Pink Martini 30 yaşında
30 yıl önce Thomas Lauderdale'in politik ve kültürel bir hayalinden doğan Pink Martini, bugün onlarca dili, farklı müzik geleneklerini ve kuşakları ortak bir repertuvarda buluşturan dünyanın en özgün topluluklarından biri olmayı sürdürüyor. Grubun 22 Temmuz'daki İstanbul konseri öncesinde, son 16 yıldır Pink Martini'nin sahnedeki seslerinden biri olan Storm Large ile grubun değişmeyen merakını, Türkiye ile kurduğu bağı ve otuz yıllık yolculuğunu Milliyet Sanat için konuştuk.
Suzan Somalı Sönmez
ssomalisonmez@gmail.com
Bir orkestrayı tanımlayan şey yalnızca çaldığı müzik değildir; taşıdığı hafızadır. Pink Martini, üç on yıldır tam da bu hafızanın peşinden gidiyor. Klasik Hollywood orkestralarından Latin Amerika ritimlerine, Fransız chanson geleneğinden Orta Doğu ezgilerine, Japonca, Türkçe, İspanyolca ve İtalyanca şarkılara uzanan geniş repertuvarıyla grup; dünya müziği kavramını klişelerden uzak, kendine özgü bir estetik içinde yeniden yorumladı. Thomas Lauderdale'in 1995 yılında Portland'da kurduğu topluluk, hiçbir zaman tek bir türün ya da tek bir coğrafyanın temsilcisi olmadı; müziği kültürler arasında kurulan bir diyalog olarak ele aldı.
Bu yaklaşım, Pink Martini'yi yalnızca konser salonlarının değil, sinema ve televizyon dünyasının da tanınan isimlerinden biri hâline getirdi. "Sympathique", "Hang On Little Tomato", "Lilly" ve "Una Notte a Napoli" gibi eserler yıllar içinde farklı kuşaklar tarafından yeniden keşfedilirken, grubun şarkıları uluslararası yapımlarda kullanılarak yeni dinleyicilere ulaştı. Türkiye ise Pink Martini'nin en güçlü bağ kurduğu ülkelerden biri olmayı sürdürüyor. Repertuvarlarında yıllardır yer verdikleri "Üsküdar'a Gider İken" ve "Aşkım Bahardı" gibi eserler, bu ilişkinin yalnızca bir konser geleneği değil, kültürel bir yakınlık olduğunun da göstergesi.
Pink Martini. Fotoğraf: Chris Hornbecker
Pink Martini, 30. yıl dünya turnesi kapsamında 22 Temmuz Çarşamba akşamı Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu'nda İstanbul dinleyicisiyle buluşacak. Passion Turca organizasyonuyla gerçekleşecek konserin kapıları saat 19.00'da açılacak, grubun 21.00'de sahneye çıkması planlanıyor. Yaklaşık iki saat sürmesi beklenen gecede “Sympathique (Je ne veux pas travailler)”, “Hang On Little Tomato”, “Lilly”, “Una Notte a Napoli”, “Amado Mio” ve “Brazil” gibi grubun klasikleşen eserlerinin yanı sıra Türk dinleyicisinin yakından tanıdığı "Üsküdar'a Gider İken" ve "Aşkım Bahardı" yorumlarının da repertuvarda yer alması bekleniyor.
Konser, Pink Martini'nin 30. yıl turnesinin Türkiye ayağındaki tek buluşması olma özelliğini Taşıyor ve grubun Türk seyirciyle uzun soluklu ilişkisinin yeni bir halkasını oluşturuyor. Grubun efsanevi solisti China Forbes'un sağlık nedeniyle turneden uzak kaldığı bu dönemde sahnede yer alan ve son 16 yıldır Pink Martini'nin sahnedeki seslerinden biri olan güçlü yorumcu Storm Large, Pink Martini'nin değişen ama özünden uzaklaşmayan müzikal kimliğini, Türkiye seyircisiyle kurdukları özel bağı ve otuz yıl boyunca canlı kalan merak duygusunu Milliyet Sanat için anlattı.
Storm Large. Fotoğraf: Autumn de Wilde
30. yıl turnenizi kutlarken geriye dönüp baktığınızda, Thomas Lauderdale tarafından kurulan bu projenin en belirleyici dönüm noktaları sizce neler oldu?
