Sinema ve lezzet aşkına: UGFF’den kalanlar
Sinemayı sadece gözle değil tat ve kokuyla da deneyimleten UGFF, festival alanında kurulan sıcak dostluklar ve edebiyat söyleşileriyle akıllarda kaldı. Kaçıranlar için müjde: Bu lezzetli buluşma 10 Temmuz'da Kars'ta devam ediyor.
Suzan Somalı Sönmez
ssomalisonmez@gmail.com
Sinemayı sever misiniz? Peki ya farklı kültürlerin mutfaklarına ilgi duyar mısınız?
Bu iki soruya da cevabınız evet ise, bu yazının ilginizi çekeceğini düşünüyorum sevgili okur.
Çünkü yazımın konusu, 5-7 Haziran tarihleri arasında Çeşme Altın Yunus’ta gerçekleştirilen Uluslararası Gastronomi Film Festivali.
Evet, festivalin sonlanmasının üzerinden biraz zaman geçti, farkındayım ama yenisi geliyor. Nisan ayında Londra’daki "Londra'da Yeni Dalga Anadolu Mutfağı” etkinliğinin ardından Haziran’da Çeşme’ye taşınan gastronomi ve sinemanın buluşma noktası Uluslararası Gastronomi Film Festivali (UGFF), bu kez 10-12 Temmuz tarihleri arasında Kars’ta gerçekleştirilecek. Festival, üç gün boyunca film gösterimleri, söyleşiler, tadım etkinlikleri, Sine Sınıf ve Gastro Sınıf etkinliklerine ev sahipliği yapacak.
Dolayısıyla bu yazı geç kalmış değil. Üç gün boyunca neler deneyimlediğimi paylaşmak isterim.
Festivalin Çeşme edisyonu, uzun zamandır deneyimlediğim en iyi festivallerden biriydi diyebilirim. Daha önce de yazmıştım, tekrar etmekte sakınca görmüyorum. Çeşme Belediyesi’nin ev sahipliğinde Altın Yunus Hotel’de düzenlenen Uluslararası Gastronomi Film Festivali, üç gün boyunca sinemacılarla şefleri, akademisyenlerle gastronomi profesyonellerini ortak bir üretim zemininde buluşturdu. Programın omurgasını oluşturan seçkiler ve yarışma bölümleri, gastronomiyi görsel anlatının merkezinde yer alan bir kavram olarak ele alan, dolu dolu bir yapıya sahipti.
Festival alanında yer alan stantlarda Çeşme’ye özgü yerel lezzetlerin ve üreticilerin görünürlük kazanmasına destek veren Çeşme Tarımsal Kalkınma Kooperatifi ve Yarımada Çiftliği, bölgenin gastronomi değerlerinin ulusal ve uluslararası katılımcılarla buluşmasına katkı sağladı. Sakız koyun yoğurdu, Ege mezeleri ve sürdürülebilir üretim örneği ekmekler festivalin en çok ilgi gören tatları arasındaydı.
Üç gün boyunca ‘Tasty Cinema’, ‘Gastro Sınıf’, ‘Sine Sınıf’ gibi etkinlikler ve söyleşiler, film gösterimleriyle paralel ilerleyen ustalık sınıflarıyla birlikte disiplinler arası bir akış kurdu. Böylece mutfak ile kamera arasındaki ilişki, üretim süreçleri açısından da tartışmaya açılmış oldu.
