Lavigne’in küratörlüğünde hayata geçiriliyor.
Karanlıktan aydınlığa yolculuk vadeden bir kubbe
Müze yapısının eksi iki ve ikinci kat aralığında düzenlenen sergi, küratörler tarafından karanlıktan, aydınlığa yönelik bir seyahat olarak tasarlanmasıyla da dikkat çekiyor. Yapıda bu yönüyle sanatçılar aşağıdan yukarı, sırayla “Noctrunal”, “Victor Man”, “Germination”, “Gölgeler” ve “Sis” ile “Incandescence” isimli birimlerle keşfedilebiliyor.
Müzede kubbeyi zemin katta sarmalayan ahşap ‘vitrin’lerde bu yönüyle Laura Lamiel’in Louise Bourgeois ve Marcel Duchamp’a selam veren 2025-2026 ağırlıklı dikey, karışık teknik psiko politik düzenlemeleri kayda geçerken, Lamiel bu serinin bir parçasında “Borsa”ya da kendince bakış, eleştiri katıyor.
Koleksiyon, ziyaretçilerine dağıttığı ücretsiz rehber kitapçıkları da geri dönüşümlü kâğıttan ürettiğini nezaketle hatırlatarak, ziyaretçilerin eğer mümkünse bu parçaları da kuruma çıkışta bırakmalarının, çevreye ve kuruma duyarlık adına önemli bir eylem olacağının altını çiziyor.
Tillmans’ın baştan çıkarıcı “Ay Manzarası” da orada
Koleksiyonda birinci kata, altıncı galeriye, “Sis” sergi alanına vardığımızda bizi doğrudanlığı ve bonkörlüğü ile büyüleyen bir diğer sanatçı, kendi kariyerini kendisini yetiştirerek oluşturmuş Wolfgang Tillmans’dan geliyor. Sergide Tillmans’ın birden fazla eseri sunulsa bile, özellikle “Ay Manzarası”, dalga seslerini bile işitebileceğiniz yükseklikte, inanılmaz bir manyetizma içeriyor. Sergideki bir diğer devasa siyah beyaz yazıcı çıktı soyutlaması olan 1987 tarihli “Springer IV”da ise Tillmans yine su ile ilişkisini kesmeyerek, gizemli bir bireyin su altına balıklama dalışını mitolojik bir desene dönüştürüyor. Tillmans bu yalın enginliği ve zıtlığını, 2010 tarihli mavi pembe dikey soyutlaması “Gece / Gündüz” ile de katlıyor.
Serginin öne çıkardığı bir diğer çalışmada, Bruce Conner’ın 1976 tarihli “Kesişen Yollar”I bizi etkisi altına alıyor. Conner, ABD Hükümeti’nin askeri amaçlarla ve en az 500 kamera ile belgelediği 1945 tarihli atom bombası denemelerini devasa ölüm mantarları ile açık deniz üzerinden yeniden gündeme getirirken, ağır çekimde ve devasa ebatlarla izlettiği bu vahşi güzelliğe, birlikte çalıştığı çağdaş ses sanatçıları Patrick Gleason (d.1934) ve Terry Riley’in (d.1935) yorumlarını enjekte ediyor.
Bu meyanda Pinault Paris Müzesi'ndeki serginin gösterdiği en değerli unsurlardan bir diğerinde, Louis Soutter’in geç 1930’lardan gelen resimlerinde izlenen, deneyimlenen insan hallerinin kronolojik veya estetik eskiliği, bunların taşıdığı hikâyelerin samimiyetinin ölümsüzlüğünün seviyesi ile kendisini gösteriyor.
Soutter’in sergideki soyut dışavurumcu figüratif kompozisyonlarına baktığımızda, sergi, ifadenin, kalıntının, katmanların ve hemzemindeki çağrışım akıntılarının en yoğun birikimlerinden birkaçını daha bizlerle tanıştırıyor.
