Milliyet Sanat
Milliyet Sanat » Haberler » Diğer » Sanatta yaş sınırı var mı?

Sanatta yaş sınırı var mı?

Sanatta yaş sınırı var mı?12 Ekim 2026 - 05:10
Jenny Joseph’ın “Warning” şiirindeki kırmızı şapka ve mor giysi, yaş almanın getirdiği özgürlüğün simgelerine dönüşüyor. Red Hat Society’den Ajda Pekkan’a, Madonna’dan Nur Sürer’e uzanan örnekler, kültür-sanat dünyasında yaşın kimin için bir engel, kimin için deneyim ve ustalık göstergesi sayıldığını sorguluyor.
Suzan Somalı Sönmez
ssomalisonmez@gmail.com
 
“Uyarı”
 
Yaşlandığımda morlar giyeceğim,
Bana hiç yakışmayan, üzerime uymayan kırmızı bir şapkayla.
Emekli maaşımı konyaklara, yazlık eldivenlere
Ve saten sandaletlere harcayacağım;
Sonra da tereyağı alacak paramız kalmadı, diyeceğim.
Yorulduğumda kaldırımın üzerine oturacağım,
Dükkânlarda tadımlık ikramları silip süpüreceğim,
Alarm zillerine basacağım,
Bastonumu parmaklıklar boyunca sürüyeceğim.
Gençliğimdeki ölçülülüğün acısını çıkaracağım.
Yağmurda terliklerimle dışarı çıkacağım,
Başkalarının bahçelerinden çiçekler toplayacağım
Ve yere tükürmeyi öğreneceğim.
Sen de korkunç gömlekler giyebilir, iyice kilo alabilir,
Bir oturuşta yaklaşık bir buçuk kilo sosis yiyebilir
Ya da bir hafta boyunca yalnızca ekmek ve turşuyla yetinebilirsin.
Kalemleri, kurşun kalemleri, bira bardaklarının altlıklarını
Ve daha neler neleri kutulara doldurup biriktirebilirsin.
Ama şimdilik bizi yağmurdan koruyacak giysiler giymeli,
Kiramızı ödemeli, sokakta ağzımızı bozmamalı,
Çocuklara iyi örnek olmalıyız.
Akşam yemeğine dostlarımızı çağırmalı, gazeteleri okumalıyız.
Ama belki de şimdiden biraz alıştırma yapmalıyım ki
Beni tanıyanlar, birdenbire yaşlanıp morlar giymeye başladığımda
Öyle çok şaşırıp kalmasınlar.
 
İngiliz şair Jenny Joseph’ın 1961’de yazdığı ve iki kez Britanya’nın en sevilen şiiri seçilen “Warning”, ilk bakışta yaşlılığın getireceği özgürlükleri mizahla anlatan, toplumsal görgü kurallarıyla hafifçe dalga geçen sevimli bir şiir gibi görünebilir.  Oysa “Warning”, kadınların hayatları boyunca uymaları beklenen kurallarla ve yaş aldıklarında kendilerine ayrılan dar alanla da ilgili.
 
Şiiri her okuduğumda aklıma gelen soru şu: Bir kadın, kendi istediği gibi yaşamak için neden belli bir yaşa gelmeyi beklesin? Kadınların ne giyeceği, nasıl görüneceği, kendisini nasıl ifade edeceği ve hayatın hangi döneminde nasıl davranacağı konusunda toplumsal beklentiler hiç eksik olmuyor. Gençken güzel olmak, orta yaşlarda genç görünmeye çalışmak, ileri yaşlarda ise mümkün olduğunca göze batmamak… Beklentiler değişse de kadınların bedenleri ve tercihleri üzerinden yargılanmaları sürüyor.
 
Kültür sanat dünyasında bu çelişki daha da belirgin. Yıllarını üretime vermiş kadınlar, belli bir yaştan sonra yalnızca yaptıkları işle değil, yaşlarıyla da değerlendiriliyor. Bir müzisyen yeni şarkılar yayınlayabilecekken eski hitleriyle sınırlanıyor; bir oyuncu güçlü karakterleri canlandırabilecek deneyime sahipken kendisine uygun görülen roller giderek daralıyor. Bir yandan deneyim ve ustalıktan söz ediyor, diğer yandan bu deneyimin sahibi kadınları görünmezleştiriyoruz.
 
 
Jenny Joseph
 
Kırmızı şapkanın hikâyesi
 
Jenny Joseph’ın kırmızı şapkasıyla mor giysisi yalnızca renkli bir yaşlılık hayali değil; görünmez olmayı reddetmenin, kendi seçimlerini yapmanın ve başkalarının çizdiği sınırların dışına çıkmanın da simgesi. Nitekim “Warning”, yıllar içerisinde yalnızca okurların hafızasında yer etmedi; gerçek hayatta bir topluluğa da ilham verdi. ABD’de Sue Ellen Cooper’ın 1998’de kurduğu Red Hat Society, şiirdeki kırmızı şapka ve mor giysi imgelerini kadınların bir araya geldiği uluslararası bir sosyal örgütlenmenin simgesine dönüştürdü. Cooper, 1997’de bir arkadaşına doğum günü hediyesi olarak kırmızı bir şapka ve “Warning” şiirini verdi. Bu fikir, arkadaşların birlikte vakit geçirdiği bir buluşma geleneğine, ardından da farklı ülkelerde üyeleri bulunan bir topluluğa dönüştü. Kuruluşun öyküsünü anlatan Smithsonian Ulusal Amerikan Tarihi Müzesi de şiirin bu oluşumdaki rolünü kayda geçiriyor.
 