Bence en önemli dönüm noktası, Pink Martini'nin hiçbir zaman sadece bir müzik grubu olarak kalmamasıydı. Başlangıçta belki de Thomas ve China için de küçük bir fikir gibi görünen şey zamanla kültürler arasında dolaşan büyük bir hikâyeye dönüştü. Ben de 16 yıldır bunun bir parçasıyım. Farklı ülkelerde konser vermeye devam ediyoruz. Farklı kültürlerden şarkıların hatta müzisyenlerin de bu yolculuğa dahil olması, Pink Martini'nin sınırlarını sürekli genişletti. Ama en önemlisi, Pink Martini otuz yıl boyunca merak duygusunu kaybetmeyen kocaman bir orkestra. Hâlâ yeni bir şarkı keşfettiğimizde ilk günkü heyecanı hissediyoruz.
Kendinizi ‘müzik arkeologları’ olarak tanımlıyorsunuz. Farklı coğrafyalardan melodileri bugüne taşırken kararlarınızı belirleyen temel estetik kriterler neler?
Bir şarkının geldiği ülke ya da dönem bizim için ilk kriter değil. Öncelikle bize ne hissettirdiğine bakıyoruz. Bir şarkı yıllar sonra bile insanın içine dokunabiliyorsa, içinde hâlâ yaşayan bir ruh olduğu, zamansız olduğunu düşünüyorum. Biz geçmişi sergilemekle ilgilenmiyoruz; onu yeniden yaşatmak istiyoruz. Bir melodinin bugün de insanları neşelendirebilmesi, duygulandırabilmesi ya da dans ettirebilmesi çok değerli.
Thomas Lauderdale
Türkiye ile ilişkiniz birçok ülkeden daha güçlü ve süreklilik taşıyor gibi görünüyor. İstanbul seyircisini sizin için özel kılan nedir?
İstanbul seyircisinde çok güçlü bir duygusal açıklık var. Seyircinin enerjisi sahneye çok hızlı ulaşıyor. Bir şarkının her notasını dikkatle dinlediklerini hissediyorsunuz. Aynı zamanda kutlama duygusunu da çok güçlü yaşıyorlar. Türkiye'de konser verdiğimizde kendimizi sadece bir performans sergiliyor gibi hissetmiyoruz; sanki yıllardır tanıdığımız dostlarla yeniden buluşuyormuşuz gibi oluyor. Bu yüzden İstanbul konserleri bizim için her zaman ayrı bir anlam taşıyor.
Repertuvarınızda “Üsküdar’a Gider İken” ve “Aşkım Bahardı” gibi Türk dinleyicisi için özel anlam taşıyan eserler yer alıyor. Bu şarkıların yerel duygusunu korurken Pink Martini kimliğini nasıl dengeliyorsunuz?
Bence dengeyi sağlayan şey saygı. Önce şarkının ait olduğu kültürü dinliyoruz. O şarkının insanlar için ne ifade ettiğini anlamaya çalışıyoruz. Sonrasında Pink Martini'nin renklerini ekliyoruz ama özüne dokunmamaya özen gösteriyoruz. Çünkü bu eserlerin güzelliği zaten kendi hikâyelerinde saklı. Biz sadece o hikâyeleri farklı coğrafyalardaki insanlarla buluşturan bir köprü olmaya çalışıyoruz. Grubun beyni olarak Thomas bu işi harika yapıyor.
22 Temmuz’da Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda dinleyicileri nasıl bir repertuvar ve atmosfer bekliyor? Türkiye’ye özel sürprizler olacak mı?
Bizim için Harbiye her zaman çok özel bir sahne oldu. Yaz gecesi, açık hava ve o eşsiz İstanbul enerjisi bir araya geldiğinde ortaya gerçekten büyülü bir atmosfer çıkıyor. Elbette herkesin sevdiği klasik Pink Martini şarkıları olacak ama bunun yanında repertuvarda farklı sürprizler de yer alacak. Türkiye'de konser verirken seyirciyle kurduğumuz bağ çok güçlü olduğu için her zaman biraz daha özgür hissediyoruz. O yüzden bu geceyi sadece bir konser değil, birlikte kutlanan bir yaz akşamı gibi düşünebiliriz.