Geçirdiği Arthritis hastalığından mustarip olarak resme parmaklarıyla devam etme kararı alan sanatçının imgelerindeki samimiyetin seviyesi, eserlerini güya ilkel imgelerin mistik ve zaman ötesi anılarıyla dosdoğru kucaklaştırmayı başarıyor. Koleksiyon, bu kutlama yoğunluğundaki görsel kalabalıkla, izleyiciye neyin düne, neyin bugün ve yarına ait olduğuna dair son derece kışkırtıcı soru işaretlerini emanet etmesini biliyor. Zaten bu estetik ikrama kayıtsız kalmayan güncel sanatçı Jean Luc Moulene de, tam zamanında karşımıza getirdiği bronz ve camdan menkul 2021 tarihli “Yanan El”i ile, adeta geçmişin, bugünün ve yarının elini aynı anda tutuyor.
Bill Viola’nın “Ateş Kadın”ı herkesi hipnotize ediyor
Tabii ki bu kor ihtişamı tamamlayan, “Ateş Kadın” isimli 2005 tarihli haşmetli dikey video düzenlemesiyle Bill Viola oluyor. Devasa bir ateş dağının önünde, uzun tunik elbisesiyle dirençle duran bir kadın, olan bitene rağmen, kendini önündeki suya emanet ediyor. Yapıt ayrıca, Viola’nın Paris Bastille Operası adına aynı yıl ortaya koyduğu ve Alman bestekâr Richard Wagner’in “Tristan ve Isolde” operasına gönderdiği “Tristan Projesi” işinin de bir parçası olması bakımından, sanat tarihsel kıymetini daha da artırıyor. Bu anlamda sergide görülen bir diğer psikedelik, optik çalışmada da Viola bizleri, devasa bir çöl perspektifinde giderek hayaletleşerek yürüyen bir diğer figürle tanıştırıyor. Viola bu eserinde de çölü, birey için maddeden madde ötesine seyahatte bir tür aşkınlık geçidi olarak değerlendiriyor.
Tüm bunlar yaşanırken, tanık olduğumuz onca imge ve deneyimin arasında kavramsal, felsefi bir mola anı gibi, çağdaş filozof Giorgio Agamben’in şu alıntısı, müze duvarında gözümüze ilişiyor:
”Çağdaş, çağını incelerken aydınlık yönleri değil, onun karanlık yönlerini görebilen kişidir. Çağdaşlığı deneyimleyenler için her zaman karanlıktır.
Dolayısıyla, çağdaş kişi bu karanlığı görmeyi bilen, kalemini bugünün karanlığına batırarak yazabilen kişidir.”
Modern ve güncel sanatın düetine davet
Müzenin “Germination” başlıklı bölümünde ise ziyaretçileri, modern ve güncel olanı kucaklaştıran diğer bir çift imza, Yves Tanguy (1900-1955) ile, Pierre Huyghe (d.1962) karşılıyor. Tanguy’nün Birinci Cihan Harbi’ne maruz kalan belleği ve bedenine batırarak ürettiği doğaçlama, gerçeküstücü, yersiz yurtsuz, özgürlüğe susamış, kimi zaman mikro, kimi zaman devasa ebattaki karşı - plastik biçim ve hallerine, sergide Huyghe’nin “Aklın Gözü” isimli 2021 tarihli, sentetik ve biyolojik malzemeyle harmanlanan üç boyutlu düzenlemesi refakat ediyor.
Yine, müzenin yedinci galerisine vardığımızda da aynı deneyim sarhoşluğu perçinlenerek artıyor. Burada da bizleri, tüm özgünlükleriyle Jean Dubuffet, Alberto Giacometti, Robert Gober, Maria Martins, Bruce Nauman, Germaine Richier, Alina Szapocznikow ve Danh Vo’nun çalışmaları karşılıyor.
