Milliyet Sanat
Milliyet Sanat » Haberler » Diğer » 'Sahne benim için bir karşılaşma anı'

'Sahne benim için bir karşılaşma anı'

'Sahne benim için bir karşılaşma anı'14 Şubat 2026 - 06:02
Çok dilli repertuvarı ve disiplinli tekniğiyle Barbaros Büyükakkan için sahne, paylaşımın ve temasın alanı. Sanatçı, müziğe yaklaşımını Milliyet Sanat’a anlattı.
Suzan Somalı Sönmez
ssomalisonmez@gmail.com
 
Müziğin en güçlü hâli, kusursuzluk iddiasından ziyade samimiyetle kurulan bağda ortaya çıkar. Dinleyiciyle aynı anda nefes alabilen, anın kırılganlığını saklamayan bir ifade biçiminde… Konservatuvar kökenli eğitimi, çok dilli repertuvarı ve sahnedeki güçlü varlığıyla Barbaros Büyükakkan, bu yaklaşımı merkezine alan isimlerden. Klasikten caza, poptan müzikale uzanan geniş yelpazesinde teknik ustalıkla duygusal derinliği buluşturan sanatçı için sahne, yalnızca şarkıların değil; insan temasının, sezginin ve ortak bir anda buluşmanın mekânı.
 
İstanbul’da doğan Barbaros Büyükakkan’ın müzik yolculuğu, disiplinli bir akademik temelin üzerine kuruluyor. Özel Saint Benoit Fransız Koleji’nin ardından İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi’nden ve İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Opera-Şan Bölümü’nden mezun olan sanatçı, Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde yüksek lisansını tamamladı. Haldun Dormen’in Müzikal Workshop programıyla sahne pratiğini derinleştiren sanatçı, kariyerinin ilk yıllarında Grup Rapsodi ile İstanbul’un önemli mekânlarında sahne aldı. Ayrıca Barış Manço, Leman Sam, Harun Kolçak ve Nükhet Duru gibi isimlerle albüm ve konser çalışmalarına dahil oldu.
 
 
2000’li yılların ortasından itibaren büyük sahne projeleri, müzikaller ve uluslararası iş birlikleriyle dikkat çeken Barbaros, Ajda Pekkan yaz konserlerinden senfonik projelere, caz orkestralarıyla gerçekleştirdiği performanslardan festival açılışlarına uzanan geniş bir sahne pratiği geliştirdi. Fransızca, İngilizce, İtalyanca ve Yunanca konuşan; sahnede ise 11 farklı dilde şarkı seslendiren sanatçı, repertuvarını Akdeniz tınılarından caz standartlarına, klasik pop’tan dünya müziğine uzanan bir çizgide kuruyor.
 
Barbaros için müzik, kusursuzluk arayışından çok bir ‘bağ kurma’ meselesi. Şarkının içinde kalabilmek, dinleyiciyle aynı anda nefes alabilmek ve o anın kırılganlığını koruyabilmek, onun için hâlâ en temel motivasyon.
 
Barbaros’la sahneyle kurduğu ilişkiyi, dinginlik arayışını, çok dilliliğin müziğine etkisini ve insan dokunuşunun müzikte neden vazgeçilmez olduğunu konuştuk.
 
 
Konservatuvar kökenli bir ses eğitiminden geliyorsunuz ve opera dahil geniş bir repertuvara sahipsiniz. Bu klasik köklerin pop ve caza geçişinizi nasıl şekillendirdiğini söyleyebilirsiniz?
 
Konservatuvar eğitimi bana yalnızca bir teknik altyapı değil, sesle düşünmeyi öğretti. Operada öğrendiğiniz şey sadece yüksek sesle ya da ‘doğru’ sesle şarkı söylemek değildir; nefesi yönetmek, kelimenin ağırlığını taşımak, dramatik bir yapıyı sesle inşa edebilmek gibi çok katmanlı bir disiplin edinirsiniz. Bu altyapı pop ve caz gibi türlere geçtiğimde bana büyük bir özgürlük alanı açtı. Çünkü teknikle kavga etmeyen bir ses, duyguyla çok daha rahat temas kurabiliyor. Popta yalınlık, cazda esneklik ve anlık ifade çok önemlidir. Klasik köklerim sayesinde bu alanlarda bilinçli olarak sadeleşebiliyor, gerektiğinde de sınırları zorlayabiliyorum. Yani klasik eğitim benim için bir vitrin değil, bir omurga
 
Birçok dilde (Fransızca, İngilizce, İtalyanca, Yunanca vb.) şarkı söylüyorsunuz. Farklı dillerde performans sergilemenin sizin için ne ifade ediyor?
 