Tasty Cinema
Farklı deneyim
Film gösterimleri haricinde benim en ilgimi çeken etkinliklerden biri, deneyimleme fırsatı bulduğum “Tasty Cinema” oldu. Temaset Deneyim Stüdyosu’nun 2014’ten bu yana geliştirdiği bu yaklaşımda film, sadece göz ve kulakla değil; tat, koku ve hatta dokunma duyusuyla birlikte algılanıyor. Yani perdeye yansıyan hikâye, aynı anda sofraya, ortama ve duyulara da yayılıyor. Sinemayı gerçekten deneyimlenen bir alana taşıyan bu projede, bir film izlerken klasik anlamda “seyirci” olmuyorsunuz. Filmle birlikte tasarlanmış lezzetler sahnelerin atmosferine eşlik ediyor; kimi zaman bir koku, kimi zaman bir tat sizi hikâyenin içine daha derinden çekiyor. Böylece anlatı sadece zihinde değil, bedensel bir hafızada da yer ediyor; sinema ile mutfak arasında güçlü bir bağ kuruluyor. Filmlerdeki dünyaya karşılık gelen gastronomik eşleşmeler, izlenen sahneleri daha yoğun ve katmanlı bir hale getiriyor. Serdar Paktin ve eski dost Hakan Patır’ın kurduğu Temaset Deneyim Stüdyosu’nun imzasını taşıyan bu yaklaşım, aslında bir tür kürasyon ve sahneleme pratiği. İki farklı yaratıcı disiplini bir araya getirerek Türkiye’de pek rastlanmayan, disiplinlerarası bir anlatım dili oluşturuyor. Genellikle özel davetlerle gerçekleşse de zaman zaman herkese açık etkinliklerle de izleyiciyle buluşuyor.
Daha önce nasıl tanımamışım
Festival, bu yıl sadece lezzetleri değil, insanları da bir araya getirdi. Yerel lezzetleri tatma imkânı sunan festival alanında yeni dostluklar kuruldu, eski dostlar yeniden bir araya geldi. Farklı deneyimler yaşandı.
Fadik Sevin Atasoy
Festivalin Danışma Kurulu’nda da yer alan Fadik Sevin Atasoy, açıkçası “daha önce nasıl tanımamışım” dedirten isimlerden biri oldu. D&R standında gerçekleşen “Fadik ve Kırmızı Bavul” kitabının imza günü ve söyleşisinde okurlarla buluşan Atasoy, sinema, edebiyat ve üretim sürecine dair oldukça içten bir sohbet gerçekleştirdi. Kitaplarının çıkış hikâyesini anlatırken yazarlığı kişisel bir yolculuk olarak ele aldığı söyleşide paylaştıkları ise en az kitapları kadar akılda kalıcıydı: “Yazara kıyarak karakteri yaşattım” derken bavulu bir iç ses, hatta zamanla kendisine dönüşen bir kimlik olarak tarif etti. Hamiyet Nine’den yola çıkarak hayatın bir varış değil, sürekli bir döngü olduğunu anlatırken, içinde yaşadığımız çağda insanın giderek nesneleşmesine de değindi. Babasıyla kurduğu bağın yazma motivasyonundaki yerinden, akademik çalışmalarını kitaba dönüştürme sürecine kadar uzanan bu anlatı, çok katmanlı ama bir o kadar da sahiciydi. Birkaç dil bilen, farklı alanlarda üretim yapan Atasoy’un en güçlü tarafı ise tüm bunları fazlasıyla samimi bir yerden aktarmasıydı.
Eski dost
Benim için festivalin en büyük sürprizlerinden biri de Murat Aygen oldu. Yıllardır oyunculuğunu keyifle takip ettiğim, duruşunu takdir ettiğim bir isimle bu kadar beklenmedik bir yerden kesişmek açıkçası ‘güler misin ağlar mısın’ dedirten ve açıkçası dikkat dağınıklığım konusunda endişelendiren bir an yarattı. İstanbul Oda Korosu döneminden 35 yıllık bir dostluğumuz olduğunu benim fark etmemem, onun ise bunu büyük bir tevazu ve samimiyetle hatırlatması işin en tuhaf ama en sıcak tarafıydı.