Red Hat Society geleneğinde 50 yaş ve üzerindeki kadınlar kırmızı şapka ve mor giysilerle bir araya geliyor. Elli yaşın altındaki üyeler ise pembe şapka ve lavanta tonlarını tercih ediyor. Bu renk düzeni, yaşa göre ayrılmış bir moda kuralından ziyade yaş almayı saklanması gereken bir durum olarak görmeyen bir topluluğun ortak işareti. Üyeler yemek buluşmalarından gezilere, kültür-sanat etkinliklerinden kutlamalara uzanan programlar düzenliyor; arkadaşlık kurmak, eğlenmek ve kendilerine zaman ayırmak için alan yaratıyor.
 
 
Red Hat Society’nin kendi anlatımında öne çıkan kavramlar da bu yaklaşımı özetliyor: Eğlence, arkadaşlık, özgürlük, zindelik ve hayat boyu süren hayallerin peşinden gitmek. Kuruluş, kadınların aileleri, işleri ve toplulukları için sorumluluk üstlenirken kendilerine ayıracakları zamanı unutabildiklerini vurguluyor. Kırmızı şapka, bu kez başkalarının dikkatini çekmemek için değil, görünür olmayı seçmek için takılıyor.
 
Şiirin asıl gücü de burada. Yaş almış bir kadının toplumun alışılmış kurallarına uymayacağını söylemesi, yalnızca sevimli bir başkaldırı değil. Kadınların yaşları ilerledikçe daha ağırbaşlı, daha sessiz, daha az talepkâr olmaları gerektiğine ilişkin beklentiyi tersine çeviriyor. Red Hat Society, bu fikri, bir sosyal topluluk biçiminde hayata geçiriyor: Yaş almak, hayattan geri çekilmek anlamına gelmek zorunda değil.
 
Elbette bir arkadaşlık topluluğu, kültür endüstrisindeki yaş ayrımcılığını tek başına ortadan kaldıramaz ama yaşlılığı yalnızlık, edilgenlik ve görünmezlikle eşleştiren anlayışa karşı alternatif bir alan yaratabilir. Şiirdeki kadın, yaşlandığında yapacaklarını sıralarken kendisine ait bir hayatın provasını yapıyor. Kırmızı şapkalı kadınlar ise bu provayı birlikte gerçekleştiriyor.
 
Sinemada görünmezliğin başladığı yaş
 
Kadınların yaş aldıkça görünürlük kaybetmesi, sinemada uzun zamandır tartışılan bir sorun. Bir kadın oyuncunun gençlik döneminde romantik ilişkilerin, arzuların ve hikâyelerin merkezinde yer alması; ilerleyen yıllarda ise anne, büyük anne, hasta ya da başkalarının hayatını destekleyen bir karaktere dönüşmesi, yalnızca rol dağılımıyla ilgili değil. Bu dönüşüm, hangi kadınların hikâyelerinin anlatılmaya değer bulunduğunu da gösteriyor.
 
Belçika sinemasında 1945-2022 yılları arasındaki kurmaca filmleri inceleyen bir araştırma, kadın karakterlerin yaklaşık 35 yaşından itibaren görünürlük kaybettiğine, 65-74 yaş aralığında ise başrollerde yeniden daha fazla yer alabildiğine dikkat çekti. Araştırma, yaşlı kadın karakterlerin erkek karakterlere kıyasla daha olumsuz kalıplarla temsil edilmesi sorununu da gündeme getirdi. Bu bulgular, ileri yaştaki kadınların sinemada hiç yer almadığı anlamına gelmiyor ancak asıl soru, onlara nasıl hikâyeler verildiği.
 
Kadın karakterler yalnızca başkalarının bakımına ihtiyaç duyan, geçmişini hatırlayan ya da genç kuşaklara öğüt veren kişiler olarak yazıldığında kendi hayatlarının merkezinden uzaklaşıyor. Oysa yaşlı bir kadın da âşık olabilir, yeni bir karar alabilir, hata yapabilir, bir mesleğe başlayabilir ya da yıllardır ertelediği bir hayalin peşinden gidebilir. Bunlar sadece genç karakterlere özgü hikâyeler değil; insan hayatının farklı yaşlarda alabileceği biçimler.
 
Bu nedenle meselâ Meryl Streep gibi oyuncuların kariyerlerini yalnızca istisnai başarı öyküleri olarak ele almak yeterli değil. 77 yaşındaki Streep’in Miranda Priestly karakteriyle “The Devil Wears Prada 2” filminde yeniden izleyici karşısına çıkması, ikonik bir rolün yıllar sonra bugüne taşınmasına örnek. Ancak bazı yıldızların ileri yaşta da kariyerlerini sürdürebilmesi, sektörün bütününde kadın oyuncular için eşit fırsatların bulunduğunu da kanıtlamıyor. Asıl mesele, ileri yaştaki kadın oyuncuların güçlü, karmaşık ve hikâyenin merkezindeki karakterleri canlandırabilmelerinin olağan kabul edilmesi.
 
 
Meryl Streep
 
Coralie Fargeat’in 2024 yılında büyük yankı uyandıran, beden korkusu (body horror) ve hiciv türündeki sinema filmi  “The Substance” modern dünyanın güzellik, gençlik ve şöhret takıntısını son derece sert, grotesk ve rahatsız edici bir görsel dille eleştiren önemli bir örnek.
 
