Milliyet Sanat
Milliyet Sanat » Haberler » Diğer » Soundtrack kavramının yeniden yazımı

Soundtrack kavramının yeniden yazımı

Soundtrack kavramının yeniden yazımı09 Ocak 2026 - 04:01
Bir film müziği ne zaman yalnızca görüntülere eşlik eden bir arka plan olmaktan çıkar ve kendi başına tarihsel bir eşiğe dönüşür? “Post Truth” soundtrack’i, yapay zekâ destekli üretim süreciyle bu soruyu müzik ve sinema tarihinde ilk kez bu denli somut ve tartışmasız bir biçimde gündeme taşıyor.
Suzan Somalı Sönmez
ssomalisonmez@gmail.com
 
Yapay zekânın yaratım sürecine dâhil olduğu bir soundtrack albüm, ilk kez sinemanın hizmetinde kalmayı reddederek kendi tarihsel iddiasını kuruyor. Alkan Avcıoğlu’nun “Post Truth” belgeseli için ürettiği müzikler, görüntüleri tamamlayan bir fon olmanın ötesine geçip, içinde yaşadığımız dönemin ruh hâlini ses aracılığıyla kayda alan özerk bir anlatıya dönüşüyor. 19 Aralık’ta Tamar Records etiketiyle plak, CD ve dijital formatlarda yayınlanan albüm, filmin düşünsel yapısını müzikal düzlemde derinleştiren, kendi başına ayakta duran bir çalışma olarak konumlanıyor.
 
“Post Truth” soundtrack’i, geleneksel film müziği anlayışını geride bırakarak parçalanmış gerçeklik algısının doğrudan işitsel karşılığına dönüşüyor. İki yılı aşkın bir sürede, binin üzerinde yapay zekâ destekli kompozisyondan süzülen albüm; çağdaş hayatın hızını, gerilimini ve çözülmeyen hakikat duygusunu sesin iç yapısında görünür kılıyor. Dinleyiciyi yönlendiren bir anlatı kurmak yerine, onu bilinçli bir belirsizlik hâliyle baş başa bırakıyor. Özellikle filmin finali için üretilen “Dancing Plague”, tarihsel bir metaforu çağdaş bir dijital histeriyle buluşturarak albümün estetik ve düşünsel merkezine yerleşiyor.
 
 
Albümün üretim süreci, tekil bir teknoloji gösterisi olmaktan uzak, çok katmanlı ve eleştirel bir yöntemle şekilleniyor. Açık kaynaklı yapay zekâ modellerinin yanı sıra Avcıoğlu’nun yaklaşık yirmi yıl önce ürettiği dijital ambient çalışmaların veri girdisi olarak kullanılması, yapay zekâyı insan belleğinin yerine geçen bir araçtan çok, belleği yeniden düzenleyen bir ortak olarak konumlandırıyor. Ortaya çıkan ses dünyası; ambient, deneysel elektronik ve sinematik ses tasarımı arasında dolaşırken türler arası sınırları bilinçli biçimde bulanıklaştırıyor ve insan ile algoritma arasındaki gerilimi sürekli canlı tutuyor.
 
Uluslararası festivallerde müziğiyle de dikkat çeken “Post Truth”, 37. Girona Film Festivali’nde En İyi Soundtrack ödülüne aday gösterildi. Eleştirmenler albümü, filmin kavramsal çerçevesini tamamlayan değil, zaman zaman onun önüne geçen bir yapı olarak değerlendirdi. Mehmet Tez’in “çağımızın ruhunu gözler önüne serebilecek güçte” sözleriyle tanımladığı albüm, Murat Beşer’in ifadesiyle “distopik bir geleceğin sesleri”ni bugüne taşıyor.
 