Murat Aygen
Festival kapsamında “Sesten Az Önce” kitabı için D&R standında düzenlenen söyleşi ve imza gününde okurlarla buluşan Aygen, yazarlık sürecine dair oldukça içten bir anlatı kurdu. Söyleşide “Laf, ağzımızdan çıktığı an başka bir şey başlıyor” derken, sözün kurulduğu o kısa anı insanın en özgür olduğu alan olarak tanımlaması dikkat çekiciydi. Kitabın görsel dünyasına katkı sunan Efe Işıldaksoy’un ‘resimlerini çöpe atan ressam’ yaklaşımına değinmesi, sanatın dolaşımına dair farklı bir perspektif açtı: ‘Çöplük en iyi galeri’ fikri, izleyiciyle kurulan ilişkiyi ters üz eden bir önerme olarak öne çıktı. Öte yandan Aygen’in “Sesten Az Önce” için söz ve beste üretmiş olması, metinle müzik arasında kurduğu bağı da görünür kıldı. Kısacası, sahnede izlemeye alışık olduğumuz bir oyuncunun bu kez kelimeler ve fikirler üzerinden kurduğu dünya; samimiyetiyle olduğu kadar katmanlı yapısıyla da akılda kalan karşılaşmalardan biri oldu.
Beklenmedik karşılaşmaların lezzeti
Festival benim için bir başka kapıyı daha araladı: Irmak Zileli ile tanışmak. Aslında birçok kitabı olan bir yazarla bu kadar geç karşılaşmış olmak biraz şaşırtıcıydı. Zileli, son romanı “Şimdi Buradaydı” üzerine konuştu ama ben onunla tanışmayı, 2020 Duygu Asena Ödülü’nü kazanan “Son Bakış” üzerinden tercih ettim.
Irmak Zileli
7 Haziran’da Çeşme Altın Yunus’taki D&R alanında gerçekleşen söyleşi ve imza gününde yoğun katılımla okurlarıyla buluşan Zileli, romanının merkezindeki hafıza ve zaman kavramlarını açarken yazma pratiğine de samimi bir yerden yaklaştı. Anlattıkları, yazının sadece bir üretim değil, aynı zamanda bir yüzleşme alanı olduğunu hatırlatıyordu. Yazma arzusunun merakla başladığını; insanı, toplumu ve en çok da insanın kendi iç karanlığını anlamaya çalıştıkça derinleştiğini ifade etti. Söyleşide en akılda kalan noktalardan biri belirsizlik meselesiydi. Okuru kesin yargılarla baş başa bırakmak yerine sorularla uğurlamayı önemsediğini vurguladı: İyilik ve kötülük gerçekten birbirinden bu kadar net ayrılabilir mi? Yazar, bu sorunun cevabını okurun kendisinin bulmasını istiyor. Yazarlıkla hayat arasında kurduğu paralellik de dikkat çekiciydi. Bir metin oluştururken karakterler arasındaki ilişkiyi nasıl kuruyorsak, hayat da benzer bir akışla ilerliyor. Zileli’nin bunu mutfak üzerinden anlatması ise oldukça yerindeydi: Gerçek lezzet, çoğu zaman uyumda değil, beklenmedik karşılaşmalarda ortaya çıkıyor. Hafıza meselesini anlatırken Marcel Proust’un meşhur ‘madlen’ anına gönderme yapması ise boşuna değildi. Tatların ve kokuların insan belleğini nasıl tetiklediğini, bir reçel kokusunun bile geçmişe açılan bir kapı olabileceğini anlattı. Sonunda dönüp dolaşıp aynı yere vardı: Hayatın kendisi de bir kurgu ve belki de insan, yazdıkça kendi hayatını bir sanat eserine dönüştürüyor.
Klazomenai
Film gösterimlerinin yanı sıra gerçekleştirilen söyleşiler ve paneller, gastronomiyi tarih, kimlik ve kültür bağlamında ele alan bir çerçeve sundu. Festival, Uluslararası Klazomenai Kısa Film Yarışması ile taçlandı. Belgesel kategorisinde birinciliği yönetmen Doç. Şenol Çöm imzalı “Journey of Snail” kazandı, jüri özel ödülü ise “The Table” adlı yapıma gitti. Senaryo kategorisinde birincilik ödülü “The Cold Delights of Warm İzmir” projesine verilirken, aynı kategoride jüri özel ödülü “Data Normal” oldu. Kurmaca kısa film kategorisinde birincilik ödülü yönetmen Fabien Ara imzalı “Clac!” filmine, jüri özel ödülü ise Atefeh Nafari ve Samira Mokhtari tarafından çekilen “3.400 KG” filmine verildi.
