Sisifos mola verdiğinde
Galeri Siyah Beyaz, Murathan Özbek’in Ceylan Splend’or’ Uludağ’ın katkılarıyla gerçekleşen “Taş Düşedursun” isimli solo sergisine ev sahipliği yapıyor. 21 Kasım tarihine dek devam eden sergiyi Özbek ve sergiye özel üretimlerinde yer alan Ekin Bernay ile konuştuk.
BARAN DANIŞ
baran.danis@milliyet.com.tr
Özbek’in İzlanda’da, alışılagelen ölçeklerin ötesinde tek başına duran devasa bir kayayla karşılaştığında zihninden geçen “Sisifos’un taşı acaba böyle miydi?” sorusu, serginin çıkış noktasını oluşturuyor. Sanatçı, mitolojik anlatının merkezindeki bitmek bilmeyen cezayı yeniden üretmek yerine, eylemin ve taşın bir anlığına askıya alındığı duruma odaklanıyor.
Özbek’in üretimlerinde sürdürdüğü içsel durumlar ile dışsal peyzaj arasındaki ilişki, uzun yıllardır birlikte ürettiği yakın dostu sanatçı Ekin Bernay’ın İzlanda coğrafyasındaki varlığıyla derinleşiyor. Bernay’ın bedeni, peyzaj içerisinde mitolojik bir karakterin doğrudan temsiline dönüşmekten ziyade, insan ile coğrafya arasındaki ölçek ve mesafeyi yeniden kuran bir unsur olarak beliriyor. Özbek ve Bernay, gündelik mecburiyetlerin ve bilindik rotaların dışına çıkarak Sisifos’un duraksama anını radikal bir “yoldan sapma” deneyimine dönüştürüyor.
Sergide, siyah lav katmanları, yosun örtüleri, kayalar ve fırtınaların biçimlendirdiği İzlanda coğrafyası, yalnızca bir arka plan değil, bedenle birlikte görüntüyü kuran bir unsura dönüşür. Fotoğraflarda beliren bedenler, izler ve yüzeyler coğrafi birer belge olmanın ötesine geçer. “Taş Düşedursun”, tekrarın ve zorunluluğun içinde durabilmenin, yön değiştirebilmenin ve tüm mesafelere ve tükenmişliklere rağmen doğa karşısında merak ve hayret duyabilmenin imkânını araştırır.
Sergi, Aralık 2026 – Mart 2027 döneminde Marriott International’ın seçkin markalarından Autograph Collection çatısı altında hizmet veren Ceylan Splend’or Uludağ’da izleyiciyle buluşacak. 21 Kasım tarihine dek devam eden sergiyi Özbek ve sergiye özel üretimlerinde yer alan Ekin Bernay ile konuştuk.
Murathan Özbek
İzlanda’da, alışılmış ölçeklerin ötesinde tek başına duran devasa bir kayayla karşılaşmanız ve “Sisifos’un taşı acaba böyle miydi?” diye düşünmeniz serginin çıkış noktasını oluşturuyor. Bu karşılaşmada sizi asıl etkileyen neydi? Bir taşın fiziksel ağırlığından mı, yoksa Sisifos’un bitmeyen döngüsünde kendinize ya da insanın varoluşuna dair gördüğünüz bir şeyden mi yola çıktınız?
M.Ö.: Sisifos mitini daha çocukken babamdan dinlemiş ve çok etkilenmiştim. O günden beri ne zaman tek başına duran devasa bir kaya görsem kendime sorarım ve eğer yanımda birileri varsa onlara: “Sisifos’un taşı acaba böyle miydi?” diye.
Onun bitmeyen döngüsü ve bunu temsil eden o devasa kaya, elbette kendi varoluşumla ve genel olarak “insan”la ilgili sorular sorduruyor bana. Modern insanın içine sıkıştığı o kaçınılmaz döngüyü hatırlatıyor. Bunda Camus’nun da etkisi var tabii.