Dil, müziğin gizli enstrümanlarından biri.  Aynı melodi, farklı bir dilde bambaşka bir duyguya bürünebiliyor. İtalyancanın akışı, Fransızcanın içe dönük melodisi, Yunancanın ham duygusallığı… Bunların her biri vokal ifadenizi yeniden şekillendiriyor. Ben farklı dillerde şarkı söylemeyi bir ‘çok dillilik gösterisi’ olarak değil, farklı ruh hallerine girip çıkabilme imkânı olarak görüyorum. Ayrıca Akdeniz havzasında büyümüş bir müzisyen olarak bu diller bana kültürel olarak da çok tanıdık. Sahnedeyken dinleyiciyle kurulan bağ, bazen kelimelerden çok sesin taşıdığı hafızayla oluşuyor. Farklı diller o hafızaya farklı kapılar açıyor.
 
2024 Kasım’ında yayınladığınız “Gel” tekliniz mesela, Akdeniz tınıları taşıyor.
 
Akdeniz, benim müzikal kimliğimin doğal bir parçası. “Gel” ise benim için bir köklere dönüş ama nostaljik bir geri adım değil. Daha bilinçli, daha rafine bir geri dönüş. Bu coğrafyanın sıcaklığı, ritmi ve duygusal açıklığı bana çok iyi geliyor.
 
 
Seyirci sizi sahnedeki canlı performanslarınızla tanıyor. Sahne mi stüdyo mu desek?
 
Ben sahne insanıyım. Stüdyo üretimini çok seviyorum çünkü orada detayla çalışıyorsunuz, sesin mikroskobuna giriyorsunuz. Ama sahne başka bir şey. Sahne, kontrolü kısmen bırakmayı gerektirir. O anki enerji, seyircinin nefesi, mekânın akustiği. Bunların hepsi performansı her seferinde yeniden yazıyor. Canlı performansta hata ihtimali de var, sürpriz de. Müziğin tam da bu canlılıkla anlam kazandığını düşünüyorum. Sahne benim için bir sergi alanı değil, bir karşılaşma anı.
 
Caz, pop, klasik ve müzikal repertuvarı buluşturan bir sanatçı olarak, dinleyici beklentileri ile müzikal vizyonunuz arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?
 
Bu dengeyi ‘ödün’ üzerinden değil, ‘iletişim’ üzerinden kuruyorum. Dinleyicinin beklentisini yok saymak mümkün değil ama ona teslim olmak da sanatı kısırlaştırır. Repertuvarımı oluştururken dinleyicinin alışık olduğu alanlara temas eden ama aynı zamanda onu bir adım ileriye davet eden bir yapı kurmaya çalışıyorum. Tanıdık bir melodinin beklenmedik bir düzenlemesi ya da klasik bir formun modern bir yorumu gibi. Dinleyiciyle aramdaki ilişkiyi karşılıklı bir yolculuk olarak görüyorum; ben bir şey anlatıyorum, onlar da buna eşlik ediyor.
 
Bodrum, Alanya, Akra Caz Festivali gibi projelerde yer alıyorsunuz. Cazın hangi formunu tercih ediyorsunuz ve cazın canlı performans kültürünün sahne deneyiminize etkisini anlatır mısınız?
 
Cazda özellikle vokal merkezli, hikâyesi olan formlara yakınım. Swing, cool jazz, Latin etkiler taşıyan düzenlemeler… Dinleyiciyle doğrudan temas kurabilen, duyguyu saklamayan caz formları beni daha çok heyecanlandırıyor. Festivallerde sahne almak ise çok öğretici. Çünkü orada dinleyici ‘sizi tanıdığı için’ değil, müziği dinlemek için geliyor. Bu da sahnede daha dürüst, daha çıplak olmayı gerektiriyor. Canlı caz performansı, refleksleri keskinleştiriyor; her an tetikte olmayı, müziğin içinde kalmayı öğretiyor.
 
 
Müzikaller özel bir alan. Türkiye’de müzikal repertuvara hâkim bir dinleyici kitlesi var mı sizce?
 
Türkiye’de müzikal kültürü hâlâ gelişen bir alan ama ciddi bir potansiyel var. Özellikle son yıllarda daha bilinçli, sahne sanatlarını takip eden bir izleyici kitlesi oluştuğunu görüyorum. Müzikal hem vokal hem oyunculuk hem de hikâye anlatımı gerektirdiği için çok katmanlı bir sanat formu. Bu da dinleyiciye güçlü bir deneyim sunuyor. Doğru prodüksiyonlar ve istikrarlı projelerle bu alanın çok daha geniş bir kitleye ulaşacağına inanıyorum.
 