China Forbes’un sesi, grubun kimliğinin merkezinde yer alıyor. Bu uzun soluklu müzikal ortaklığı canlı ve gelişen tutan şey nedir?
Sanırım bunun cevabı karşılıklı güven ve ortak bir vizyon. Thomas ve China yıllardır birlikte çalışıyorlar ama hâlâ yeni şeyler keşfetme heyecanlarını koruyorlar. Birbirlerinin fikirlerine alan açmaları ve müziğe karşı duydukları bitmeyen merak bu ilişkiyi canlı tutuyor. Otuz yıl sonra bile aynı heyecanla üretmeye devam etmek gerçekten çok özel bir şey. China, yıllardır hak ettiği bir mola vermeden önce defalarca birlikte sahneye çıktık. Bu yüzden birbirimizin enerjisini hep hissettiriyoruz. China’nın enerjisini de özellikle bazı şarkılarda yine hissedeceksiniz.
İstanbul konserinde siz sahnede olacaksınız. Farklı vokal karakterlerini aynı sahnede buluşturmak müzikal anlatınızı nasıl zenginleştiriyor?
Her vokalist aynı şarkılara farklı bir ışık tutuyor. Bazı şarkılar daha romantik bir yaklaşım isterken bazıları daha teatral ya da daha cesur bir yorum istiyor. Farklı sesler, repertuvara yeni katmanlar ekliyor. Böylece dinleyici aynı dünyanın içinde farklı duygusal yolculuklar yaşayabiliyor. Bendeki punk ve rock enerjisini de Türkiye’deki izleyicinin artık çok iyi tanıdığını hissedebiliyorum. Akdeniz insanları olarak Türkiye’de de coşkulu bir izleyici var ve bu yüzden izleyiciyi ruhuma çok yakın hissediyorum.
Pink Martini albümleri zamansız bir nitelik taşıyor. Günümüzün hızlı tüketilen müzik endüstrisi üretim süreçlerinizi etkiliyor mu?
Açıkçası pek etkilemiyor. Çünkü Pink Martini hiçbir zaman hızla tüketilmek üzere müzik üretmedi. Bir şarkının yıllar sonra da anlamını koruyabilmesi bizim için çok daha önemli. Günümüzde her şey çok hızlı akıyor ama bazı şeylerin olgunlaşmak için zamana ihtiyacı var. Müzik de bunlardan biri. Bu yüzden kendi ritmimizde ilerlemeye, zamansız şarkılar keşfetmeye devam ediyoruz.
Son dönemde China Forbes’un “The Road” albümü ve Thomas Lauderdale’in “Thomas Lauderdale Meets the Pilgrims” çalışması dikkat çekti. Bu bireysel projeler Pink Martini’nin gelecekteki müzikal yönünü nasıl etkiliyor?
Benim de sahnede kabare ve rock projelerim devam ediyor. Bu tür projeler hepimize yeni pencereler açıyor. Hepimiz kendi yolculuğumuzda farklı deneyimler, farklı hikâyeler ve yeni ilhamlarla geri dönüyoruz. Pink Martini olarak kocaman bir aileyiz ve birbirimizi zenginleştiriyoruz. Tüm deneyimlerimiz doğal olarak Pink Martini'nin dünyasına da yansıyor. Bence grubun yıllardır taze kalabilmesinin sebeplerinden biri de bu. Hepimizin bireysel yaratıcılığı topluluğun ortak zenginliğine dönüşüyor.
Şarkılarınız “La Casa de Papel” ve “Desperate Housewives” gibi yapımlarda kullanıldı ve sizi yeni kuşaklarla buluşturdu. Müzikle görsel hikâye anlatımı arasındaki bu dolaylı ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çok büyüleyici buluyorum. Bazen bir şarkı bir film sahnesinde ya da bir dizinin önemli bir anında duyulduğunda yepyeni bir anlam kazanıyor. İnsanlar o sahneyi hatırladıkça şarkı da hafızalarında yaşamaya devam ediyor. Müzik ve hikâye anlatıcılığı aslında çok yakınlar. İkisi de duygularla çalışıyor. Eğer bir şarkımız bir karakterin ya da bir hikâyenin parçası oluyorsa, o şarkı yeni bir yolculuğa çıkmış demektir. Bunu görmek her zaman mutluluk verici.
Etiketler: pink martini Thomas Lauderdale müzik