Doç. Şenol Çöm “Journey of Snail”
Festivalin kurucu direktörü Gülper Ergün, ödül töreninde yaptığı konuşmada gastronominin yalnızca bir tüketim pratiği değil, aynı zamanda kolektif hafıza taşıyıcısı olduğuna dikkat çekti. Sofranın bir araya getirme gücünü sinema ile ilişkilendiren Ergün, festivalin çıkış noktasını bu iki alanın kesişiminde kurduklarını ifade etti.
Profesyonellik ve samimiyet
Şu ana kadar yazdıklarımda en çok hangi vurguyu yaptım, farkında mısınız sevgili okur: Samimiyet.
Bu festivalde en dikkatimi çeken ve en etkilendiğim nokta buydu. Organizasyonundan katılımcısına kadar tanıştığım herkesin içtenliği, mütevazılığı ve samimiyeti. Nitekim bunu organizasyonel yapıda da fark ediyorsunuz. Uluslararası Gastronomi Film Festivali (UGFF), büyük ve kapsamlı bir organizasyon. Organizasyonun başarısında Kurucu Direktör Gülper Ergün, Festival Koordinatörü Yeşim Kaya, Artistik Direktör Ferdinando Maddaloni, Gastronomi Küratörü Yalçın İnam, Medya & İletişim Direktörü ve Program & İçerik Koordinatörü Seda Kanburoğlu önemli rol oynuyor. Hepsiyle tanışma ve sohbet etme fırsatım oldu; çünkü hep sahadaydılar. Her biri alanında kendini kanıtlamış profesyoneller ve birebir iletişimin önemine inanıyorlar. Saha içinde aktif olmaları, festivalin aksaksız ilerlemesini sağladı. Etkinliğin medya iletişim ajansı ise Kurucu Ortaklar Batuhan Zümrüt ve Berk Şenöz liderliğindeki ZB Medya İletişim tarafından yürütüldü. Genç ve dinamik ekip, medyayı sürekli bilgilendirerek iletişimi canlı tuttu.
Mutfakta neler oluyor?
Peki bu kadar büyük bir organizasyon nasıl gerçekleştiriliyor? Her şeyin aksamadan yürümesi nasıl sağlanıyor? Masada her şey yerli yerinde ama asıl mutfakta neler oluyor?
İzleyiciyi pasif bir seyirci olmaktan çıkararak düşünsel bir katılımcıya dönüştürmeyi hedefleyen ve bunu başaran Uluslararası Gastronomi Film Festivali (UGFF) ekibine, Milliyet Sanat adına sorular yönelttim.
Gülper Ergün (UGFF Kurucu Direktörü)
Ödül törenindeki konuşmanızda festivalin, gastronomiyi yalnızca bir tema değil kolektif hafızanın taşıyıcısı olarak konumlandırdığını söylediniz. Klazomenai referansıyla kurduğunuz bu tarihsel çerçeveyi, önümüzdeki edisyonlarda farklı coğrafyalara taşıma ya da yeni anlatı katmanları ekleme yönünde nasıl genişletmeyi planlıyorsunuz?
Gülper Ergün (UGFF Kurucu Direktörü): Klazomenai bizim için yalnızca tarihsel bir referans değil; bir düşünme biçimi. Çünkü dünyanın bilinen ilk zeytinyağı üretim merkezlerinden birinin bu topraklarda kurulmuş olması, insanın üretimle, doğayla ve birbirleriyle kurduğu ilişkinin ne kadar eskiye dayandığını hatırlatıyor.
