Rastlantı ve farkındalık sanat olursa: “Wabi-Sabi”
İstanbul Şişli’deki tarihi Mongeri binasında bulunan Bozlu Art Project, İbrahim Cansızoğlu küratörlüğündeki “Wabi-Sabi” sergisinde Tokyo’da yaşayan ressam, fotoğrafçı Ercan Akın ve seramik sanatçısı Ayşegül Veryeri’nin emek ve hayal zenginliklerini kesiştiriyor. Kökeni Zen felsefesi ve Taoizm’e inen sergiye, Zoi imzalı taş ve çiçek düzenlemeleri de derinlik katıyor. Sergi, daha önce yapıtları kesişmemiş iki sanatçının vadettiği iç ve dış manzaralar adına engin deneyimler vadediyor.
EVRİM ALTUĞ
evrimaltug@gmail.com
İstanbul Şişli 19 Mayıs Mahallesi’ndeki Dr. Şevket Bey Sokak’da bulunan tarihi Mongeri Binası’nda hizmet veren Bozlu Art Project, AİCA TR Üyesi, eleştirmen ve küratör İbrahim Cansızoğlu’nun imzasını taşıyan son sergisi “Wabi-Sabi”yi 14 Kasım’a kadar ziyaretçilerine sunmaya devam ediyor.
Ressam Ercan Akın ve Ayşegül Veryeri’nin yakın dönem işlerini buluşturan sergi, ikilinin de yazgı ve yaratılarını nazik bir kurguyla kesiştiren, huzur ve derinlik taşıyan bir atmosfer vadediyor. Tasarım Stüdyosu ZOI katkılarıyla hazırlanan sergi, kökeni Zen felsefesi ve Taoizm’e dayanan ‘Wabi-Sabi’ anlayışına yaslanıyor.
Kavram, geçiciliği, fani olmayı, eksikliği ve kusurları oldukları halleri ile kabul edebilmeyi, sadelik, alçakgönüllülüğü ve sıradan olandakini görebilme yetisini bünyesinde barındırıyor. Yaklaşım, ömrün bir sonu olduğu gerçeğini zarif bir melankoli ile kucaklarken, şimdiki zamana da dingin bir takdirle yaklaşmak kaygısını içinde barındırıyor.
Ayşegül Veryeri, İsimsiz, 2024.
Gerçekten, Küratör Cansızoğlu da, yapının giriş katındaki mütevazı ahşap camlı kapıdan başınızı başka bir âleme selam verircesine girdiğiniz bu dünya ötesi sergisiyle, gerçekten de bize sanatçılar Akın ve Veryeri’nin hayal güçleriyle bitiştirdikleri bu enginliğin refakatinde bulunuyor.
Sergide, yaşamı ve çalışmalarını Tokyo’da sürdüren Akın’ın ahşap üzerine yağlıboya eserleri, fotoğrafları, kâğıt üzerine kömür kalem, mürekkep ve pastel kompozisyonları bir araya getirilirken, gerçekten gerçeküstü denebilecek hülyalı fotoğraflarını da mekâna dahil eden sanatçının her bir eserindeki dönüşümler, gerek teknik, gerekse duygusal çeşitlemelerin asıl lezzetine vesile oluyor.
Bununla birlikte, sanatçı Ayşegül Veryeri’nin yine Uzakdoğu’da katıldığı türlü sempozyumlar, çalıştay ve atölye faaliyetlerinde edindiği seramik tekniklerini dışavurduğu çanakları da, sergiyi kuşatan Akın imgelerine birer varlık ve yokluk ‘noktalı virgülü’ gibi nezaketle eşlik ediyor. Sanatçının kırmızı, beyaz ve şamotlu çamurun dışında, ‘stoneware’ gibi malzemeleri, raku, oksit ve sırlı pişirim teknikleriyle terrasigillatta ve astar uygulamalarıyla ortaya çıkan işleri, Veryeri’nin alanında geldiği aşamanın da birer takdirnamesi halini alıyor.
Ercan Akın, İsimsiz, 2026
Hal böyle iken salı ve cumartesi arasında, 10:00 ile 17:00 saatleri eşliğinde görülebilen sergide, bu ortamı estetik, ruhani biçimde kutlayan, kutsayan Zoi imzalı taş ve çiçek düzenlemeleri ise, projenin ürettiği aşkın manzaranın hakikat ve hayal arasındaki köprüsünü tamamlıyor.
Akın ve Veryeri’nin ‘Wabi-Sabi’ sergileri, bünyesinde toplam 38 iş taşıyor. Çoğu ‘isimsiz’ bu eserler arasında bazen, Akın’ın ‘Kokeromajima - Ukejima’ gibi özel konulu işleri de bir sürpriz yaratabilirken, sergideki işler 2015 - 2026 gibi geniş bir kronolojinin ortak meyveleri olarak gözler önüne seriliyor.
Kâğıt üzerine kömürkalemden, ahşap panel üzeri yağlıboyaya, kâğıt üzerine suluboyadan kâğıt üzeri mürekkebe bir çok teknikle çalışan Ercan Akın’ın resimleri ve sergiye sürpriz etkisi veren ‘gerçek üstü’ fotoğrafları, Veryeri’nin çanakları ve Zoi’nin çiçek ve taş tasarımlarıyla da bütünleşince, ziyaretçinin sergiden çıkması daha da imkânsız hale geliyor. Çünkü sergi, zamanı ve mekânı kendi içinde özümseyerek, aşkın bir içtenlikle, ziyaretçiyi de farklı bir âlem ve zamanın arayışına dahil ediyor.
