Rönesans’tan Krishna’ya insanın özüne yolculuk
İtalyan ressam Giuliano Macca’nın Hindistan’ın Hampi Kasabası'nda yaptığı üretimler üzerine konuştuk.
IRMAK ÖZER
Farklı kültürlerin benzerlikler, hatta aynılıklar barındırmasını hep çok ilginç bulurum. Özellikle Türkiye’deki arkeoloji müzelerini gezerken bunun daha da farkına varabilirsiniz. İstanbul’dan Urfa’ya uzanan müzelerde dolaşırken Hitit ve Yunan tanrılarının ne kadar benzediğini fark etmiştim mesela… “Bin tanrılı halk” olarak bilinen, Anadolu ve Mezopotamya kökenli Hititler’deki tanrı temaları, Yunan mitolojisiyle büyük benzerlikler taşır. Yunan mitolojisinin temelini oluşturan kozmik savaşlar (Titanlar, Zeus) ve ölüp dirilen tanrı anlatıları; Hititlerin Hurri kökenli Teşup (fırtına), Kumarbi (babalık) ve Telipinu mitleriyle paralellik gösterir. Yunan mitolojisindeki fırtına tanrısı Zeus’un Hititlerdeki karşılığı Teşup’tur; Güneş tanrısı Apollo ise Arinna.
İnsanların tarihle, mitolojiyle birbirlerine aktarmak istedikleri hikâyeler aslında hep aynıdır: İyilik, doğruluk, erdem… Çok fazla ayrıştırmaya gerek yok. İnsanoğlunun özü, nereli olursa olsun bir.
Bu aralar sıkı takip ettiğim İtalyan ressam Giuliano Macca’nın Hindistan’ın Hampi kasabasında yaptığı üretimler üzerine kendisiyle konuşurken, sanatçının Radha ve Krishna hikâyesinden etkilenmesi bana kilometrelerce uzaktaki ülkemizin Mevlânâ’sını hatırlattı.Radha ve Krishna, Hindu mitolojisinde ilahi aşkın ve sarsılmaz bağlılığın simgesi olarak kabul edilir. Aralarındaki ilişki, saf sevgi, fedakârlık ve ruhsal birlik üzerine zamansız bir anlatı sunar. Hem Radha-Krishna geleneğinde hem de Mevlânâ’nın öğretilerinde aşk, özlem ve adanmışlık ilahi birlik yolunun en yüce biçimi olarak görülür. Radha’nın Krishna’ya duyduğu karşılıksız ve sınırsız sevgi ile Mevlânâ’nın şiirlerinde anlattığı coşkulu ilahi aşk arasında güçlü benzerlikler vardır. Her iki gelenekte de aşk, dünyevi kuralların ötesine geçen ruhsal bir bağdır ve ilahi olanı deneyimlemenin en yüce yoludur. Hem Radha’nın hikâyesi hem de Mevlânâ’nın eserleri, gerçek sevginin bencil olmayan, ebedi ve insan deneyiminin en yüksek amacı olduğunu vurgular.
Giuliano Macca
Sicilya doğumlu, Roma Güzel Sanatlar Akademisi mezunu ve pratiğini uzun süre Batı sanat tarihi, mitoloji ve mistisizm ekseninde kurmuş olan Giuliano Macca’nın 2025 sonbaharında üç aylık Hampi Art Labs rezidansı için Güney Hindistan’a gitmesi, sanatçının Avrupa dışındaki ilk uzun süreli deneyimi olmuş. Hampi’nin Vijayanagar uygarlığından kalan anıtsal kalıntıları, taş tapınakları ve zamansız görünen peyzajında çalışan Macca için bu deneyim yalnızca bir arka plan değişimi yaratmamış; içsel bir yoğunlaşmaya da yol açmış.
Piyasadan Uzak, Kendine Doğru
Rezidans süreci Macca için kalabalık bir sanatçı programından çok, neredeyse münzevi bir yolculuk gibi geçmiş. Atölye ve ev arasında geçen, dikkat dağıtıcı unsurlardan arındırılmış bir üretim dönemi… Sabah yürüyüşleri, doğadan toplanan çiçekler ve bitkiler… Akademi yıllarında yaptığı gibi yeniden kendi pigmentini (özellikle doğal indigo) üretmeye başlaması, bu sürecin sembolik tarafını güçlendirmiş. Başka bir coğrafyada köklere dönüş gibi.