Biz festivali geçmişi yeniden canlandıran nostaljik bir alan olarak görmüyoruz. Asıl ilgilendiğimiz şey, geçmişten bugüne taşınan kültürel hafızanın bugün nasıl yaşamaya devam ettiği. Bu yüzden önümüzdeki yıllarda farklı coğrafyalarla temas etmeyi çok önemsiyoruz. Çünkü her coğrafyanın kendine özgü bir üretim kültürü, bir sofra hafızası ve bir hikâye anlatma biçimi var. Hayalimiz, bu farklı hafızaların birbirini duyabildiği uluslararası bir kültürel ağ kurabilmek. Kültür, ancak dolaşım hâlindeyken canlı kalabiliyor. Klazomenai'den başlayan hikâye de aslında biraz bunu anlatıyor; yerelden beslenip evrenselleşebilmenin mümkün olduğunu.
Bir festival dışarıdan bakıldığında birkaç gün süren bir etkinlik gibi görünebilir. Oysa arkasında aylarca süren bir emek, görünmeyen yüzlerce detay ve aynı hayale inanan insanların ortak çabası vardır. Bu nedenle bu festivali hiçbir zaman tek bir kişinin başarısı olarak görmedim. Aynı masanın etrafında buluşan, bazen yorulan ama vazgeçmeyen, kendi bilgisini, emeğini ve heyecanını bu hikâyeye katan çok kıymetli insanların ortak üretimi olarak görüyorum.
Buradan birlikte yol yürüdüğümüz herkese gönülden teşekkür etmek isterim. Çünkü en güzel sofralar da, en güzel hikâyeler de tek başına kurulmuyor.
Yeşim Kaya Madaloni (UGFF Festival Koordinatörü)
Çeşme edisyonunda eş zamanlı ilerleyen film gösterimleri, atölyeler ve gastronomi deneyimleri oldukça yoğun bir akış oluşturdu. Bu çok katmanlı programın operasyonel sürdürülebilirliğini sağlamak ve uluslararası katılımı artırmak adına nasıl bir koordinasyon modeli benimsiyorsunuz?
Yeşim Kaya Madaloni (UGFF Festival Koordinatörü): Ekim ayında festivalin koordinasyonunu üstlendiğimde, Gülper'in başlattığı hayalin bir ortağı olarak yaptığım ilk ve en stratejik hamle, organizasyonun adındaki yerel sınırları kaldırmak oldu. Yapıyı tamamen 'Uluslararası Gastronomi Film Festivali' olarak yeniden konumlandırarak, bölgesel bir etkinlik zincirini global alanda benzersiz ve farklı bir görünürlük ağına taşımayı hedefledik. Çünkü koordinasyon dediğimiz kavram, sadece mevcut günü kurtarmak değil; tüm sistemi baştan kurgulayan, o hikayenin on yıl sonraki halini bugünden tasarlayan bütünsel bir sistem orkestrasyonudur.
Sürdürülebilir festivaller her yıl daha büyük başarılarla, eski tecrübelerini geliştirerek bambaşka bir boyuta taşınırlar; bu işin genel ve değişmez kuralıdır. Uzun süre bu alanda çalışan tecrübeli bir göz, her sistemin kendine has bir algoritması olduğunu ilk bakışta anlar ve işi ona göre yönetir. Ancak dışarıdan bakıldığında sadece birkaç günlük yoğun bir program gibi görünen mutfak atölyelerini, akademik panelleri ve film gösterimlerini o gün sahada kusursuz yönetebilmek, aslında hiç kimsenin görmediği 1 yıllık devasa bir operasyonel iş yükünün ve iğne oyası gibi işlenen teknik detayların sonucudur.
Bu görünmez süreç, henüz yılın en başında, tüm yıla yayılacak makro takvim planlaması ve içerik stratejilerinin kurgulanmasıyla başlar. İçeriklerin ne zaman yayına gireceğinden biletleme süreçlerinin hangi stratejiyle yürütüleceğine kadar her aşama milimetrik hesaplanır. Festivalin kurumsal kimliğini yansıtan renk paletinden kurumsal portfolyosuna, web sitesinin tasarımından yurt dışındaki görünümüne ve afiş tasarımlarına kadar her estetik ve teknik detay koordinasyon aklıyla şekillenir. En önemlisi de bu vizyonu doğru taşımak adına, her anlamda en doğru partnerleri, doğru sponsor firmaları bulmak, onlarla sağlıklı ticari ve lojistik köprüler kurmak ve festivali organizasyonun ruhuna yakışacak doğru konumda düzenlemek bu işin temel omurgasını oluşturur. Ne var ki günün sonunda bütün bu sistem bütçeye dayalıdır. Sistemsel olarak hayal ettiğiniz her şeyi tam olarak sahaya yansıtmanız mümkün olamayabilir; işte tam bu noktada eldeki bütçe gerçekleriyle olanın en iyisini yapmaya yönelirsiniz.