Burada özellikle Dubuffet’nin “Varoluş Hamlesi” (1960) isimli mürekkep soyutlaması, akla okyanusun diğer yanındaki meslektaşı Pollock veya bize tanıdık gelen plastik sanat kraliçesi Fahrelnissa Zeid’i getirirken, Dubuffet maharetini ‘hazır malzeme’ye hayal gücüyle hayat verdiği 1954 tarihli “Le Maestro” adlı taş heykeli veya kömür temelli, yine aynı yıl ortaya koyduğu “Erkek Büstü” ya da aynı üslûptaki tuvali, 1945 tarihli “Monsieur Macadam” ile de yansıtıyor.
Tabii ki aynı dönemin penceresinden baktığımızda, serginin nadir işlerinden biri, heykeltıraş Giacometti’den geliyor. Paris’teki atölyesi ile de bilinen sanatçı sergide, tuval üzeri yağlıboya “Pierre Josse Portresi” ile notlarımızdaki yerini alıyor. Tabii ki modern heykel ikonuna, sergide 1950 tarihli “Diego Büstü” ile de yer veriliyor. İlginç biçimde bu yapıt da, Yeni Zelanda sahillerindeki antik tanrı heykel yerleştirmelerini andırmasıyla da altı çizilecek hali alıyor.
Aynı estetiği sergide takip eden bir diğer sanatçı ise,1902 ve 1959 yılları arasında yaşamış olan Germaine Richier oluyor. Sergide sanatçının geç dönemine ait bronz soyut kompozisyonlarına yer veriliyor. Bu görsel akrabalığı tamamlayan bir diğer Pinault koleksiyon parçası da, 1949 tarihli “Broulliard Noir” ile Maria Martins imzasını taşıyor.
Elbette soyutlama demişken, Pinault koleksiyon sergisi Clair - Obscur’un en enteresan parçaları arasına, 1926-1973 arasında yaşamış bulunan Alina Szapocznikow da katılıyor. Bu radikal kadın heykeltıraş, tasarım, bilinçaltı, feminist ve modern sanatı kesiştirdiği çalışmalarında kadın bedenini bir varış değil, varoluş ve hareket noktası olarak seçerek, gerek felsefi, gerek plastik ve hatta politik olarak sahiplenebilmenin yollarını gözetiyor. Eserlerinde LeMonde gazetesi nüshalarından kadın bedeninin uzuvlarına, erkek cinsel organlarından doğanın çağrışımlarına bir çok unsuru gözeten sanatçı, duruşuyla gösterdiği vizyon ile yarım asır sonrasına da tüm samimiyeti ve eleştirelliğiyle ışık tutmaya devam ediyor.
Keza sergide, yine küratöryal bir karakteristiklik ile Bruce Nauman refakat ederek, izleyicilere “Üç Başlı Çeşme”yi (2005) deneyimletiyor. Aynı güzergâhta karşımıza gelen bir diğer sanatçı, 1975 doğumlu Danh Vo ise yapıtlarında göçebeliğinin içine sıkışık günümüz insanının katlandığı kültürel ve psikolojik durumları tasvir ediyor. Sergide Güneydoğu Asyalı Vo’ya ait yaklaşık 10 yıl aralıklı yedi heykel daha izlenebiliyor.
Pinault’un iki keşfi: Özbek Saadet İsmailova ve Rumen Victor Man
Pinault koleksiyonu, insanların hikâyelerine gösterilen duyarlığa getirdiği sahiplenici tutumla da altı çizilen bir birikim olarak ayrıca, aynı yapı altında dramatik parçalanmış heykel kolajları ile 1954 doğumlu Robert Gober’i de kucaklıyor. Gober, heykeli insanlar arası uzaklaşma, yabancılaşma, bedende ve mekânda yersiz yurtsuzluk ve ilişkide psikolojik şiddet adına birer tercüme ve kritik aygıtı olarak işlerken, bu samimi eğiliminde ömrünce maruz kaldığı AİDS hastalığı ve medikal, sosyal etkilerinin de etkisi, hayli büyük görülüyor.
