Milliyet Sanat
Milliyet Sanat » Haberler » Diğer » “Sofya–İstanbul: Sanat Köprüsü” sergisi üzerine

“Sofya–İstanbul: Sanat Köprüsü” sergisi üzerine

“Sofya–İstanbul: Sanat Köprüsü” sergisi üzerine10 Ağustos 2026 - 04:08
Küratörlüğünü Julia Varbanova’nın üstlendiği “Sofya–İstanbul: Sanat Köprüsü” sergisi, Bulgaristan ile Türkiye arasındaki ortak kültürel bağları sanatın evrensel diliyle bir araya getiriyor. 14 Ağustos’a a kadar sürecek sergi Beyoğlu Belediyesi İstiklal Sanat Galerisi'nde izlenebilir.
Fırat ARAPOĞLU
 
“Sofya–İstanbul: Sanat Köprüsü” sergisinin izleyiciye sunduğu temel kavram “köprü” ve günümüzde özellikle uluslararası kültür projelerinin önemli bir bölümü bu metafor etrafında şekilleniyor. Zira sanatın sınır-ötesi, toplumları yakınlaştıran ve ortak değerleri görünür kılan bir araç olduğu ifade edilir. Lakin tam da bu nedenle köprü kavramı eleştirel bir okumayı da zorunlu hal getiriyor, çünkü köprü özünde iki ayrı kıyıyı birbirine bağlar, oysa Balkanlar ve Anadolu arasındaki tarihsel ilişki birbirinden kopuk iki dünyanın buluşmasından ziyade yüzyıllar boyunca birbirine eklemlenmiş kültürel dolaşımları tanımlıyor. Böylece Beyoğlu Belediyesi İstiklal Sanat Galerisi'ndeki serginin iki ülke arasında kurulan yeni bir bağın ötesinde de facto var olan ortak belleğin çağdaş sanat aracılığıyla yeniden-okunması olarak değerlendirilmesi gerekiyor. Küratörler Julia Varbanova ile Rossitsa Gicheva-Meimari'nin sergiyi bellek ekseninde kurgulamaları yerinde bir başlangıç, ama serginin asıl başarısı belleğin çelişkili, parçalı ve çoğul yapısını görünür kılıp kılamamasında aranmalı.
 
 
”Sofya-İstanbul: Sanat Köprüsü” sergisi genel görünüm
 
Sergide ilk dikkat çeken olgu serginin belirgin biçimde heterojen bir yapıya sahip olması olarak görülüyor. Figüratif ve soyut kompozisyonlarda resimler ve heykeller aynı sergi düzeni içinde sergileniyor. Bu çeşitlilik şu soruyu da beraberinde getiriyor: Bu yapıtları hakikaten birbirine bağlayan şey kendi formel ve kavramsal ilişkileri midir? Ya da serginin başlığının önerdiği kültürel üst anlatı mıdır? Gelin sergide yer alan yapıtlar üzerinden bu soruyu açımlayalım. 
 
Marmara Üniversitesi’nde heykel bölümünde dersler veren heykeltıraş Ziyatin Nuriev'in "Rahim" başlıklı heykeli sergideki en güçlü duraklardan birisi olarak görünüyor. Heykelin bazaltın jeolojik hafızası ve rahmin koruyucu ve üretken çağrışımları birlikte belleği zihinsel ve maddesel bir olgu olarak düşünmeye davet ediyor. Taş burada zamanı içinde taşıyan canlı bir organizmaya dönüşüyor. Benzer bir yönde Coşkun Sami'nin "Kader Kromozomu" ve “Ev” başlıklı yapıtları biyolojik miras ve kültürel aktarım arasında kurdukları ilişkiyle serginin bellek üzerine açtığı tartışmayı zenginleştiriyor. Kimlik, böyle bakıldığında, kuşaklar boyunca yeniden ve yeniden yazılan bir tabakalaşmadır ve sanatçının yüzeylerdeki kompozisyonlarındaki yoğunluk belleğin üst üste eklenen tortulardan oluştuğunu akla getirmektedir.
 
 
Ziyatin Nuriyev, “Rahim”, 2020
 
 
Coşkun Sami, “Kader Kromozomu”, 2023
 
Serginin en şiirsel bölümlerinden birisini Ertan Alev'in "Tuna Nehri'nde Tekneler" ve "İstanbul'da Sonbahar II" adlı suluboyaları oluşturuyor. Tuna ve İstanbul'un aynı sergide bir araya gelmesi, özünde, bir tesadüf değil.. Nehir ve deniz burada göçün, ticaretin, ayrılığın ve karşılaşmanın tarihsel tanıklarıdır ve böylece köprü kavramı bazı yapıtların kendi görsel dili içinde anlam kazanmaya başlıyor. Keza aynı durum Valentin Asenov-Hakala'nın "Rodoplar'da Bir Köy" çalışması için de geçerli görünüyor. Peyzaj, burada ulusalcı bir romantizmin dekoru olmaktan çıkararak, ortak yaşam formlarının bir tür arşivine dönüşüyor. Rodoplar Bulgaristan'ın bir bölgesi olmanın yanında Balkan coğrafyasının ortak belleğinde yer etmiş kültürel bir topografya olarak düşünülmelidir.
 