Kariyerinin ilerleyen döneminde televizyon ekranından uzaklaştırılan bir yıldızın gençlik arzusunu anlatan film, kadınların görünüşleri üzerinden değerlendirilmelerinin ne kadar yıkıcı sonuçlar doğurabileceğini gösteriyor. Yaş, kadın bedeni ve güzellik baskısını doğrudan ele alarak tartışmayı daha sert bir alana taşıyan “The Substance”ta yaşlanma, yalnızca biyolojik bir süreç değil; kadınların bedenleri üzerinde kurulan toplumsal baskının bir parçası.
 
Başarıdan çok yaş konuşuluyor
 
Madonna’ya yıllardır yöneltilen yaşlılık eleştirileri de aynı çelişkinin popüler kültürdeki karşılığı. 68 yaşındaki sanatçı görünüşü, sahne kostümleri, dansları ve cinselliğini ifade etme biçimi nedeniyle sık sık yaşına uygun davranıp davranmadığı tartışmasının hedefi oluyor. Erkek yıldızların ileri yaşlarda sahnede kalması çoğu zaman deneyim ve karizma üzerinden değerlendirilirken Madonna’nın bedeni ve yaşı, sanatından bağımsız bir tartışma konusu haline getirilebiliyor.
 
Ne var ki Madonna, 2026’da yayınlanan “Confessions II” albümü ve bu albümle bağlantılı görsel çalışmasıyla bu yılki MTV Video Music Awards gecesinin en çok ödül alan sanatçısı oldu. 27 Eylül’de düzenlenen törende yedi ödül kazandı; bunlar arasında ‘Yılın Sanatçısı’ ve ‘En İyi Albüm’ ödülleri de vardı. Sabrina Carpenter’la yaptığı “Bring Your Love” işbirliğinin yanı sıra “Confessions II - The Film” de ödüllendirilen Madonna’nın 23 yıl aradan sonra VMA’s sahnesine dönerek töreni açması, yalnızca geçmişteki şarkılarıyla anılan bir pop yıldızından söz etmediğimizi gösteriyordu.
 
 
Madonna
 
Madonna’nın başarısını yaş ayrımcılığı tartışmasının kesin çözümü olarak sunmak elbette mümkün değil. Bir ödül gecesi, kadın sanatçılara yönelik çifte standardı ortadan kaldırmıyor ancak burada görmezden gelinemeyecek bir çelişki var: Yaşı nedeniyle eleştirilen bir kadın sanatçı, yeni albümüyle ve güncel üretimiyle aynı dönemin en büyük müzik ödüllerinden birinde öne çıkabiliyor. Buna rağmen kamuoyu tartışması çoğu zaman onun ne ürettiğinden çok, kaç yaşında olduğuna ve nasıl görünmesi gerektiğine odaklanıyor.
 
Madonna örneğinde sorun, sanatçının yaşını inkâr etmesi ya da genç görünmeye çalışması değil. Bir kadının kendi bedeni, sahne dili ve arzuları üzerinde söz sahibi olmasının neden hâlâ bu kadar tartışmalı görüldüğü. Yaş almak, kadınların kamusal alanda nasıl görüneceklerine ilişkin kararların başkalarına devredilmesini gerektirmiyor.
 
Nostaljiye mahkûm olmak
 
Müzik dünyasında yaş ayrımcılığı bazen sinemadaki kadar açık değil; daha çok sanatçıya biçilen kategori üzerinden ortaya çıkıyor. Bir sanatçı sahneye çıkmaya devam ediyor, dinleyicisiyle bağını koruyor, yeni işler üretiyor olabilir. Ancak tanıtım dili onu sürekli geçmişteki başarılarıyla tarif ediyorsa bugünkü üretimi ikinci plana düşüyor.
 
Türkiye’de müzik dünyasının bu konuda özellikle sinir bozucu bir alışkanlığı var. Hâlâ sahneye çıkan, dinleyicisiyle bağını koruyan, yeni işler üretme kapasitesine sahip sanatçılar sık sık ‘80’ler’, ‘90’lar’ ve ‘Nostalji Geceleri’ başlıkları altında sunuluyor. Elbette geçmişin şarkılarını yeniden dinlemek, bir dönemin müziğini kutlamak ya da ortak anıları canlandırmak başlı başına bir sorun değil. Benim itirazım, bu kategorilerin sanatçının bugünkü kimliğinin önüne geçmesine. Sanki bir zamanlar başarılı olmuş bir müzisyen, artık yalnızca o yılların hatırasını canlandırmak için sahneye çıkabilirmiş gibi…
Bir sanatçının geçmişi elbette önemlidir. Fakat geçmişin başarıları bugünkü üretimin yerine konduğunda, nostalji bir kutlama olmaktan çıkıp sınırlandırıcı bir etikete dönüşüyor. Kadınların hayatları boyunca başkalarının beklentilerine göre davranmaya zorlanmasıyla sanatçıların yaş aldıklarında geçmişlerine hapsedilmesi arasında, ilk bakışta görünmeyen bir bağ var: İkisinden de kendilerine ayrılan yere razı olmaları bekleniyor.
 