Ancak sergi her ne kadar bir ceza ve bitmeyen bir döngü anlatısından yola çıksa da anlamsızlık ve zorluğun sınırları içine sıkışıp kalmıyor. Aksine o sınırların ötesindeki keşfe ve ihtimallere odaklanıyor. Benim yaşama ve direnme biçimimle, Sisifos’un sonsuz cezasından ziyade, kendini özgürleştirebildiği anların var olduğu fikri daha çok eşleşiyor.
Sisifos mitini yeniden yorumlarken cezanın kendisinden çok, eylemin ve taşın bir anlığına askıya alındığı duruma odaklanıyorsunuz. Günümüzün bitmeyen çalışma, üretme ve yetişme döngüleri düşünüldüğünde, Taş Düşedursun sizin için bir özgürleşme hikâyesi olarak okunabilir mi? Durmak, bazen devam etmekten daha radikal bir eylem olabilir mi?
M.Ö.: Az önce de belirttiğim gibi, Sisifos’a bakarken sadece onun cezasını ve o ağır yükünü görmüyorum. Aksine o mola anını, taşın aşağıya yuvarlandığı ve onun bir anlığına döngünün dışına çıkabildiği o özgürleşme zamanını hayal edebiliyorum. Beni bu sergi fikrine yaklaştıran tam olarak bu oldu.
Ben de herkes gibi kendi döngümü yaşarken, bu döngüye tamamen teslim olmak ya da tamamen itiraz etmek yerine, onu üstlenme biçimimle uğraşıyorum. Bu döngünün yanına, arasına ya da ötesine neleri koyabileceğimi anlama çabasındayım. Burada özellikle yaratıcı eylemlerin benim için kurtarıcı olduğunu vurgulamam gerekiyor. Durmak, başka buluşlar için gerekli. Durmayı hareketsizlik olarak tanımlayamam.
Fotoğraflarınızda insan figürlerini sıklıkla geniş ve etkileyici peyzajların içinde, zaman zaman neredeyse görünmez ölçekte konumlandırıyorsunuz. “Taş Düşedursun”da da İzlanda’nın siyah lav katmanları, yosunlar ve devasa kayalar yalnızca bir fon olmaktan çıkıyor. Fotoğrafı çekerken coğrafyanın görüntüyü belirlemesine ne ölçüde izin veriyorsunuz? Kadrajınızda insanın doğa karşısındaki küçüklüğü mü, yoksa onunla kurduğu ilişki mi daha belirleyici?
M.Ö.: Aslında coğrafya benim için böyle bir görsel üretimin edilgen bir arka planı değil, ana malzemesi. Anlatmak istediğim duyguyu ve hikâyeyi, ona en uygun coğrafyada sahnelememin nedeni de bu. Coğrafya tüm unsurlarıyla anlatının içine yerleşiyor. Mesela kadrajdaki bir dağ bazen bir cezayı bazen de bir babayı çağrıştırabilir.
İnsanın doğa içindeki küçüklüğü ise her seferinde göstermek istediğim bir şey olmasa da bu düşünceyi dışarıda bırakmak için fazladan çaba sarf etmiyorum. Zaten öyle, bunun aksini hiç düşünmedim.
Uzun yıllardır birlikte ürettiğiniz Ekin Bernay, bu sergide Sisifos’u doğrudan canlandıran bir figür olmaktan ziyade, bedenin coğrafyayla kurduğu ilişkiyi ve aradaki mesafeyi görünür kılan bir unsur olarak karşımıza çıkıyor. Bernay’ın hareket, beden ve mekân üzerine geliştirdiği performatif yaklaşım, fotoğrafçı olarak sizin görme biçiminizi nasıl etkiliyor? Onun varlığı, başlangıçta tasarladığınız görüntüleri değiştirdi mi?