Alkan Avcıoğlu’nun disiplinlerarası arka planı, bu yaklaşımın temelini oluşturuyor. Paris Photo, Art Basel ve Zona Maco gibi uluslararası sanat fuarlarında yer alan ilk yapay zekâ sanatçılarından biri olan Avcıoğlu’nun görsel sanat pratiği, filmin ve müziğin düşünsel zeminine doğrudan yansıyor. Erken dönem DJ’lik ve müzik yazarlığı deneyimi ise soundtrack’in ritmik ve yapısal kurgusunda belirleyici bir rol oynuyor. Bu müzik, filme sonradan eklenmiş bir eşlik değil; başından itibaren filmin düşünsel süreciyle birlikte şekillenen bir yaratım alanı.
 
 
Alkan Avcıoğlu
 
Plak ve CD formatlarında basılan “Post Truth” müzikleri, dijital platformlarda genişletilmiş edisyon olarak yayımlanırken; albümün kapakları ve kitapçığı Avcıoğlu’nun kendi görsel çalışmalarıyla işitsel ve görsel anlatıyı tek bir bütün hâline getiriyor. Bu yönüyle çalışma, bir soundtrack’ten çok, çok disiplinli bir sanat nesnesi olarak okunmayı hak ediyor.
 
“Post Truth” soundtrack’i, filmin yalnızca bir eşlikçisi değil; hakikat sonrası çağın ruh hâlini sesle kayda geçiren bağımsız bir belge olarak varlığını sürdürüyor. Bu ses dünyasının ardındaki düşünceyi doğrudan kuran Alkan Avcıoğlu Milliyet Sanat’ın sorularını cevapladı:
 
"Post Truth" soundtrack albümü, 'tarihteki ilk yapay zekâ destekli soundtrack albümü' olarak tanımlanıyor. Bir sanatçı olarak, müzik ve sinema tarihinde yeni bir eşiği temsil eden bu eserin yaratıcısı olmak size nasıl hissettiriyor?
 
Film de kendi alanında bir ilkti, şimdi soundtrack de öyle oldu. Yapay zekâ araçlarının önümüzdeki yıllarda film müziklerinde çok daha yaygın kullanılacağını ve bu tür albümlerin artacağını düşünüyorum. Bu alanda erken bir örnek üretmiş olmak ve gelecekteki bazı çalışmalara referans oluşturmak elbette anlamlı. Ama asıl mesele “ilk olmak” değil. Filmde olduğu gibi bu albüm de sırf yapay zekâ kullanıldığı için yapılmış bir iş değil. Yapay zekâ burada pratik ya da ucuz bir tercih değil; filmin kavramsal omurgasının ve ontolojisinin doğrudan bir uzantısı. Sentetik üretimin estetiği üzerine kurulu bir dünyanın, müzikal olarak da aynı zeminden konuşması gerekiyordu.
 
Albümün plak şirketi Tamar Records da bu çalışmanın tarihsel önemini görerek, zaman içinde anlamını koruyacak bir eser olarak değerlendirdi. Kavramsal olarak altı dolu bir fikir ve yıllara yayılan bir çalışma olunca albümü plak, CD ve dijital olmak üzere tüm formatlarda birlikte yayınladık. Dolayısıyla ilk olmak elbette önemli; ancak benim için asıl mesele, yeni bir teknolojik aracın imkânları üzerine gerçekten düşünülmüş ve bu nedenle kalıcılık iddiası olan bir iş üretmiş olmak.
 
 
İki yılı aşkın bir sürede, binin üzerinde kompozisyon ürettiğiniz belirtiliyor. Bu devasa veri havuzundan albüme girecek parçaları seçerken kriterleriniz nelerdi? 'Ayıklama' süreci nasıl işledi?
 