Burada asıl kritik olan, festivalin ismi ve yürüyeceği yollar gibi ana arterleri, yani organizasyonun iskeletini ve beynini kusursuz inşa etmektir. Temel anatomi doğru kurulduktan sonra, geri kalan unsurlar saçın rengi ya da oje gibi estetik birer detay olarak kalır.
Bu süreç, her birim için kritik noktaları doğru belirleyerek, gerekli olanı festivalin hafızasına kazınacak şekilde yerleştirmeyi gerektirir. Fakat unutulmamalıdır ki bu devasa bir takım oyunudur; hiçbir şey tek başına yapılamaz. Uzun süre bir arada kalan, istikrarı yakalayan ekipler her zaman çok daha başarılı olur. Bu ekosistemde herkesin birbirinin emeğine en üst düzeyde değer vermesi ve birbirine karşılıklı mentorluk yapması, yapıyı sürdürülebilir kılmak adına hayati önem taşır. Sistem bu profesyonellikle kurulduğunda, zamanla bütün o güçlü fikirlerin kimden geldiği unutulur; hepsi anonimleşerek doğrudan festivalin kendi fikri haline gelir. Olması gereken asıl ruh da budur. Çünkü günün sonunda sel gider, kum kalır. Festival kumdur, diğer her şey seldir. Önemli olan o kumun üzerinde, o muazzam ekip emeği ve operasyonel akılla bırakılan kalıcı kültürel mirastır.
Ferdinando Maddaloni (UGFF Sanat Yönetmeni)
Festival seçkisinde gastronomiyi yalnızca görsel bir unsur olarak görmüyor, onu anlatının temel bir bileşeni, ana omurgası olarak ele alıyoruz. Bu bağlamda, küratörlüğünüzde teknik uzmanlık ile kültürel derinlik arasındaki dengeyi nasıl kuruyorsunuz? "Momentum" gibi yeni nesil üretim formatlarını bu yapı içinde nereye konumlandırıyorsunuz?
Ferdinando Maddaloni (UGFF Sanat Yönetmeni): Bu soruyu yanıtlamaya, aslında üzerinde düşündüğümüz bu iki kavramın, yani gastronomi ve sinemanın kelime kökenlerine, etimolojisine inerek başlamak isterim.
Gastronomi kelimesi Yunanca 'gastér' (mide) ve 'nómos' (kanun, düzen ama aynı zamanda bilgi) sözcüklerinden türemiştir. Dolayısıyla gastronomi, sadece yemekten ibaret değildir; bir topluluğun beslenme ile kurduğu ilişkiyi düzenleme, onu kültüre, hafızaya, kimliğe ve insani bağlara dönüştürme biçimidir. Her yemek bir hikaye anlatır; her mutfak geleneği, dünyaya dair kendine has bir bakış açısını içinde barındırır ve korur. Sinema kelimesinin kökeni de yine Yunancaya dayanır. Hareket anlamına gelen 'kínema' sözcüğünden gelir. Sinema; görüntüleri, duyguları, fikirleri ve anıları harekete geçirme sanatıdır. Gastronomi kültürel mirası koruyup aktarırken, sinema da bu mirası canlı, görünür ve paylaşılabilir kılma gücüne sahiptir.
İşte bu yüzden, festival seçkimizde gastronomi hiçbir zaman sadece görsel bir öge ya da dekoratif bir tema olarak kalmaz. Aksine toplumu, coğrafi dönüşümleri, göçleri, gelenekleri ve insan ilişkilerini okumamızı sağlayan anlatısal bir mercektir. Yemek aracılığıyla insan hikayeleri anlatırız; sinema aracılığıyla da bu hikayeleri izleyiciyle buluşturup derin bir diyaloğa sokarız.
