Samimi bir coşkuya davet
Filiz Ural’ın ziyaretçilerini rengarenk bir coşkuya davet eden “Notalardan Tuvalime Yansıyan İz Düşümler” isimli yeni solo sergisi, Doku Sanat Galerisinde 23 Mayıs tarihine kadar sanatseverleri bekliyor.
AYSU UZER
Uzun yıllar mimar olarak çalışan, ardından ressamlığa yönelen sanatçı Filiz Ural’ın, iki disiplini birbiriyle harmanladığı “Notalardan Tuvalime Yansıyan İz Düşümler” isimli yeni sergisi, Doku Sanat Galerisi’nin 1. Odasında ziyarete açıldı. Sanatçının, çocukluğundan hatırladığı renk cümbüşünü, samimiyete duyduğu özlemle tuvalinde yeniden canlandırdığı eserleri, ziyaretçilerine birlikte var olabilmenin farklı imkânlarını gösteriyor. Sergi, samimiyete dayanan birlikte yaşama ve bir arada var olma pratiklerine hasret kaldığımız günlerde, yepyeni ve rengârenk bir dünya kurguluyor.
Ziyaretçilerine hem tatlı bir nostaljiyle anımsanabilecek samimiyet kavramını hatırlatan, hem de coşkulu bir heyecanla buluşmayı vadeden Ural’la tuvallerinde kurduğu renkli ve coşkulu dünyaya dair konuştuk.
Filiz Ural
Kariyer gelişiminizden çok etkilendim. Öncelikle sormak isterim, mimarlık nerede bitiyor ve sanatçı kişiliğiniz nerede başlıyor? İki kimliğiniz birbirlerinden nasıl besleniyor?
Mimar olarak kaç sene çalıştığımı hatırlamıyorum bile, ama çok uzun yıllar boyunca mimarlık yaptım. Demirel’in emeklilik yasası çıkmıştı o zamanlar, ben de onunla emekli oldum. Çünkü yıllar boyunca yoğun çalışma temposunda hep anneannesi bakıp büyüttü kızımı. Ben çocuğumdan çok uzak kaldım. Kızım tam da o yıl liseye başlayacaktı, artık zamanımı ona ayırmak istediğimi fark ettim. Ama sonra, evde durdukça bir arayışa yöneldim. Seneler boyu yoğun çalışma temposuna alışmıştım zaten, çalışmayı, üretmeyi, yaratmayı özledim. Kendime üretken olabileceğim yeni bir alan aradığım o dönemde bir resim atölyesine başladım. Çok kıymetli hocalarım oldu atölyede, mimarlıktan gelen alt yapımı, temelimi değerlendirip çok doğru biçimde yönlendirdiler beni. O nedenle çalıştığım bu iki disiplin benim için hep iç içe oldu.
“Samimi bir coşku tasarlamak için uğraşıyorum…”
Aslında resimlerinize baktığımda çok fazla ekolden beslendiğinizi, birden fazla modern sanat akımını iç içe kullandığınızı, farklı ve uyumlu bir birliktelik yarattığınızı görüyorum. Renklerin de bir armonisi var. Bu süreç nasıl gelişti, kendinize has tarzınızı nasıl keşfettiniz?
Ekolleri ve akımları da bahsettiğim atölyede öğrendim. Özellikle çalışmayı tercih ettiğim konstrüktvizmi yine atölyedeki hocam sayesinde keşfettim. Benim için en uygun olan ekollerden biri buydu, çok cazipti mimarlıktan gelip bu ekolde çalışmak. Sonra kendi kendime çok araştırdım, çok denedim, çok ürettim. Artık otuzuncu yılıma ulaştım.
