Milliyet Sanat
Milliyet Sanat » Haberler » Diğer » Sanal bir tahayyül: 'Gölgezaman'

Sanal bir tahayyül: 'Gölgezaman'

Sanal bir tahayyül: 'Gölgezaman'20 Haziran 2026 - 06:06
Yazar ve yönetmen koltuğunda Deniz Tortum ile Sister Sylvester’ın oturduğu, dünyanın geleceğine, iklim krizine, değişen teknolojinin günlük yaşama etkisine yepyeni bir sorgulama alanı ve şekli tanımlayan “Gölgezaman”, Türkiye prömiyerini yaptığı İstanbul Modern’de gösterilen ilk VR proje.
Dünya prömiyerini 2023 yılında Venedik Film Festivali’nde yapan “Gölgezaman”, Institute of Time, Ecegül Bayram ve Fırat Sezgin’in ortak yapımcılığında hayata geçmiş. Proje, tanıtım bülteninde “Adını, çağımız için türetilmiş yeni bir kelimeden alan Gölgezaman, aynı anda birbiriyle uzlaşması imkânsız iki farklı zamanın içinde yaşama hissini tarif ediyor: Bir çocuk için kahvaltı hazırlarken, onun yaşamı boyunca binlerce yıllık bir çiçek türünün yok olacağını bilmek ya da trafikte işe yetişmeye çalışırken motorunuzdaki yakıtın tarih öncesi canlıların sıkışmış kalıntılarından oluştuğunu fark etmek gibi,” cümleleri ile sunuluyor ve henüz seyretmeden, sadece bu cümlelerle dahi zihnimde havai fişeklerin kıpırdamasını sağlıyor. VR deneyiminin ardından dört başı mamur bir şova dönüşen havai fişeklerin her biri de zihinlerimizde, onlarca yeni soru türetmeye ve yepyeni tartışma alanları açmaya muktedir. 
 
 
Keskin ve net bir manifesto
 
VR gözlükleri hemen herkesin kullandığı bir gelecek tahayyül edelim dediğimde herhalde çoğumuzun aklına ilk olarak Steven Spielberg imzalı insanlığın gerçekliğin kaos ve kasvetinden kaçışı temalı “Ready Player One” ve geçtiğimiz yılın en eğlencelilerinden sayacağımız Gore Verbinski’nin “Good Luck, Have Fun, Don’t Die” filmi gelir. Sadece “distopik filmler” başlığı altında toplayabileceğimiz bir liste hazırlasak, onlarca örnek daha eklenebilir elbette. Tüm bu filmlerde aslında, tahminlerimizden çok daha kısa süre içinde gerçekleşeceğine epey emin olduğumuz, yeni bir dünya tasarımı seyrediyoruz. Ancak bu filmlerin hiç ama hiç biri, mutlu ve huzurlu bir gelecek resmetmiyor: İnsanlık tüm değerlerini yitirir, teknolojinin hükümdarlığına girer ve çoğunlukla dünyanın sonu gelir. Peki, neden bu hikâyelerde insanlığın akıbeti değişmiyor? Sanırım, bu sorunun gerçek cevabına ulaşmak için, o meçhul geleceğe değil, tam olarak içinde yaşadığımız zamana bakabilmemiz gerekli. Ve “Gölgezaman” da tam olarak bunu yapıyor. 
 