Türkiye’de Ajda Pekkan bu tartışmanın en belirgin örneklerinden biri. 80 yaşındaki sanatçı, on yıllara yayılan kariyerini yalnızca eski hitleriyle sürdürmüyor; repertuvarını ve sahne kimliğini de yeniliyor. Haziran 2026’da Harbiye Açıkhava’daki konserinde yeni şarkısı “Kalbim Senin”i dinleyicileriyle buluşturması, Manifest grubuyla yaptığı “Hileli” şarkısı bugünkü üretiminin de kariyerinin parçası olduğunu gösteriyor. Buna rağmen Ajda Pekkan’ın adının geçtiği etkinlikler ve haberler, sık sık geçmişin popüler şarkıları ve nostalji duygusu etrafında şekilleniyor.
 
Burada sorun, nostalji konserlerinin yapılması değil. Geçmişin şarkıları dinleyiciler için anılarla, kişisel tarihlerle ve kuşak deneyimleriyle iç içe. Fakat bir sanatçı yeni şarkı yayınladığında, yeni bir sahne düzeni kurduğunda ya da repertuvarını değiştirdiğinde bunun da aynı ölçüde konuşulması gerekiyor. Bir müzisyenin geçmişteki başarısını kutlamakla onu yalnızca geçmişe ait saymak arasında fark var.
80 yaşındaki Cher de müzik ve sinema arasında uzanan kariyerinde kendisini farklı dönemlerde yeniden tanımlayan isimlerden biri. Onu yalnızca geçmişin pop ikonu olarak anmak, onlarca yıla yayılan üretimini ve popüler kültür üzerindeki etkisini tek bir döneme sıkıştırmak olur. Cher’in kariyeri, sanatçıların zaman içinde farklı mecralara ve ifade biçimlerine yönelerek varlıklarını sürdürebildiklerini gösteriyor.
 
73 yaşındaki Cyndi Lauper’ın 2026’da Las Vegas’ta gerçekleştirdiği konser rezidansı da geçmişle bugün arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmek için bir örnek. ‘Cyndi Lauper: Live in Las Vegas’, 24 Nisan-2 Mayıs tarihleri arasında The Colosseum at Caesars Palace’ta düzenlendi. Lauper’ın şarkılarıyla kurduğu bağ, elbette dinleyicilerin geçmişe dönük anılarını da harekete geçiriyor. Ancak sahnede yer almaya devam eden bir sanatçının bugünkü performansı, yalnızca geçmişin yeniden canlandırılması olarak değerlendirilemez.
 
Linda Perry’nin hikâyesi ise üretimin sahneyle sınırlı olmadığını hatırlatıyor. 61 yaşındaki Perry, 4 Non Blondes grubunun solisti olarak “What’s Up?” şarkısıyla tanındıktan sonra besteci ve prodüktör olarak da önemli bir kariyer kurdu; Dolly Parton, Christina Aguilera ve Pink gibi sanatçılarla çalıştı. 2026’da yayınlanan Let It Die Here albümü ve aynı adlı belgesel sanatçının yaratıcı kimliğini, kişisel dönüşümünü ve kariyerinin yeni dönemini gündeme taşıdı. Bir müzisyenin üretimini sürdürmesi her zaman aynı biçimde sahnede görünmesi anlamına gelmiyor; bestecilik, söz yazarlığı ve prodüktörlük de sanatın devam eden biçimleri.
 
Scorpions’ın 60 yılı aşan geçmişi de rock müziğinde uzun kariyerlerin nasıl taşındığını gösteriyor. 1948 doğumlu grubun gitaristi Rudolf Schenker ve aynı yıl doğan solisti Klaus Meine, 2026’da 78 yaşında. Grup, ilk albümü Lonesome Crow’un yeni miksini sınırlı plak ve CD formatlarında yeniden yayınladı; ayrıca “Rock You Like a Hurricane” şarkısının görsel dünyasını genişleten bir grafik roman duyurdu. Bu tür çalışmalar, geçmişin müzik mirasını korurken onu yeni formatlarla bugüne taşımanın yollarını da gösteriyor.
 
Bu isimlerin hiçbiri aynı yaşta, aynı koşullarda ya da aynı biçimde üretmiyor. Zaten mesele de hepsinin genç sanatçılar gibi davranması değil. Bazıları yeni albümler yapıyor, bazıları sahne performanslarını sürdürüyor, bazıları müziklerinin etrafında yeni anlatılar kuruyor, bazılarıysa farklı üretim alanlarına yöneliyor. Uzun bir kariyer, sanatçının yalnızca geçmişte kalması gerektiği anlamına gelmiyor.
 
“Ölmeden önce beni son kez görün”: John Cleese İstanbul’da
 
Yaş alan sanatçıların sahnede bulunmasına ilişkin farklı bir örnek de İngiliz komedi dünyasının efsane isimlerinden John Cleese. Monty Python’ın kurucularından, “Fawlty Towers” dizisinin yaratıcılarından olan Cleese, “Last Time to See Me Before I Die” adlı gösterisiyle 4 Kasım 2026’da ilk kez İstanbul’da sahne alacak. 87 yaşına gireceği 27 Ekim’den yalnızca sekiz gün sonra gerçekleşecek gösteri, İstanbul Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’nda düzenlenecek.
 
Gösterinin adı Türkçeye kabaca “Ölmeden Önce Beni Son Kez Görün” diye çevrilebilir. Cleese, programın ilk bölümünde kariyerinden seçtiği görüntüler eşliğinde anılarını ve hikâyelerini paylaşacak, ikinci bölümde ise interaktif bir yapıda izleyicilerin sorularını yanıtlayacak. Burada yaş, gösterinin tanıtımında saklanan bir ayrıntı değil; mizahın da parçası haline gelen bir unsur.
 