Bir de benim, çocukluğumdan kalan bir görüntü var aklımda. Annemin örgülerini, yünlerle dolu örgü sepetini herhâlde zihnime kazımışım o zamanlar. Sanki o sepetteki çeşit çeşit yünler gibi, çok renk kullanmayı, rengârenk bir dünya kurmayı seviyorum. Çok çalışıyorum o dünya için, mümkün olduğu kadar güzel renkler kullanmaya gayret ediyorum. Tüm o renkler, insanın ruhunu harekete geçiriyor. Ben bu resimleri evde yaparken de bunu amaçlıyorum, burada hepsini birden duvarlarda görünce, sanki bir renk patlaması varmış gibi hissediyorum. Bu kadar renkli tablolar, duvarlardan fışkıran bir coşku yaratıyor ve sanki bu samimi coşku da hepimizi heyecanlandırıyor. İşte hep bunun için çalışıyorum, en çok da böyle samimi bir coşkuyu tasarlayabilmek için...
Sizin sanatınızda bu coşkuyu oluşturan bir de “müzik satıcıları” dediğiniz figürler var. Neden müzisyenleri seçiyorsunuz?
Müzik faslına gelince, ben Anadolu’da yetiştim. Orada insanlar çok içtendir, birbirine karşı her zaman çok daha samimidir. Evlenip İstanbul’a yerleştiğimde, İstanbul’daki insanlar ve ilişkiler bana çok mesafeli, çok soğuk geldi. İçten içe her zaman samimiyet arayışım vardı. Müziği ve müzisyenleri seçme sebebim de, müziğin insanları birbirine yakınlaştırmasından.
İnsanlar, kim olursa olsun, zengin, fakir, genç, yaşlı hiç fark etmez, müzik dinlerken aynı şeyleri düşünüyor. Bir şarkıyı, bir türküyü duyduğumuz zaman, birbirimizle aynı duyguları yaşıyoruz. Farklılıklarımızı aradan kaldıran bir güç müzik. Mesela sokakta müzik yapanlar, çocuklar, müzik satanlar, sokaktan gelip geçenler, bir anda bizi birbirimize bağlıyor o müzik. Aynı şeyi hissedip aynı şeyi düşünüyoruz, çünkü müzik her yerde, her insana hitap ediyor.
“Birlikte var olabilmeyi görmek istiyorum…”
O hâlde, insanları birbirine bağlayan bir harç gibi mi görüyorsunuz müziği?
Daha bugün tesadüfen önüme düşen bir podcast dinledim, profesörün ismini unuttum şimdi ama diyor ki: “Müzik, dil altı ilacı gibidir. Öteki sanatlar, resim, heykel, edebiyat… onlar vitamindir, dil altı ise çok daha elzemdir.” Bir konserden örnek veriyor mesela, kalabalığın önce yuhaladığı bir sanatçı var, müziğe başladığında ise herkes ona katılıyor. Müzik bizi birbirimize böyle bağlıyor, bizlere aynı heyecanı duyurabiliyor.
Müzisyenler dışında resimlerimde gelincik ve ayçiçeği çalışıyorum. Onları özellikle seçiyorum, çünkü onlar da birbirlerine çok daha yakınlar. Tarlalarda birlikteler, birbirlerinin üstüne eğiliyorlar, birbirlerine değiyorlar, samimiyetle yaşıyorlar. Enerjileri çok hoşuma gidiyor. Demek ki, aslında toplu yaşamda birlikte var olabilmeyi görmek istiyorum ben. İşte o tablolarımdaki birlikte yaşam pratiğinin ihtiyacını duyuyorum.
Figürlerinizi yüzsüz, kişiliksiz ve anonim tercih etme sebebiniz nedir?
Benim için yüz önemli değil, hiçbir zaman da olmadı. Bir zamanlar bana yöneltilen bir eleştiriydi hatta bu, ancak ben zaten makineyle çekilebilecek bir fotoğrafa benzer resim yapmayı istemedim hiç. Vaktiyle bazı portre çalışmalarım oldu ama o başlı başına öyle bir seriydi.
Bir eleştirmen benim resimlerimi için “Filiz Ural’ın resimleri bir ânı değil, bir süreci gösteriyor,” demişti. Ben de, resmime bakıldığında sanki müzik şu anda çalıyormuş gibi hissedilmesini istiyorum. Dolayısıyla benim için yüz hiç önemli değil; kulak, burun önemli değil. Benim için enstrümanlar önemli. Bir süreci anlatmak, hissettirmek istiyorum ben.