Avrupa’da belirli bir sanat piyasasına sahipken Hindistan’a gitmek zaten ticari anlamda riskli bir karar. Resme görece geç yaşta başlayan, bu nedenle bilinçli bir tercihle sanatçı olan ve dayatmaları reddeden 38 yaşındaki Macca, Hindistan’da hiç bilmediği bir sanat ortamında çalıştığı için piyasa kaygılarını daha da geride bırakabilmiş. “Orada vizyonumu kirletmek istemedim” diyor.
Giuliano Macca, figüratif geleneğe yaslanan; ancak portreyi yalnızca bir yüz temsili olarak değil, kırılganlık, iç çatışma ve insanın ikili doğasına açılan bir alan olarak kullanan bir isim. Hindistan’da üretilen figürler Macca’nın aşina olduğumuz dünyasından geliyor: zamansız, cinsiyetsizliğe yakın, içe dönük yüzler. Ancak bu kez tenler mavi. Hint minyatür geleneğiyle karşılaşması, özellikle Radha ve Krishna anlatıları, sanatçının ikonografisine mavi tonlar üzerinden sızmış. “Krishna and Radha in the Forest” ya da “Radha’s Dream” gibi büyük ölçekli işlerde —neredeyse üç metreye ulaşan boyutlarda— Rönesans estetiğini andıran kompozisyonlar, Hint mitolojisinin mavi bedenleriyle buluşuyor. Işığın ve iklimin değişmesiyle resimlerin tonları da değişmiş. Arka planlarda belirgin bir ısınma var: altın sarısı ağaç gövdeleri, turuncuya çalan çiçekler, koyu lacivert geceler… Ortaya çıkan şey ne tamamen Batılı ne de Doğulu; daha çok iki hafızanın üst üste binmesi. Bu işler Hindistan’ı belgelemeyi amaçlamıyor. Yazının başında sözünü ettiğim o sevdiğim yakınsama hâlini kaydediyor.
Macca’nın ilk kez Cenevre’de GOWEN’de tanıştığım pratiğinde her zaman mitolojik ve alegorik referanslar olduğunu fark etmiştim. Ancak sanatçı, bu referansların hiçbir zaman yalnızca tarihsel olmadığını; kişisel bir hikâyenin filtresinden geçtiğini de söylüyor. Sanatçı olma çabası, belirsizlik dönemleri, kırılganlıklar… Tüm bunlar resimde çağdaş bir trajediye dönüşüyor. Hampi’de bu otobiyografik katman daha da belirginleşmiş. Yabancı bir kültürü egzotikleştirmeden, onunla gerçek bir karşılaşma kurmak…
Hikâyenin özü
Giuliano Macca, Hampi deneyimini “anlamlı bir evrim” olarak tanımlıyor. Bildiği dünyadan uzaklaşıp yalnız kalmak, üretimini daha terapötik bir alana taşımış. Ortaya çıkan işler Hindistan’a dair değil; bir karşılaşmaya dair. Bir ressamın, kendi iç sesiyle başka bir coğrafyanın ritmi arasında kurduğu bir diyalog gibi. Bu diyalog, geçen hafta India Art Fair 2026 kapsamında GOWEN tarafından solo bir sunumla uluslararası sanat izleyicisinin karşısına çıktı. Sosyal medyada gördüğüm kadarıyla da işler epey ilgi görmüş.
Genellikle cinsiyetsiz figürler resmeden Macca, kadın-erkek ayrımı yapmadığını söylüyor. Onu ilgilendiren şey zamansızlık; insan yüzünün kültürler arası dolaşımı. Ve sanatçının zihninde Dostoyevski’nin şu cümlesi yankılanıyor: “Dünyayı güzellik kurtaracak.” Macca’nın resimlerindeki güzellik steril ya da kusursuz değil. Hafifçe kaymış yüzler, kırık bakışlar, bedenle doğa arasında çözülemeyen bir gerilim var.
Ve ben onu anlıyorum.
Çünkü Dostoyevski’den Rönesans sanatçılarına, Hititlerden Yunanlara, Krishna’dan Mevlânâ’ya uzanan insanlık çizgisinde —Mevlânâ’nın dediği gibi— “Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguyu paylaşanlar anlaşabilir.”