Akın’ın ‘inanılmaz’ detaycılıktaki foto-gerçekçi monokrom manzara resimlerinden, yine kendisine ait yalın, ancak yalınlaştıkça derin minyatür - peyzaj soyutlamalarına erişen sergi, ‘az’ın vadettiği enginliği de, ‘engin’ olanın vadettiği uyumu da seyirciden esirgemiyor, bilakis onunla bölüşüp, duruyor.
Gökadalar, gecenin sessiz toprak besteleri, Zoi’nin taş ve çiçeği seviştiren tasarımlarıyla kucaklaşırken, Veryeri’nin kırılganlığınca dirilgen, olduğunca samimi, çünkü kendi varoluşunu olduğu gibi kabullenmiş kâseleriyle de bütünleşince, ortaya metafizik bir deneyim atmosferi çıkıyor.
Sergide, dalga seslerinin bulutlara gizlendiği karakalem veya pastel resimleriyle Akın, sabrın, farkındalığın, iç huzurun, yankının, titizliğin ve görülene duyulan empati ve saygının bir hizmetkârına dönüşürken, her bir buluta verdiği özel gökyüzü ile sanatçı, etkinlikte neyin başlangıç, neyin son olduğu konusunda da bize son derece kısık sesli görsel çığlıklar armağan ediyor.
Eserleriyle tek bir buluta nasıl özlem duyulabileceğini, ufkun sabrını ne kadar hazmedebileceğimizi sorgulayan Akın, buna karşılık yağlıboya işlerinde de hazır malzeme ile içindeki özneyi birbiriyle tanıştıran, daha hırçın, ancak daha da dobra ifade yollarının peşine düşüyor. Bu da, ressamın bulutları, yamaç zirveleri veya dalga köpüklerini, başı dumanlı yağmur göklerini, adeta gözlerimizle dokunacak kadar dramatik, ayrı birer seviyeye uğurluyor.
Şafağın umut aydınlığı veya göz hizasındaki hayati, rastlantısal bir kara parçasının, ya da ufuktaki yalnız bir çamın sürpriz portresini, bunu görebilmenin sevincini nasıl ölümsüzleştirebileceği gibi, metafizik, melankolik ve dahi kültürel soru işaretleriyle dans eden Akın, meselenin ebatla değil, kişinin içindeki ebatları kucaklaması ile ilgili olduğunu, her bir eserinde tekrar tekrar, görsel ve duyusal birer müzakere kaynağı haline getiriyor.
Lüzumu halinde detaycılıktan gocunmayan, zanaattan da tat almasını bilen ressam ve fotoğrafçı Akın, her bir fırça ve kalem darbesinin farkındalığı ile çalışmalarına canının soluğunu bıraktığını bizlere her defasında göstermeyi biliyor.
Ercan Akın, İsimsiz, 2025
Küratör Cansızoğlu’nun haklı öngörüsü sayesinde, bununla (iyi ki) beraber izlediğimiz (ve tekrar edelim, daha önce Akın ile hiç bir araya da getirilmemiş, tanışmamış) sanatçı Veryeri’nin, Uzakdoğu tınılı narin seramiklerine baktığımızda da, bu organik formların gittikçe soyut birer portre ve dahi otoportre olduğu duygusuna kapılmamak, işten bile olmuyor.
Öyle ki, bu ‘gönlü geniş’ seramiklerin kimi alacalı, kimi duru, kimi çatlak yüzeyleri birer ten referansı veriyor, o tenler üzerinde zamanın ve deneyimin bıraktığı izlerin sahiciliği, ya da bu yüzeylerin taşıdığı ‘rastlantı şiirlerini’ özümseyen eserlerin kendi nesnelliklerine gizli aşkınlıklarının birer ehliyeti oluveriyor.
Sanatçının seramik işlerin sağlı sollu üst kısımlarına nezaketle bıraktığı karakteristik kabarıklıklar, bu ‘portre’lere neredeyse göz kulak olurken, portrelerden kimi olanca samimi eğikliği ile yüzünüze bakıyor, kimi ise sizi kendi derinliğine kadar uğurluyor.
Ayşegül Veryeri, İsimsiz, 2026
Akın ve Veryeri’nin kalkıştıkları bu varlık ve hiçlik seyahati, aklımıza hayatı boyu 15 mahlas kullanmış, sadece 50 yıl bu dünyada kalmış epik Japon Haiku şiiri ustası ve elbette, ressamı, filozofu Başo’yu (1644-1694) getiriyor.
Başo, yine çok sevdiğimiz, saydığımız filozof, çevirmen, akademisyen ve şair Oruç Aruoba Türkçesi ile Varlık Yayınları’nın şiir dizisinde Nilgün Güven’in katkıları ile sunulan 1998 tarihli, ilk baskı Haiku derlemesinde, muhtemelen 1689 yılı, Ekim ayında yazdığı 142 numaralı arşivsel Haiku da, bize şöyle fısıldıyor: ‘tabibito to / waga no yobaren / hatsuşigure’ - ‘Yürüyedururum / bana yolcu deyin / - ilk yağışlarda’
(Hal böyle iken akla, bu çok güzel, duygusal ve felsefi bitişikliğin ilk fırsatta niçin Tokyo’da da izlenip izlenemeyeceği olasılığı bile geliyor. Belki Akın, Veryeri, Bozlu Art Project yönetimi ve dahi Türkiye ile Japonya Büyükelçilikleri, bu sergiyi ‘ta oralara’ uçurabilmenin onurunu da, binlerce Japon izleyici ile yaşar ve yaşatır.)
Etiketler: Wabi-sabi sergi sanat