 
Cleese örneği, kadın sanatçılarla erkek sanatçılara yaşları üzerinden nasıl farklı yaklaşıldığına dair düşünmek için de elverişli. İleri yaştaki bir erkek komedyenin sahnede olması, kariyer deneyimi ve kendine özgü mizahıyla anlatılabiliyor. Kadın sanatçılarda ise aynı yaş sıklıkla görünüş, beden, giyim ve ‘yaşına uygunluk’ tartışmalarını beraberinde getiriyor. Elbette Cleese’in gösterisinin başlığından tek başına toplumsal bir sonuç çıkarmak mümkün değil ancak yaşın sahne üzerindeki karşılığının cinsiyetle birlikte değişebildiğini görmek için bu örnek önemli.
 
Buradaki asıl mesele, sanatçıların yaşlarını bir başarı hikâyesinin ya da tanıtım sloganının parçası yapıp yapmaması da değil. Yaşın, ürettikleri işin önüne geçmeden konuşulabilmesi. Cleese’in kariyerini sürdürmesi kadar Madonna’nın yeni albümüyle ödül kazanması, Ajda Pekkan’ın yeni şarkılar yayınlaması, Cyndi Lauper’ın sahneye çıkması ya da Linda Perry’nin farklı üretim biçimleriyle kariyerine devam etmesi de bu çerçevede anlam kazanıyor.
 
Yaşlılık yalnızca kayıp ve bakım hikâyesi değil
 
Yaşlanmanın kültür-sanat alanındaki temsili, yalnızca tanınmış sanatçıların kariyerleriyle sınırlı değil. Filmlerde, tiyatro oyunlarında, sergilerde ve akademik çalışmalarda da yaşlılık deneyiminin çeşitliliğine daha fazla alan açılıyor. Bu örneklerin ortak noktası, yaş almayı tek bir duyguya ya da yaşam biçimine indirgeyen anlatılara karşı çıkmaları.
 
Sarah Friedland’ın yönettiği “Familiar Touch”, filmi yaşlılığı kişinin kendi kimliğini koruma çabası üzerinden ele alan yapımlardan biri. Kathleen Chalfant'ın canlandırdığı Ruth Goldman, hafızasındaki değişimlerle birlikte destekli yaşam merkezine geçiyor. Yeni çevresine ve günlük rutinlere uyum sağlamaya çalışırken arzuları, alışkanlıkları ve kendilik algısı da dönüşüyor. Film, karakterin yeni yaşam düzenine uyumunu ve kimliğini koruma çabasını merkeze alıyor. Yaşlılık ve bakım ilişkisi, Ruth’un yalnızca başkalarının yardımına ihtiyaç duyan biri olarak değil, kendi arzuları ve tercihleri olan bir birey olarak ele alınması üzerinden tartışılıyor.
 
“Familiar Touch,” 12 Ekim 2026'da Londra'daki Barbican'ın 60 yaş üzerindeki izleyicilere yönelik Senior Community Cinema programında gösterilecek. Program, yaşlı izleyicilerin sinema salonlarıyla kurduğu ilişkiyi de gündeme getirecek: Kültür kurumları yalnızca yaşlılığı konu alan eserler üretmekle kalmamalı, ileri yaştaki izleyicilerin bu eserlerle buluşabileceği gösterim olanakları da oluşturmalı.
Bu yıl Cannes Film Festivali'nin yarışma seçkisinde yer alan Japon yönetmen Ryusuke Hamaguchi’nin “Soudain (All of a Sudden)” filmi de yaşlı bakımını merkezine alan anlatısıyla dikkat çekti. Film, Fransa'da yaşlılara yönelik bir bakım merkezini yöneten Marie-Lou ile kanserle mücadele eden Japon tiyatro yönetmeni Mari arasındaki ilişkiyi konu alıyor. Yapım, Cannes'da başrollerindeki Virginie Efira ve Tao Okamoto'ya verilen ortak ‘En İyi Kadın Oyuncu’ ödülüyle de gündeme geldi.
Hamaguchi'nin filminde bakım, yalnızca gündelik ihtiyaçların karşılanmasıyla sınırlı bir faaliyet olarak ele alınmıyor. İki kadının karşılaşması hastalık, zaman, insan ilişkileri ve hayatın son dönemine ilişkin kararlar etrafında gelişiyor. Bu tür anlatılarda önemli olan, yaşlanmanın zorluklarını yok saymak değil; yaşlı karakterleri yalnızca hastalık, hafıza kaybı ya da başkalarına bağımlılık üzerinden tanımlamamak. İnsan hayatının ilerleyen dönemleri de kararların, ilişkilerin, çatışmaların ve değişimin sürdüğü bir alan.
 
İki film, farklı yönlerden aynı soruya yaklaşıyor: Yaşlılık anlatılarında kişinin kimliği, arzuları ve ilişkileri ne ölçüde korunuyor? Karakterler yalnızca başkalarının bakımına ihtiyaç duyan kişiler olarak mı çiziliyor yoksa kendi hayatları hakkında düşünebilen ve karar verebilen bireyler olarak mı var oluyor?
 