İcra ettikleriniz haricinde hangi müzik tarzlarını dinlemeyi seviyorsunuz yani hangi tarzdan besleniyorsunuz?
 
Ben çok eklektik dinleyen biriyim. Klasik müzikten elektronik altyapılara, Akdeniz halk müziklerinden modern indie pop’a kadar geniş bir alanım var. Özellikle aranjman ve prodüksiyon açısından güncel müziği takip etmeyi önemsiyorum. Çünkü sahnede söylediğiniz şey kadar, onun nasıl duyulduğu da çok önemli. Farklı türler bana yeni renkler, yeni anlatım biçimleri kazandırıyor.
 
Müziğiniz hem güçlü bir duygusal yoğunluk hem de teknik bir ustalık istiyor. Bir dinleyici ‘Barbaros müziği’ni tek bir duygu ile tanımlayacak olsa, sizce bu duygu ne olurdu?
 
“Dinginlik”.  Bu dinginlik pasif bir sakinlik değil; yaşanmışlıkla gelen, duygusunu bağırmadan ifade edebilen bir hâl. Ben müziğimde dramatik olmayı seviyorum ama melodramatik olmayı değil. Dinleyicinin kendini güvende hissedeceği, duygusunu rahatça bırakabileceği bir alan yaratmak istiyorum.
 
 
Pandemi döneminde Instagram canlı yayınlarında uluslararası isimlerle birlikte performanslar sundunuz. Müzikal üretim ve paylaşım anlamında nasıl bir süreçti?
 
Pandemi, fiziksel olarak sahneden uzak kaldığımız ama müziğin aslında ne kadar sınır tanımaz olduğunu yeniden fark ettiğimiz bir dönemdi. Farklı ülkelerden sanatçılarla aynı anda üretmek, ekran aracılığıyla da olsa bir bağ kurabilmek çok kıymetliydi. O dönem bana müziğin sadece mekâna değil, niyete bağlı olduğunu hatırlattı.
 
Sahne üzerinde nostaljik projeleriniz de var. Geçmiş müzik mirasını bugünün müziğiyle nasıl sentezliyorsunuz?
 
Nostalji benim için bir taklit değil, bir hatırlama biçimi. Geçmişin melodik zenginliğini ve söz derinliğini alıp, bugünün estetiğiyle yeniden yorumlamaya çalışıyorum. Aranjmanlarda çağdaş dokunuşlar, vokalde daha yalın bir ifade… Böylece geçmişle bugün arasında yaşayan bir köprü kuruluyor.
 
Yapay zekâ son dönemde müzik ve sanat üretiminde önemli bir tartışma konusu. Siz AI teknolojisinin müzik üretiminde yaratıcı süreçlere nasıl katkı sağlayabileceğini düşünüyorsunuz?
 
Yapay zekâyı bir rakip değil, bir araç olarak görüyorum. Doğru kullanıldığında üretim süreçlerini hızlandıran, ilham alanları açan bir teknoloji. Ama duygunun, sezginin ve sahnedeki anın yerini tutamaz. AI, müziği çoğaltabilir; ama anlamı hâlâ insan üretir.
 
 
AI’ın müzikte giderek daha yaygın kullanılmaya başlandığı bir dönemde, sahne performansı ve duygusal ifade açısından insan sanatçının rolünü nasıl görüyorsunuz?
 
İnsan sanatçının rolü daha da netleşiyor: Duygu taşıyıcısı olmak. Sahnedeki bir bakış, bir nefes, bir duraklama… Bunlar hâlâ insana ait. Teknoloji ilerledikçe insan dokunuşunun değeri artıyor.
 
AI ve teknoloji ile müzik eğitimi, müzik performansı ve müzik endüstrisinin geleceği hakkında bir vizyon cümleniz varsa paylaşır mısınız?
 
Gelecek, teknolojiyi bilen ama merkezine insanı koyan sanatçıların olacak. Eğitimde esneklik, sahnede dürüstlük, üretimde özgünlük… Ben buna inanıyorum
 
Gelecek projeleriniz...
 
Yeni singlelar, farklı dillerde projeler ve sahnede daha hikâye odaklı performanslar. Az ama öz üretmek istiyorum. Her projenin gerçekten söyleyecek bir sözü olsun istiyorum.