Aslına bakarsanız, varyasyonlarla beraber havuz daha bile büyüktü. Kurguda görüntü ve müzik arasında uyum en çok dikkat ettiğim unsurdu. Bu yüzden, havuzda olabildiğince fazla seçenek olsun istedim. Yapay zekâ ile çalışmanın avantajı da burada yatıyor, hızlı bir şekilde varyasyon üretebiliyorsunuz. Finaldeki parçanın dallanıp budaklanarak farklılaşan yüzlerce varyasyonu vardı. Bu yüzden görüntüdeki estetik ve hareketlerin müzikle paralel olması için epey ince işçiliği olan bir kurgu çalışması oldu. Dolayısıyla diyebilirim ki parçaları seçerken tempoya dayalı olarak epey sezgisel davrandım.
 
Sezgisel de olsa elbette seçimleri yaparken filmin estetik ve tematik dünyası merkezdeydi. ‘Post Truth’ta anlatılan dünya rahatlatan bir yapıya sahip değil; sürekli birikiyor, taşıyor ve sıkıştırıyor. Filmin müzikleri de bu nedenle baştan sona, hiç durmadan arka planda süren bir birikme hissi yaratıyor; nabzı tırmandırıp hiçbir zaman tam olarak çözülmeyen gerilimler yaratıyor. Bu yüzden mekanik ve endüstriyel yapıdaki parçalardan kaçındım. Sıklıkla ambient ve glitch estetiklerini bir araya getiren, tahmin edilmesi güç tınılar üzerinde yoğunlaştım. Film gerçekliğe dair yaşadığımız bilişsel ahenksizliği merkeze aldığı için, müziklerde bozuk frekanslar ve yarım ritimler, cızırtılar, parazitler gibi günümüz dünyasını metaforik olarak betimleyen tınılar istedim.
 
Albümde, 20 yıl önceki ambient çalışmalarınızı veri girdisi olarak kullandığınızı görüyoruz. Geçmişinizle yapay zekâ aracılığıyla iş birliği yapmak, sanatsal yolculuğunuzda nasıl bir yüzleşme sağladı?
 
Glitch estetik olarak bu parçalar zaten belirli bir ses dokusu ve ritmik yaklaşım taşıyordu. Bu yüzden istediğim tınıyı ve atmosferi yakalayabilmek adına, kendi dijital kayıtlarımdan belirli kısımları yapay zekâ modellerine veri olarak besledim. Aynı sonik evrene sahip yeni parçalar ve varyasyonlar üretmek oldukça tatmin edici bir yöntem oldu. Bana kalırsa bir sanatçının zihnindeki tınıya ulaşmak için, taslaklar, deneme kayıtları ve yarım yamalak malzemeleri yükleyerek benzer parçalar yaratması yapay zekâ araçlarının en işlevsel yönlerinden biri. Gelecekte pek çok müzisyenin, kullanmadığı şarkılarını, yarım kalan bestelerini bu teknik ile geliştireceğini, dolayısıyla bu araçların müzisyenler tarafından çok kullanılacağını öngörüyorum.
 
Albümün, dijitalleşen hayatlarımızın 'parçalanmış gerçeklik algısını' sesin yapısıyla kurduğu ifade ediliyor. Bu yapıyı -çatıyı teknik ve estetik olarak nasıl kurdunuz?
 
Günümüzde artık neyin gerçek olup olmadığını ayırt etmenin zorlaşması bir tarafa, neyin gerçek olduğuyla ilgilenmiyoruz bile. Sadece işimize gelen şeylere inanıp, diğer her şeyi sahte bulduğumuz bir dünya ilk bakışta rahat ve konforlu olsa da derinlerde bir kaybolma ve sıkışıklık, bilişsel olarak ahenksizlik yaratıyor. Bana kalırsa müzikte teknolojik dijital araçlar, içinde yaşadığımız bu tuhaf post modern çağı anlatmak için geleneksel yöntemlere göre avantajlılar.
 