Bana sıkça teknik uzmanlık ile kültürel derinliği nasıl uzlaştırdığımı soruyorlar. Küratöryel çalışmalarımı en iyi temsil eden metafor, eşit kollu bir terazidir. Terazinin bir kefesinde teknik kalite yer alır: Yönetmenlik, senaryo, görüntü yönetimi, kurgu ve güçlü bir ifade biçimi inşa etme becerisi... Diğer kefesinde ise hikayenin kültürel ve insani derinliği durur: Hafıza, kimlik, mekan ve toplumsal bir yansıma, bir diyalog yaratma kapasitesi...
Güçlü bir seçki, bu unsurlardan biri diğerine ağır bastığında değil, terazi tam denge noktasını bulduğunda ortaya çıkar. İşte tam o denge noktasında gastronomi, sadece yemeğin temsili olmaktan çıkıp kültürel bir anlatıya dönüşür; sinema ise teknik bir boyutun ötesine geçerek ortak bir deneyim haline gelir. Kısacası gastronomi bizi neyin doyurduğunu, sinema ise bizi neyin harekete geçirdiğini, neyin duygulandırdığını anlatır. Küratörlüğün temel görevi, bu iki güç arasındaki dengeyi korumaktır; ancak bu sayede farklı kültürler arasında bilgi, duygu ve kalıcı bağlar üretebiliriz.
"Momentum" bölümü için, beş dakikayı aşmayan kısa bir filmde bile denge fikrini ve terazinin sembolik değerini en baştan itibaren ortaya koymanın çok önemli olduğuna inanıyorum. Bu kavram beni doğrudan bir çocukluk anıma götürüyor: Annemle pazara gittiğim ve oradaki eski manavları hayranlıkla izlediğim günlere... Dijital terazilerin henüz yaygınlaşmadığı o dönemde, manavlar basit metal ağırlıklar kullanır, kusursuz dengeye ulaşana kadar o ağırlıkları terazinin kefesinde dikkatle hareket ettirirlerdi. O basit jest, aslında içinde çok derin bir ders barındırıyordu: Her ağırlık bir kuvvet yaratır ve her hareket bir tepki doğurur. Terazinin iki kefesi arasındaki o denge arayışı, momentumu oluşturan fiziksel ilkelerin somut, gözle görülür bir resmiydi. O jestleri izlemek bana kuvvetleri ve dengeleri anlamanın sadece formüller çalışmaktan ibaret olmadığını öğretti. Bu, sinema ve gastronomi de dahil olmak üzere, çevremizi şekillendiren o görünmez dengeleri okumayı öğrenmek anlamına geliyordu.
Batuhan Zümrüt (ZB Medya İletişim Kurucu Ortağı)
Festivalin hem yerel bir kültür üretimi alanı hem de uluslararası bir marka olma hedefi bulunuyor. Bu iki ekseni dengelerken, özellikle Klazomenai Kısa Film Yarışması’nı küresel ölçekte görünür kılmak için nasıl bir iletişim ve konumlandırma stratejisi izliyorsunuz?
Batuhan Zümrüt (ZB Medya İletişim Kurucu Ortağı): Bir film festivalinin bugün uluslararası ölçekte görünür olabilmesi için yalnızca iyi bir programa sahip olması yeterli değil; aynı zamanda güçlü bir anlatıya, doğru konumlandırmaya ve sürdürülebilir bir iletişim stratejisine sahip olması gerekiyor. Biz de festivalin iletişimini bu perspektifle ele alıyoruz.