İlk VR gözlüğün geliştirildiği araştırma merkezinde başlayan deneyim, hemen ardından karşımıza Rawya El Chab’ın Alma rolünde gelişiyle bilgilendirici olduğu kadar manipülatif bir monoloğa dönüşüyor. Kullanılan teknolojinin imkânları gereği televizyonu kapatamadığımız, salondan çıkamadığımız hatta gözlerimizi bile kaçıramadığımız, kısacası bırakıp kaçma hakkımızın olmadığı bir dinleyici konumuna indirgenip yerleşiyoruz. Ve seyircinin gözlerinin içine bakarak dünyanın gerçeklerini anlatmaya çalışan, ancak tuhaflığını ve tekinsizliğini -aslında biraz fazla- açıkça gördüğümüz Alma’nın başarılı performansıyla bir çeşit beyin yıkama operasyonuna alındığımızı çok geçmeden hissediyoruz. Dünyadaki insanların “%60’ının anksiyete ve stres problemleri yaşadığını, %72’sinin ise gelecekten korktuğunu ve iklim krizinin yaşamlarını doğrudan etkileyeceğine inandığını” söylerken gözlerini bizden bir an bile ayırmıyor. Yeni, paralel bir sanal gerçeklikte hiçbir sorunun olmadığı, mükemmele yakın bir hayat yaşayabileceğimizi anlatırken dünyanın çeşitli bölgelerinde küçük bir tura da çıkıyoruz. Bu bölüm için yöneltilen eleştirilerden biri, seyircinin interaktif bir seçim hakkının olmayış; ancak bu eksikliğin, bizimle konuşan Alma’nın tutarsız sözleriyle birleştiğinde, zaten halihazırda bize deyim yerindeyse “pazarlanmaya” çalışılan yeni yaşam biçiminin akıbetine dair bir kopya verdiğini düşünüyorum. Sanki proje bu belirgin tercihi ile, sistemin kurucuları ve yöneticileri, sanal gerçeklikte yaşamaya başlayan kullanıcıları yalnızca izleyiciler olarak konumlandırılacak ve onlara gerçek bir seçim yapma hakkını asla vermeyecek diye kulağımıza fısıldamaya çalışıyor.  Aslında, zaten her zaman da öyle olmamış mıdır?
 
 
Tarikatımıza hoş geldiniz
 
Üç boyutlu bir küpün içinde, sanal bir küpün köşelerini çekiştirerek var olabildiğimiz proje özelinde benim yönelteceğim belki de en ciddi eleştiri, bir tarikata giriş hissi vermesi için oyuncunun etnik kökeninin vurgulanması olabilir. Film gösterimine paralel düzenlenen sanal gerçeklik söyleşisinde, bu tercih nedenleri ile açıklanarak özellikle vurgulandı: Amerikalı izleyicilerin “tarikata ikna edilme hissi”ni daha derin hissedebilmesi için Lübnan asıllı bir oyuncu tercih edilmiş. Söyleşinin detaylarından birazdan bahsedeceğim ancak bana kalırsa, özellikle günümüzde bir tarikat vurgusu yapılması için nasıl bir sterotip (kalıplaşmış önyargılar ile gelişen genellemeler, çoğunlukla cinsiyet, etnik köken, din vb için) kullanılması tercih edilmeli diye sorulsaydı, çoğunluk kesinlikle sarışın, mavi gözlü ve bembeyaz Amerikalılar cevabını verirdi. Zira sosyal medyada sürekli pompalanan yeni tradwife akımı (kadınların oldukça genç yaşta evlenip çok fazla çocuk yapmasını salık veren, kadının fıtratında “evinin hanımı çocuklarının anası olmak vardır” gibi beş altı kuşak önceki dünya algısını ve inancını benimsemiş, son zamanların popüler sosyal medya akımı) aslında medyada en çok karşılaştığımız tarikat. Çünkü Amerika Birleşik Devletleri’nde Mormonlar (inançları gereği çay ve kahve dahi içmeyen, teknolojinin yasak olduğu Hristiyanlık temelli tarikatların kuşkusuz en gericisi) tarafından finanse ediliyorlar ve böylece her platformda algoritma seyircilere onların hesaplarını önerip içeriklerini öne çıkarıyor. Bu asimetrik destek nedeniyle, neredeyse tüm tradwife yüzleri bir anda ve çok uçuk biçimde popülerleşiyor. Sosyal medyada köpürtülen ve çok sayıda genç insanı da etkisi altına alan akımın bildiğimiz neredeyse tüm fenomenleri, ikonik biçimde sarışın ve beyaz Amerikalılar. Yine buradan devam edecek olursak, tüm insanlığı yepyeni sanal bir dünyaya taşınmaya davet edebilecek potansiyel güce, imkânlara ve alt yapıya sahip olan teknoloji şirketlerinin sahipleri ve üst düzey yöneticileri de öyle.
 