“Mukadderat”
 
Türk sinemasından yakın tarihli ve güçlü bir örnek de “Mukadderat”. Filmde Nur Sürer’in canlandırdığı Sultan, eşini kaybettikten sonra yeniden evlenmeye karar veriyor; ancak çevresinin itirazlarına rağmen kendi hayatını yeniden kurmakla yetinmeyip ticarete atılıyor, evini pansiyona dönüştürüyor ve pazarda tezgâh açıyor.
 
Nadim Güç’ün yönettiği, senaryosunu Erdi Işık’ın yazdığı “Mukadderat” (2024) filmi, katıldığı festivallerde kazandığı prestijli ödüllerle büyük bir başarıya imza attı. İlk olarak 61. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde en büyük ödül olan ‘En İyi Film’ ödülünü kucaklayan yapım, başrol oyuncusu Nur Sürer’e ‘En İyi Kadın Oyuncu’ ve Osman Sonant’a da "En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu" ödüllerini getirerek festivalden 3 büyük ödülle döndü. Festival yolculuğuna hız kesmeden devam eden film, 12. Boğaziçi Film Festivali ile 4. Uluslararası İzmir Film ve Müzik Festivali’nde de yine ‘En İyi Film’ seçilerek başarısını taçlandırdı. Son olarak Rusya'nın Soçi kentinde düzenlenen Uluslararası 25. Avrasya Film Festivali'nde ‘Uzun Metraj’ kategorisinde Türkiye'yi temsil eden tek yapım olan” Mukadderat”, usta oyuncusu Nur Sürer ile ülkemize bir kez daha uluslararası arenada gurur yaşatarak ‘En İyi Kadın Oyuncu’ ödülünün sahibi oldu.
 
 
Nur Sürer
 
‘Bir kadının hayatına ne zaman yeniden başlayabileceğine kim karar verir?’ “Mukadderat”, bu soruyu eşini kaybettikten sonra kendi geleceğini kurmaya girişen Sultan üzerinden soruyor. Yeniden evlenmek istemesiyle çevresinin tepkisini çeken, buna rağmen kendi kararlarından vazgeçmeyen Sultan, kadınların belli bir yaştan sonra arzularını geride bırakmaları gerektiği düşüncesine itiraz ediyor. Filmi özel kılan, bu itirazı yetmişli yaşlarındaki Nur Sürer’in güçlü ve incelikli oyunculuğuyla buluşturması. Sultan’ın kararlılığını, çelişkilerini ve hayata yeniden tutunma isteğini sahicilikle yansıtan Sürer, kadınların hikâyelerinin de oyunculuklarının da belli bir yaşta sonlanmadığını hatırlatıyor.
 
Sahnede yaş
 
Tiyatroya gelirsek; yaşın sahne ve sahne dışında temsiline ilişkin tartışmalar, Mart 2026’da yayımlanan “Late Stage: Theatrical Perspectives on Age and Aging” adlı kitapta akademik bir çerçeve kazanıyor.
 
Benjamin Gillespie ve Cindy Rosenthal’ın editörlüğünde Elinor Fuchs'un katkısıyla hazırlanan kitap, University of Michigan Press tarafından yayımlandı. Çalışma, yaşı yalnızca biyolojik bir olgu olarak değil, toplumsal ve kültürel ilişkiler içinde kurulan bir kimlik olarak inceliyor. Yaş ayrımcılığı, oyuncu seçimi, kuşaklar arası ilişkiler, hafıza, bakım ve ileri yaşlarda sanatsal üretimin devamlılığı gibi başlıkları ele alan “Late Stage: Theatrical Perspectives on Age and Aging”, tartışmayı yalnızca sahnede hangi karakterlerin yer aldığıyla sınırlamıyor; hangi sanatçıların hangi rollere uygun görüldüğünü ve ileri yaşlardaki üretimin nasıl değerlendirildiğini de gündeme getiriyor.
Tiyatroda yaş, yalnızca bir karakterin kaç yaşında olduğunu belirleyen bir özellik değil. Oyuncunun bedeninin nasıl değerlendirildiği, hangi rollere uygun bulunduğu ve kariyerinin hangi aşamasında nasıl fırsatlarla karşılaştığı da yaş üzerinden şekillenebiliyor. Kitap, bu meseleleri tiyatro ve performans araştırmalarının kesişiminde ele alarak yaşlanmayı değişmez bir gerileme anlatısına indirgeyen kabulleri sorguluyor.
 
 
ABD’de ‘Honor Roll!’ girişiminin Temmuz 2026’da hazırladığı “50 Plays by Women+ Over 50” seçkisi de oyun yazarlığında yaş ve cinsiyet üzerinden oluşan görünürlük sorununa odaklanıyor. Elli yaş üzerindeki kadın ve non-binary oyun yazarlarının eserlerini görünür kılmayı amaçlayan girişimde, çok sayıda sanatçının aday gösterme sürecine katılması üzerine seçkinin iki liste halinde hazırlanmasına karar verildi.
 