Ulusal ve yerel ölçekte baktığımızda festivali yalnızca bir etkinlik olarak değil, bölgenin kültürel üretimini görünür kılan bir platform olarak konumlandırıyoruz. Ege’nin tarihsel mirası, yaratıcı potansiyeli ve kültürel hafızası festivalin temel hikâyesini oluşturuyor. Ancak bu hikâyeyi yalnızca ulusal veya yerel bir değer olarak anlatmak yerine, uluslararası sinema ve kültür-sanat ekosisteminin ilgisini çekebilecek evrensel bir çerçeveye de taşıması gerekiyor. Hem festival hem de Klazomenai Kısa Film Yarışması özelinde iletişim stratejimizi; yarışmayı festival programının bir parçası olmanın ötesine taşıyacak şekilde kurguluyoruz.
Amacımız Klazomenai’yi, genç sinemacıların ve kısa film üreticilerinin takip ettiği, uluslararası festival ağları içerisinde referans verilen bir platform haline getirmek. Bu nedenle iletişim çalışmalarımızda yalnızca yarışma sonuçlarına değil; seçkiye, filmlerin hikâyelerine, yönetmenlere, jüri üyelerine ve yarışmanın temsil ettiği kültürel değere odaklanıyoruz. Sinema ve kültür-sanat alanında PR’ın temel işlevlerinden biri görünürlük yaratmaktan çok anlam üretmektir, bana göre.
Bu nedenle Klazomenai’nin iletişiminde de yarışmayı sadece başvuru alan bir organizasyon olarak değil, yeni sinemacıları keşfeden, yaratıcı üretimi destekleyen ve farklı coğrafyalardan hikâyeleri buluşturan bir kültür platformu olarak konumlandırıyoruz. Uluslararası medya ilişkileri, sektör yayınları, festival ağları ve kültür-sanat çevreleriyle kurduğumuz iletişim de bu stratejinin önemli bir parçasını oluşturuyor.
Hedefimiz, Klazomenai Kısa Film Yarışması’nın zaman içinde yalnızca Türkiye’de değil, uluslararası kısa film ekosisteminde de tanınan ve takip edilen bir marka haline gelmesi. Bunu yaparken de festivalin yerel kimliğini korumayı ve onu farklılaştıran kültürel değerleri görünürlüğünün merkezinde tutmayı önemsiyoruz.
Sanatla direnmek
Yönelttiğim sorulara verilen yanıtlar, festivalin yalnızca bir etkinlikler bütünü olmadığını; farklı disiplinlerden gelen isimlerin bir araya gelerek ortak bir düşünme alanı kurduğunu açıkça gösteriyor. Bu çok sesli yapı, hem sinema hem gastronomi ekseninde üretilen fikirlerin derinliğini belirgin biçimde ortaya koyuyor.
Yanıt veren isimlerin her biri kendi alanında belirli bir birikimi temsil ediyor; kimi akademik üretimiyle, kimi sahadaki deneyimiyle, kimi de yaratıcı pratiğiyle bu alanın farklı katmanlarına temas ediyor. Bu çeşitlilik, verilen cevapların tonuna da doğrudan yansımış durumda. Kimi daha kavramsal bir çerçeve kurarken, kimi doğrudan deneyim üzerinden konuşmayı tercih ediyor. Ancak ortak bir noktada buluştukları açık: Gastronomi ve sinema artık yalnızca yan yana duran iki alan değil; birlikte düşünülen, birlikte üretilen ve birlikte deneyimlenen bir anlatı biçimi.
Bu devirde kültür ve sanata yatırım yapmak, artık yalnızca bir tercih değil; kaosun, hızın ve tüketimin hüküm sürdüğü bir dünyada başlı başına bir direniş biçimi. Gürültünün ortasında sanatla, sözle ve üretimle her şeye rağmen bir direnç hattı kurmaya, anlatmaya ve paylaşmaya devam ediyoruz. Belki de tam bu yüzden, her üretimin kıymetli bir karşı duruşa dönüştüğü bu çağda Uluslararası Gastronomi Film Festivali çok daha büyük bir anlam kazanıyor. Festivalin bu güçlü ve kalıcı hattı büyüterek uzun soluklu bir yolculuğa dönüşmesi dileğiyle; yolu uzun, sofraları daima kalabalık olsun.
Etiketler: Milliyet Sanat UGFF sinema festival