Serginin bu çoğulcu yapısını en iyi temsil eden işlerden birisi Şevket Sönmez'in "Seperato I" adlı mekânsal çalışmasıdır. Yapıtın galeri mekânındaki konumuna bakıldığında katlanabilir, geçirgen ve bir tür eşik oluşturan yapısıyla çalışma, galerinin iç mekânı ve İstiklal Caddesi'nin kesintisiz yaya akışı arasında fiziksel ve düşünsel bir sınır kuruyor. İzleyici işin çevresinde dolaşırken tek bir bakış noktasına olmayan, sürekli yer değiştiren bir perspektif üretiyor. Bu yönüyle çalışma serginin başlığındaki köprü metaforundan daha da üretken bir öneri sunuyor. Çünkü köprü iki ucu birbirine bağlarken, Sönmez'in işi statik bağlardan kurtulmayı, hareket etmeyi ve aidiyet olgusunun askıda kalmasını öneriyor. Yapıtın başlığının Balkan tarihinin göç, yer değiştirme ve sürekli yeniden konumlanma deneyimiyle güçlü bir ilişki kuruyor ve serginin temel kavramlarını sorgulayan eleştirel bir düğüm noktası olarak karşımıza çıkıyor. Sönmez'in yapıtı köprünün statik ve güvenli olmadığını ve geçişlerin, eşiklerin ve belirsizliklerin kültürel belleğin ayrılmaz parçaları olduğunu hatırlatıyor
 
 
Şevket Sönmez, “Seperato I”
 
Kamber Kamber'in "Nostalji" ve "Beklenti" isimli yapıtlarıysa başka bir tartışma açıyor. Bellek ve nostalji çoğu zaman birbirine karıştırılan kavramlardır. Oysa nostalji geçmişi güzelleştirirken, bellek geçmişin çatlaklarını, kayıplarını ve travmalarını içinde taşır. Kamber'in işleri, tam da bu gerilim üzerinden okunabilmektedir. Beklemek gelecek kadar, geri dönmeyecek olanın da beklenmesidir. Benzer biçimde Behçet Danacı'nın "Sabah Namazı" kültürel aidiyetin ulusal sınırların ötesinde gündelik ritüeller aracılığıyla nasıl sürdürüldüğünü düşündürür ve inanç, burada kültürel sürekliliğin bir ifadesi haline gelir. 
 
Sergide yer alan tüm sanatçılara ve yapıtlara değinmek, bu yazının limitlerini aşıyor. Ama sergi genelinde hissedilen temel sorun bazı yapıtların kavramsal bağlarının sanatçıların biyografilerine fazlasıyla yaslanması olarak görünüyor. Bulgaristan'da doğmuş ya da yaşamış olmak tek başına bir yapıtı ‘bellek’ ya da ‘köprü’ fikrinin taşıyıcısı yapamaz. Çağdaş sanatın dili biyografiyi aşabildiği ölçüde küresel bir tartışma alanı açabilir ve güçlü yapıtlar bunu başarırken, bazı işler sergi metninin desteği olmaksızın aynı yoğunluğu kurmakta zorlanıyor. “Sofya–İstanbul: Sanat Köprüsü”nün en önemli katkısı Türkiye ve Bulgaristan arasındaki ilişkiyi diplomatik bir dostluk söyleminin ötesine taşıma potansiyeli olarak görülebilir. Sergi Balkan coğrafyasının ortak hafızasının tek sesli olmadığını ve göçlerin, karşılaşmaların, unutulanların ve yeniden hatırlamaların oluşturduğu bir kültürel alan olduğunu gösteriyor.
 
Sonuçta bu sergiyi yalnızca iki ülke arasında kurulan sembolik bir köprü olarak okumak yetersiz kalır. Asıl problem, köprünün iki yakasında duran kimlikler değildir, aksine birbirinin içine geçmiş tarihlerin, dillerin ve kültürel deneyimlerin çağdaş sanat aracılığıyla yeniden düşünülmesidir. Serginin en güçlü yapıtları tam da bu noktada öne çıkıyor.  Bu yapıtlar köprü kurdukları için değil de köprünün altında akan tarihin ne kadar karmaşık olduğunu görünür kıldıkları için önemliler. Bu nedenle “Sofya–İstanbul: Sanat Köprüsü, eksiklerine rağmen, izleyicisini ortak belleğin nasıl kurulduğunu ve nasıl sürekli yeniden yazıldığını sorgulamaya davet eden bir sergi olarak önem kazanıyor. 
 
Etiketler: Sanat Köprüsü  Sofya  İstanbul