 
Tasarımın talihsiz etnik köken tercihi biraz göze batsa da, karakterin bizlere anlattığı her şey, noktasından virgülüne kadar tüm metin, gelecekte insanlığa sanal- paralel evreni tanıtacak ve yaşamımızın dijitale taşınmasını önerecek otoritelerin keskin, net ve tavizsiz manifestosu olma niteliği taşıyor. Metin bu kadar güçlü olmasaydı, proje sahip olduğu tüm teknik ve teknolojik imkânlara rağmen bu denli etkileyici olmayı başaramazdı. Bu keskinliğin kırıldığı tek noktada ise, “Elimizdeki tek dünya, sizin şimdiye kadar bildiğiniz dünya olsaydı, burada benimle olmazdın. Acilen bir şeyleri düzeltmeye çalışırdın, hatta belki sokaklarda durumun ciddiyetini haykırırdın, ancak dünyanın yandığını bilsen de sen, burada benimlesin!” cümleleriyle izleyiciyi acilen harekete geçirecek bir çağrıya dönüşüyor. Bir başka projenin, dünyayı bekleyen tehlikeyi ne kadar görmezden gelebileceğimizi sorgularken gerçekleri daha sert biçimde yüzümüze çarpmasına imkân var mıdır, pek zannetmiyorum. 
 
Hepimiz farklı gemilerdeyiz
 
İstanbul Modern’de aynı gün, “Gölgezaman” gösterimine paralel bir kısa film gösterimi de yapıldı. “Our Ark” isimli kısa filmin yaratıcıları yine Deniz Tortum ile Sister Slyvester. Sadece 13 dakikalık bu kısa film, sorunların temelindeki meseleleri o kadar net biçimde seyircinin önüne sunuyor ki, izleyicinin bu problemleri daha fazla görmemeyi seçme imkânı kalmıyor. Nesli tükenen hayvanlardan İŞİD’in yıktığı tapınaklara kadar, tahrip ve talan edilen dünyamızın kıymetli parçalarının kopyalandığı bir dijital arşivden bahsedildiğinde (Digital Life isimli şirket yürütücülüğünde), “Turistlerin çektiği sıradan fotoğraflar, yıkıma karşı bir savunma hattına dönüştü,” deniliyor ve bu tanımın aydınlatıcı hatta son derece çarpıcı bir etkisi oluyor. Böyle bakıldığında, dijital bir “Nuh’un Gemisi” benzetmesine hayran kalmamak elde değil, ancak hemen ardından buna neden ve niçin ihtiyaç duyulduğunu sorgulamaya başlıyoruz. Neden hem doğal kaynakları hem de kültürel mirasımızı, beşeri bir eseri dünyadaki orijinal hâli ile koruyup saklayamıyor ancak onun kopyasını sanal gerçeklikte korumaya alabiliyoruz? Elimizdeki tek cevap, bu yağmayı ve talanı engellemek için kimsenin gerçekten harekete geçmediği- belki de geçemediği. Sanki birileri dünyayı yakıp yıkmaya, son damlasına kadar tüketmeye azmetmişken, daha az sayıdaki diğerleri dünyayı korumaya, çok daha azı ise meçhul bir gelecek için gezegeni yedeklemeye çalışıyor. Filmden alıntılarsak: “Sanki dünyayı korumaya yönelik bu girişimler, onun yok oluşuna katkıda bulunmuyormuş gibi…”
 
 
 
Deniz Tortum
 
Her şeyi mükemmelleştirmek
 
“Gölgezaman”ın paralel etkinliklerinden biri de az önce bahsettiğim gibi, sanal gerçeklik üzerine yönetmen Deniz Tortum, araştırmacı Nurten Bayraktar, akademisyen Reşat Fuat Çam ve küratör/yazar Karen Cirillo’nun gerçekleştirdiği söyleşiydi. Hem “Gölgezaman”ın hem de sanal gerçeklik deneyiminin pek çok farklı açıdan ele alındığı ve sorgulandığı söyleşiye kısaca değinmek istememin sebebi ise, yalnızca saatler önce yaşadığım VR deneyimin mahiyetinin söyleşinin ardından baştanbaşa değişmesi.
 