Girişim, tiyatrodaki temsil tartışmasının yalnızca sahnede görünen oyuncularla sınırlı olmadığını gösteriyor. Oyun yazarlığı, yönetmenlik ve dramaturji gibi alanlarda kimin eserlerinin üretildiği, yayımlandığı ve repertuvara alındığı da yaş ve cinsiyet üzerinden değerlendirilmesi gereken bir konu.
Türkiye’de 20 Ekim 2026 için İstanbul Mecidiyeköy Büyük Sahnesi’nde gösterimi duyurulan Matei Vi?niec’in “Küçük Bir İş İçin Yaşlı Bir Palyaço Aranıyor” oyunu da yaşlanmanın toplumsal ve ekonomik boyutunu tartışmak için somut bir örnek. İşsiz kalan ve unutulmuş hisseden üç yaşlı palyaçonun bir iş ilanı için bekleyişini anlatan oyun, dostluk ve rekabeti absürt mizahla bir araya getiriyor. Karakterlerin yaşları, yalnızca biyografik bir ayrıntı değil; çalışmanın, işe yarar bulunmanın ve toplum içinde yer edinmenin hangi ölçütlerle değerlendirildiğine ilişkin bir mesele.
 
Görünür olmak, hatırlanmak ve yeniden keşfedilmek
 
Görsel sanatlarda da ileri yaştaki üreticilerin görünürlüğünü gündeme taşıyan örnekler var. Chicago’daki Woman Made Gallery’nin 10 Ekim’de açılan “In Full View” başlıklı karma sergisi, 65 yaş ve üzerindeki 47 kadın ile non-binary sanatçının eserlerini bir araya getiriyor. 7 Kasım’a kadar sürecek sergide resim, heykel, fotoğraf, tekstil ve karma tekniklerle üretilmiş işler yer alıyor. Serginin odağında görünürlük ve görünmezlik, kimlik, hafıza ve yaşanmış bir hayatın bıraktığı izler bulunuyor.
 
“Tam Görünüm” başlıklı serginin seçkisi kimlik, hafıza, kişisel tarih ve sanatçının geride bıraktığı miras üzerinden şu soruyu ortaya koyuyor: Bir insanın yaşam deneyimi ve üretimi, yaşı ilerledikçe daha fazla mı değer kazanıyor yoksa kültürel dolaşımın dışına mı itiliyor?
 
Farklı kuşaklardan sanatçıların işlerini bir araya getiren sergiler, yaşlı sanatçıları yalnızca geçmişte kalmış bir dönemin temsilcileri olarak görme alışkanlığına da karşı çıkıyor. Eserlerin güncel bir sergi bağlamında sunulması, sanatçıların üretimlerinin bugünün izleyicisiyle kurduğu ilişkiyi öne çıkarıyor.
Bu yaklaşım, sanat tarihinde kadınların görünürlüğü tartışmasıyla da kesişiyor. Kadın sanatçıların üretimleri, uzun süre erkek sanatçıların eserlerine kıyasla daha az sergilenmiş ve daha sınırlı biçimde belgelenmişti. Yaşın da bu eşitsizliğe eklenmesi, sanatçıların üretimlerinin hem kendi dönemlerinde hem de sonraki kuşaklar tarafından nasıl hatırlanacağı sorusunu önemli kılıyor.
 
 
101 yaşındaki Amerikalı ressam Ce Roser da ileri yaşlarda sanatsal üretimin devamlılığına ilişkin dikkat çekici bir örnek. Ce Roser’ın Londra’daki VeneKlasen galerisinde açılan “Running with the Sun: Works 1961-2014 / Güneşle Birlikte Koşmak: 1961-2014 Arası Eserler” sergisi, 18 Eylül’de açıldı ve 3 Aralık’a kadar devam ediyor.
 
Roser'ın hikâyesi, ileri yaşta üretmeye devam eden bir sanatçının portresinden daha fazlasını içeriyor. Sanatçı, 1970'lerde kadınların sanat dünyasındaki konumunu değiştirmek amacıyla kurulan Women in the Arts Foundation'ın öncü isimlerinden biri. O dönemde deneyimli kadın sanatçıların sergi açmakta ve mesleklerini sürdürmekte karşılaştıkları engeller, bir araya gelerek örgütlenmelerine neden olmuştu. Kuruluşun faaliyetleri, kadın sanatçıların görünürlüğünü artırmak için sergiler düzenlemeyi ve kamusal alanda seslerini duyurmayı içeriyordu.
 
Roser'ın bugün hâlâ üretmesi, bu tarihsel mücadelenin devam eden bir parçası olarak okunabilir. Sanatçının yaşamı, kadınların sanat dünyasında karşılaştığı eşitsizliklerin yalnızca kariyerlerinin başlangıcında ortaya çıkmadığını; yaş aldıklarında da eserlerinin, deneyimlerinin ve katkılarının nasıl değerlendirildiği ile ilgili yeni sorular doğurduğunu hatırlatıyor.
 
Burada mesele, yüz yaşını aşmış bir sanatçının çalışmaya devam etmesini istisnai bir başarı öyküsüne dönüştürmekten ibaret değil. Asıl soru, sanatçının üretimini sürdürebilmesi kadar, bu üretimin sanat dünyasında hangi koşullarda görünür olabildiği. Yaş almış bir sanatçının yalnızca geçmişteki başarılarıyla değil, üretiminin bütünlüğü ve sanat dünyasında açtığı alanla da değerlendirilmesi gerekiyor.
 
Yaş almak ve sanatla kurulan ilişki
 
Kültür-sanat faaliyetlerinin yaşlanma deneyimiyle ilişkisi, yalnızca eserlerin konusu üzerinden tartışılmıyor. University College London araştırmacılarının 11 Mayıs 2026'da duyurduğu bir çalışma, sanatla ve kültürel faaliyetlerle düzenli ilişki kurmanın biyolojik yaşlanma göstergeleriyle bağlantısını inceledi.
 