Yapının eksi ikinci katına baktığımızda, karşımıza Özbek güncel sanatçı Saadet İsmailova’nın devasa sinematografik, melankolik ve yer yer Tarkovski ile Kubrick’e selam veren video düzenlemeleri çıkıyor. “Güneşe Doğru Erimek” adlı işinde İsmailova, Pers kökenli filozof ve ruhanî lider El-Mukanna’nın fikirlerinden yola çıkıyor. Eser, otoriter kudrete karşı getirdiği duruşla saygı toplarken, performans sanatına da kucak açan çalışmada gerçeküstü, distopik manzaralar art arda geliyor. Sovyet modernizmine getirdiği kuşkucu bakışla da övülen esere ek olarak, yapının oditoryumunda bir diğer İsmailova eseri daha deneyimlenebiliyor. Sanatçı burada da El-Mukanna’nın fikrine ses verirken, ziyaretçilere “Seni Güneşin gırtlağına kadar yolcu edeceğim,” mesajını, gerçek ötesi hakikatin baş döndüren refakatinde aktarıyor.
Az önce de değindiğimiz gibi, Fransız sanatçı Philippe Parreno da (d.1964), yapının Stüdyo alanında izlenen “Sağır Adamın Villası” ile Francisco de Goya’nın gizemli 14 ‘Kara Tuval’inin izini çekim gücü son derece yüksek bir video-tuval ve ses akıntısı yoldaşlığında sürüyor.
Keza, Borsa kubbesinin şeffaf devasalığına sığınan panoramik, sosyolojik ve anti kolonyal duvar anlatısı da, tüm bu duyusal birikimi perçinlerken, hiç kuşku yok ki 1974 Romanya doğumlu çağdaş ressam Victor Man’a müzede ayrılan yarı karanlık atmosfer, belki de tüm eserlere meydan okuyacak bir sıradışılık yayıyor.
Man’ın yapıtları, gölge ve ışığı olabilecek en aykırı ifade biçimleriyle avlarken, bir yandan da Rönesans öncesi dini yapı resimleri, Gotik, Ortodoks bir hakikat ve Kara Film lezzetindeki çok mahrem bir paletle, müzede sahiden bambaşka bir yerde duruyor. Modern mitologya ile Romanya kültürünü tuvalinde samimiyetle kesiştiren ressam Man, eserlerinde melankolik, erotik, nörotik, dramatik ve elbette lirik bir üslûbu adeta görsel bir barmen gibi yarattığı bu imge kokteyli ile hepimize yudumlatmasını biliyor. Müzenin de yönlendirdiği gibi sanatçının eserleri, Balthus’u, tabii ki Caravaggio’yu olduğu kadar, akla Munch’u, Klimt’i, Schiele’yi ve Gauguin’i art arda getirir bir belleği gözlerimizin önünden geçiriyor. Yine ilginçtir, ressamın yapıtlarında E.M.Cioran, Louis Ferdinand Celine, Charles Baudelarie ve Sadık Hidayet ile Franz Kafka’nın sayfalarına da vuran o loş, kuşkulu, can çimdikleyen satırların da sahiciliği seziliyor.
En az 500 yıllık tarihi Paris Ticaret Borsası yapısının Tadao Ando tarafından evrime uğratılan sürprizli kapısı önünde, Giuseppe Penone’nin 1532 kg.’lık “Idee di Pierre” adlı bronz ve taştan ağaç soyutlaması duruyor. Sırf bu gerçeküstü işaretle bile Paris Pinault Koleksiyonu Müzesi, sahiplendiği modern ve güncel sanat tarihsel vizyon ile, çağdaş mimarlık algısını yansıtarak ortaya koyduğu korumacı değer algısıyla, Paris’in geleceğinin değil bugünden yarına Louvre’u, geleceğinin Pompidou Kültür Merkezi bile olmaya aday sayılabilir.
Etiketler: Pinault Paris Ticaret Borsası müze