 
Nurten Bayraktar
 
 
Reşat Fuat Çam
 
 
Karen Cirillo
 
İstanbul Modern Film Küratörü Müge Turan’ın, “Sanal gerçeklik diyoruz, yeni medya teknolojileri diyoruz. Bunlar bize sadece yeni araçlar sunmuyor. Aynı zamanda gerçeklik duygumuzu, algımızı ve anlatı kurma biçimlerimizi de dönüştürüyor. Ve bu teknolojiler aracılığıyla aslında yeni temsil alanları, yeni duyumsama biçimleri ve belki de sorumluluk kategorileri açılıyor.” cümleleriyle açılışını yaptığı söyleşi, büyük bir hızla meraklısı için immersive medyaya giriş dersine dönüştü; VR teknolojisinin tarihinden öne çıkan projelerin içeriğine ve amaçlarına, ekolojinin insanlığa etkilerine, insanların dünya sorunlarına kayıtsızlığına ve günün sonunda, herkesin kayıtsız bir eylemsizliğe hapsolduğu modern zamanlara kadar pek çok farklı konu ve sorunlara değinildi. 
 
MIT’de araştırma görevlisi olduğu dönem, bir nevi VR patlaması yaşandığını ve hemen herkesin gündemi haline geldiğini belirten Tortum, onun da konu hakkında ciddi bir araştırmaya giriştiğini söyledi. O zamanlar dinlediği Palmer Lucky’nin “Wire” röportajında, “sanal dünyayı mükemmelleştirirseniz, bu teknolojileri mükemmelleştirirseniz, dünyada başka hiçbir şeyi mükemmelleştirmeniz gerekmez,” dediğini zihnine kazımış ve konunun üzerine gitmeye karar vermiş. “Yaşadığımız dünyada çok fazla eşitsizlik var, çok fazla sorun var, çok fazla kriz var ve bizim bunları çözmemiz mümkün değil. Herkese iyi bir hayat sunmamız, eşitler sunmamız mümkün değil” ön kabulüne dayanan bu söylemin nerelere varabileceğini kestirmek, yaşadığımız bugüne bakıldığında pek de zor olmasa gerek. 
 
Antroposen çağının, dünyanın insan çerçevesinde tanımlandığı çağımızın, insanların problem çözme becerisini yitirdiği ve eylemsizliğe sıkıştığı bir yeni dönem olmasını temellendirmeye çalışırken, dünyayı pek de iyicil amaçlarla dönüştürmediğini yakinen bildiğimiz bir başka isim anıldı. Hatırlarsak, Elon Musk da yakın zamanda bir röportajında, içinde yaşadığımız dünyanın tek- yegâne gerçeklik olması ihtimalinin milyarda bir olduğunu söylemişti. -Dolayısıyla, Alma’dan bahsederken, sahiden de meşhur teknokratları dinliyoruz denebilir.- Tortum’un bu iddialı ve çarpıcı demeçe yorumu da, tek bir dünya olmaması fikrinin iklim krizinden dünyanın yaşadığı tüm sorunlara, hemen her şeyi hafifletecek ve durumun ciddiyetinin anlaşılmasını engelleyecek bir umursamazlık yaratması ve ayrıca bu durumun normalleştirilmesine katkı sağladığı yönünde. Aynı alıntıyı bir defa daha tekrarlayalım: “Sanki dünyayı korumaya yönelik bu girişimler, onun yok oluşuna katkıda bulunmuyormuş gibi…” 
 
Fiziksel dünyamızın kurallarıyla sınırlanmayan paralel bir evren tanımı ne kadar iştah kabartıcı olsa da, konuşmacıların tamamının değindiği gibi, yalnızca tek bir dünyamız var. Ona iyi bakalım.
 
 
Etiketler: Milliyet Sanat  deniz tortum  Sister Sylvester  Gölgezaman  İstanbul Modern