"Taş Düşedursun" Serisi
M.Ö.: Ekin’in dahil olduğu bütün fotoğraflarımda onun için ayırdığım geniş alanlar var. Ekin benim ne aradığımı ne hissettiğimi uzun yıllardır çok yakından gören, duyan ve anlayan biri. Dolayısıyla kendi bedeni, hareketi ve performatif diliyle o alana girdiğinde, benimle ve hikayeyle başka katmanlarda diyaloglar kuruyor.
Fotoğrafları zihnimde hayal ederken Ekin’in orada nasıl olabileceğini elbette kurguluyorum; fakat çekim anında onun varlığı ve bedeninin coğrafyayla kurduğu anlık temas, hayalimde olanı bambaşka ve beklenmedik yerlere taşıyabiliyor. Ekin’le yıllardır süren dostluğumuz, birbirimizin bakışına ve yolculuğuna duyduğumuz merak, birlikte yaşadığımız tüm deneyimler bu serginin ve ürettiğimiz tüm işlerin kalbinde duruyor.
İzlanda’nın zorlu coğrafyasında, alışılmış rotaların dışına çıkarak üretmek, gündelik hayatın zorunluluklarından da uzaklaşmayı beraberinde getiriyor. Daha önceki “Yanıbaşında” serginizde de doğayla kurulan ilişkiyi merkeze almıştınız. Bu iki üretimi birlikte düşündüğünüzde, doğa sizin için giderek daha fazla bir kaçış alanına mı, kendinizi anlama aracına mı, yoksa insan merkezli bakışımızı sorgulamanın bir yoluna mı dönüşüyor?
M.Ö.: Ne zaman fotoğraf çekecek olsam yola çıkma, yer değiştirme ve bildiğim alanların dışına taşma ihtiyacı hissediyorum. “Yanıbaşında” sergisinde de ağaçlarla, yine doğada ama bilmediğimiz yerlerde buluşmaya gitmiştik. Galiba kentlerden, gürültüden ve karmaşadan uzaklaştıkça bu hikayeler için büyük boşluklar bulabiliyorum. Fotoğraf, çekim anında neyi kadraja aldığınızdır aslında. Ama diğer yandan neyi dışarıda bıraktığınızın da kararıdır.
Bu sergi özelinde ise Sisifos’un dağı İzlanda’da olsaydı diye yola çıktığım için, bizim de kendi rutin döngülerimizden ve alanlarımızdan fersah fersah uzaklaşmamız gerekliydi sanki.
Ekin Bernay
Performans sanatçısı ve dans-hareket psikoterapisti olarak pratiğinizde beden, hareket ve sınırlar önemli bir yer tutuyor. Taş Düşedursun’da ise bedeninizi alışılmış performans mekânlarının dışında, İzlanda’nın geniş ve sert coğrafyasında görüyoruz. Böyle bir peyzajın içinde bedeninizle kurduğunuz ilişki nasıl değişti? Orada hareket etmek kadar hareketsiz kalmak da sizin için bir ifade biçimine dönüştü mü?
E.B.: İzlanda bugüne kadar dünyada gittiğim hiçbir yere benzemiyor. Hatta çoğu zaman kendimi bu gezegenin dışında hissettim. Bunu söyleyen başkaları da olmuştu bana, daha önce oraya gitme deneyimi bulmuş. O yüzden turistik bir gezide bile insanı çok başka yerlere götürebiliyor. Ama bizim Murathan'la olan üretim sürecimizdeki gibi bir süreçte bulunmak, bir karenin peşinden kilometrelerce yol gitmek ya da bir ışığı yakalamak için ya da ışıksızlıkla çalışmak için saatlerin geçmesini beklemek benim için İzlanda'yı bence daha derinleştirdi. Şöyle bir şey oluyor; bir kare için bazen 45 dakika, belki bazen bir saat durmam gerekiyor. Artık bir noktada zaman algısı kayboluyor ve doğayla bir bütün oluyor bedenim. Ciddi bir meditasyon aslına bakarsanız ve biraz da zorlayıcı. Kendimi uzun süre boyunca o histe kalmakta zorlanırken bulduğum anlar oldu ve kendimi oraya geri getirmeye çalıştığım. Ben de sanırım 20 yıldır kameranın önündeyim. İlk defa bu kadar zamana yayılan bir üretimin içerisinde kendimi sabit buldum diyebilirim.