Filmin müziklerine genellikle çok katmanlı dijital dokular hâkim. Sentetik tınılar, dijital cızırtılar, parazitler, tekrar eden ama küçük sapmalarla bozulan motifler, tek bir bütün yerine pek çok parçadan oluştuğunu gizlemeyen sampling felsefesi, sıra dışı ritim yapıları, kararsız ve değişken tempolar, robotlaşan dijitalize insan sesleri, ani kesilmeler, asenkron katmanlar, mikrotonal kaymalar, enstrümanları sanki uzaktan tınlar hale getiren boğuk ve bulanık teknik yaklaşımlar, çözülmeyen armonik gerilimler... Tüm bunlar bu ahenksizliği aynalayan müzikal stratejilere dönüşüyor sanatçının elinde. Gitgide ruhsuzlaştığımız ve zaten robotlaştığımız bir çağı, yapay zekâ araçlarının estetiğiyle anlatmak bana kalırsa en tutarlı yollardan biri.
 
 
Filmin favori parçası olarak öne çıkan "Dancing Plague" (Dans Salgını)'in izleyici/dinleyici üzerinde güçlü bir etkisi olduğu yorumları var. Sizce bunun sebebi nedir?
 
Filmdeki enformasyon bombardımanı, sürekli olarak zihni ve mantığı uyarıyor olsa da finalde mantığa değil, tamamen duyulara hitap eden bir yaklaşıma geçiyorum. Film boyunca biriken tüm enerji finalde bambaşka bir patlama hali alıyor. Müziğin başrole geçtiği bu yaklaşımın izleyicide güçlü bir karşılık bulduğunu söyleyebilirim.
 
Filmin finali tarihsel bir olaya, ‘Dans Salgını’na dayanıyor. 16. yüzyılda Avrupa’nın bazı kentlerinde kayda geçen bu olay, insanların günlerce, hatta kendilerini kaybedene veya bayılana kadar kontrolsüz biçimde dans ettiği, sebebi tam olarak açıklanamamış kolektif bir histeri olarak biliniyor. Bilimsel olarak en yaygın kabul gören açıklama, stres kaynaklı kitlesel psikojenik bir hastalık biçimi olduğu.
 
Finaldeki sıradışı görüntülere eşlik eden ‘Dancing Plague’ parçası da oldukça sıra dışı. Gidişatı görmemize rağmen durduramıyor olmanın yarattığı acı ve isyan, müzikte ses düzeyinde yoğunlaşıp taşan bir hale dönüşüyor. Parça, filmi kapatırken zihinleri netleştirmiyor ya da rahatlatmıyor; aksine izleyiciyi kontrolsüz bir patlamaya doğru itiyor.
 
Kariyerinizin erken dönemlerindeki profesyonel DJ’lik ve müzik yazarlığı geçmişinizin, bu albümün kurgusunda ve ritminde ne gibi somut etkileri oldu?
 
DJ’lik ve müzik yazarlığı, müziğe içeriden üretmekten çok dışarıdan bakma pratiği kazandıran alanlar. Bu bakışın hem film müziği prodüksiyonunda hem de yapay zekâ araçlarıyla çalışırken ciddi bir avantaj sağladığını düşünüyorum. Çünkü yapay zekâ, müzikte emek ve efor temelli bir zanaat anlayışından ziyade, kürasyonun ve kavramsal netliğin belirleyici olduğu bir alan açıyor. Bu da virtüözite ya da teknik maharetten çok bağlam kurma, seçme ve sentezleme becerilerini öne çıkarıyor. Müzik tarihine ve türlerin soyağaçlarına hâkim olmak önemli; çünkü albümün kurgusuna dair estetik yargıyı ve sezgiyi güçlendiriyor.
 
Hem bir yönetmen hem de bir yapay zekâ sanatçısı olarak, müziği filmin bir unsuru olmaktan çıkarıp ‘bağımsız bir eser’ olarak konumlandırma fikri en baştan beri planladığınız bir şey miydi?
 