“Innovation in Aging” dergisinde yayımlanan araştırmada Birleşik Krallık'tan üç bin 556 yetişkinin anket yanıtları ve kan testi verileri değerlendirildi. Okuma, müzik dinleme, müze ve galeri ziyareti gibi faaliyetlere daha sık ve daha çeşitli biçimlerde katılan kişilerde biyolojik yaşlanma hızının daha düşük olduğuna ilişkin bulgular elde edildi. Haftada en az bir kez sanatsal faaliyete katılanlarda, bu faaliyetlere nadiren katılanlara kıyasla biyolojik yaşlanma hızının yaklaşık yüzde 4 daha düşük olduğu hesaplandı.
 
Araştırma, sanatla ilgilenmenin tek başına biyolojik yaşlanmayı yavaşlattığını kanıtlamıyor elbette. Bulgular, kültürel katılım ile biyolojik yaşlanma göstergeleri arasında bir ilişkiye işaret ediyor; bu ilişkinin nedenlerini ve yönünü belirlemek için daha ileri araştırmalar gerekiyor ancak yine de çalışma, sanatın gündelik yaşamdaki yerini yalnızca estetik beğeni veya boş zaman etkinliği olarak ele almayan bir tartışmaya katkıda bulunuyor. Okumak, müzik dinlemek, sergi gezmek ve kültürel etkinliklere katılmak insanların dünyayla bağlarını sürdürme biçimleri arasında yer alıyor. Bu faaliyetlerin yaşamın ilerleyen dönemlerinde de erişilebilir olması, kültür kurumlarının sorumlulukları açısından önem taşıyor.
 
Yaşın değil, üretimin konuşulduğu bir kültür mümkün mü?
 
Bütün bu örnekler, birbirinden farklı gelişmeler. Bunları ortak bir dosyada buluşturan ise yaşlanmayı tek bir deneyime indirgeyen anlatılara karşı açtıkları alan. Birileri için yeni bir üretim dönemi, birileri için bakım ihtiyacı, birileri için mesleki dönüşüm, birileri içinse yıllardır ertelenen kararları hayata geçirme fırsatı. Sanatın görevi, bu deneyimlerin hiçbirini tek başına yaşlılığın temsili haline getirmemek.
 
Yaş almak, her birey için aynı biçimde ilerlemiyor. Sanatsal üretim de yalnızca gençliğe, fiziksel dayanıklılığa veya kariyerin ilk dönemlerine ait değil. Buna rağmen kültür endüstrisinin üretim ve görünürlük ölçütleri, ileri yaştaki sanatçıların deneyimlerini ve eserlerini değerlendirme biçimini etkileyebiliyor.
 
Bu arada, yaş alan sanatçıların mutlaka üretmeye devam etmesi de şart değil. İnsanların çalışmayı bırakma, sahneden çekilme, dinlenme ya da başka bir hayat kurma hakkı elbette var. Sorun, üretmeye devam etmek isteyenlerin yaşları nedeniyle geçmişe hapsedilmesi; yeni bir şey yaptıklarında bunun yaşlarına rağmen gerçekleşmiş bir istisna gibi sunulması. Bir sanatçının değerini kaç yaşına kadar çalışabildiği ile ölçmek de, artık üretmediği için görünmez saymak da aynı dar bakışın farklı biçimleri.
 
Jenny Joseph’ın şiirindeki kadın, yaşlandığında yapacaklarını sıralarken aslında kendisine ait bir hayatın sınırlarını yeniden çiziyor. Red Hat Society bu düşünceyi bir topluluğa dönüştürüyor. Madonna’nın ödülleri, Ajda Pekkan’ın yeni şarkıları, Cher’in uzun kariyeri, Cyndi Lauper’ın sahneye dönüşü, Linda Perry’nin farklı alanlardaki üretimi, Scorpions’ın müzik mirasını yeni biçimlerle sürdürmesi ve John Cleese’in 87 yaşında İstanbul’da sahneye çıkacak olması sanatın tek bir yaşta başlayıp bitmediğini gösteriyor. Sinema, tiyatro ve görsel sanatlar alanındaki örnekler de yaşlı kadınların ve erkeklerin yalnızca geçmişleriyle değil, bugünkü hayatlarıyla temsil edilmelerinin önemini ortaya koyuyor.
 
2026'nın farklı kültür-sanat örnekleri, yaş almanın sanatın dışında kalan bir yaşam evresi olmadığını gösteriyor. Asıl mesele, sanat dünyasının bu deneyimi ne kadar kapsayabildiği ve farklı yaşlardaki insanların üretimlerine, hikâyelerine ve sözlerine ne ölçüde yer açabildiği.
 
Özellikle kadınlar açısından hâlâ sorulması gereken sorular değişmiyor: Bir kadın oyuncunun yaşı neden rol seçimlerinin önüne geçiyor? Bir kadın müzisyenin yeni şarkısı neden eski hitleri kadar görünür olmuyor? Kadınların giyiminden bedenlerine, sahne performanslarından arzularına kadar her şey neden yaşları üzerinden tartışılıyor?
 
Jenny Joseph 2018’de, 85 yaşında hayatını kaybetti. Şiirinin itirazıysa bugün hâlâ geçerli: Başkalarının beklentilerine göre yaşamaktan vazgeçmek için neden yaşlanmayı bekleyelim?
 
Etiketler: Madonna  nur sürer  sanat