Taş Düşedursun Serisi
Murathan Özbek’in fotoğraflarında bir karakteri oynamaktan çok, insan ile doğa arasındaki ölçeği ve mesafeyi yeniden kuran bir varlık olarak beliriyorsunuz. Bu yaklaşım, performans sanatında bedeninizi bir anlatı aracı olarak kullanma biçiminizle nasıl örtüşüyor? Kamera karşısında bir karakteri temsil etmekle, yalnızca orada bulunarak bir duyguya ya da düşünceye alan açmak arasında nasıl bir fark görüyorsunuz?
E.B.: Ben zaten çoğu zaman bir karakteri değil de olduğum durumun hissini bedenimle anlatmaya odaklanıyorum. O yüzden ağaçlarla çalışıyorsak eğer ağaçların bir uzantısı haline dönüşüyorum. Bazen daha sert bir yapı içerisinde, daha köşeli, mekanik bir form alıyorum. Bu durumda da İzlanda o kadar sonsuzluk, açıklık ve genişlik içerisindeydi ki zaten kendimi orada ne kadar küçük hissettiysem, Murathan da fotoğraflarında beni o ölçekte, o küçük, aciz, bazen de güçlü insan olarak konumlandırdı.
"Taş Düşedursun" Serisi
Murathan Özbek ile uzun yıllara yayılan dostluğunuz ve birlikte üretme deneyiminiz, ortak bir yaratıcı dil geliştirmenizi sağlamış görünüyor. Nitekim “Yanıbaşında” projesinde de doğa ve insan arasındaki ilişkiyi birlikte ele almıştınız. Taş Düşedursun’da Sisifos’un bitmeyen döngüsüne karşı durma, yön değiştirme ve özgürleşme ihtimalleri öne çıkıyor. Bu düşünceler sizin kendi hayatınız ve bedeninizle ilişkiniz açısından nasıl bir karşılık buluyor? Proje sırasında sizi kendi alışkanlıklarınızı ya da sınırlarınızı yeniden düşünmeye iten bir an yaşadınız mı?
E.B.: Murathan beni yaklaşık 18 yıldır çekiyor ve zaman geçtikçe bu birlikte büyüme aslında bir şekil değiştirmeye de sebep oluyor. Bence bu yaptığımız yolculuk onun beni tanımladığı yol arkadaşlığıyla en iyi şekilde ifade edilebilir. Biz gerçekten yol arkadaşıyız onunla ve yanındayken kendimi bu kadar güvende ve huzurda hissettiğim çok az insan var hayatımda. Hele ki üretirken. Ben her zaman en başından beri bana ne derse ona inanarak görüntünün peşinden onunla birlikte gittim. Bu sefer de öyle oldu. Bu sefer ki tabii diğerleriyle kıyaslanamaz ölçekte bir süreçti. Hem beni dünyanın en güzel yerlerinden bir tanesine götürdü hem de üretim için oradaydık. Bu benim için olabilecek en güzel şeylerden bir tanesi. Zorlandığım zamanlar oldu, bunu söylüyorum. Çünkü bu kolay bir çekim süreci değildi benim için. Ama içimdeki o ateşi sürekli tekrar tekrar çıkarmak ve oraya kadar gittiğimiz bu yolculukta onun da bir sanatçı olarak oradan istediğini alarak dönmesi için elimden geleni yaptım. Bir sürü macera yaşadık. Ama bu sefer tırmandığım yapılar, ıslandığım şelaleler ve gördüğüm gökkuşakları hayallerimin ötesindeydi.
Etiketler: Milliyet Sanat Murathan Özbek galeri siyah beyaz Ekin Bernay Sisifos Ceylan Splend’or