Aslında en başta böyle net bir plan yoktu. Ancak filmin başından sonuna kadar müziklerin neredeyse hiç durmaması, ister istemez albüm için çok yüksek bir seviye gerektirdi. Filmin kurgusunu yaparken müziklerin çok güçlü bir unsur olduğunu ve pek çok parçanın tek başına ayakta durabilen cinste olduğunu düşünmeye başladım. Ama asıl film gösterildikçe, izleyicilerin özellikle müzikleri sorması ve parçaların peşine düşmesiyle soundtrack’in filmin sınırlarını aşan, kendi başına çalışan bir yapı kurduğunu fark ettim.
 
 
Girona Film Festivali’nde 'En İyi Soundtrack' adayı gösterildiniz ve İtalya'dan 'İzleyici Ödülü' ile döndünüz. Geleneksel sinema çevrelerinin yapay zekâ üretimi bir müziği bu kadar sahiplenmesini bekliyor muydunuz?
 
Geleneksel sinema çevresi denilen kesim, aslında yeni teknolojileri ve yeni fikirleri en hızlı benimseyenlerden biri. Sinema tarihine baktığınızda, bilgisayar yapımı animasyonlardan CGI’a, yeşil ekranlardan dijital kurguya kadar pek çok kırılmanın önce sinemada normalleştiğini görürsünüz. Yapay zekâ bugün hâlâ bu anlamda normalleşmiş değil ve doğal olarak bir direnç var. Ama bu filmle, altı dolu bir fikrin sinema çevrelerinde karşılık bulabildiğini de net biçimde görüyoruz.
 
Bana kalırsa mesele yapay zekâ kullanmak değil, bu aracı neye hizmet ettirdiğiniz. İnsanlar, hangi çevreden olursa olsun, yapay zekâ ile yapılmış ucuz ve üzerine düşünülmemiş işleri görmek istemiyor. Benim bu projede hem filmde hem de müzikte avantajım, temel fikrin yapay zekâ araçlarıyla organik biçimde örtüşmesi. Yapay zekâ burada bir numara ya da bir gösteriş değil; kavramsal yapının doğal bir parçası. Sanırım filmin ve müziklerin ilk beklentilerimin ötesinde sahiplenilmesi de bu tutarlılıktan kaynaklanıyor. Olumlu bir beklentim vardı ama şu ana kadar bunun çok ötesinde bir eleştirel sahiplenme yaşıyorum.
 
Mehmet Tez’in ‘Çağımızın ruhunu gözler önüne serebilecek güçte’ ve Murat Beşer’in ‘Distopik bir geleceğin sesleri’ yorumları hakkında ne düşünüyorsunuz? Gerçekten distopik bir çağın içinde miyiz?
 
Her ikisi de çok uzun yıllardır takip ettiğim ve çok değer verdiğim müzik yazarları. İkisinin de takdirini toplamak ve albümün kıymetini görmeleri benim için çok anlamlı. Distopya bir gelecek tahayyülü olduğu kadar bugüne dair bir huzursuzluk. Ve bana kalırsa yaşadığımız çağ karanlıktan çok absürtlük üretiyor.
 
“Post Truth”, yapay zekâ ile üretilmiş ilk belgesel olmasının yanı sıra sinema tarihinde vizyona giren ilk yapay zekâ filmi olarak da bir milat kabul ediliyor. Ayrıca, tarihteki ilk yapay zekâ destekli soundtrack albümü yani birçok ilkle tanımlanıyor. Sizce bundan 10 yıl sonra üretim süreçleri tamamen bu yöne mi evrilecek?
 
Tamamen bu yöne evrilmeyecek ama üretim süreçlerinde büyük bir paradigma değişimi olacağı kesin. Fakat asıl önemli olan bu araçla yeni nesil hikâye anlatıcılarının yeni ifade yolları yaratıp yaratmayacağı. Çünkü üretim süreçleri değişse de bazen aynı hikâyeleri anlatmaya, aynı filmleri, aynı müzikleri yapmaya devam ediyoruz. Teknolojik araçlar hiçbir zaman tek başına sanatsal devrim yaratmıyorlar. Ama o araçlar sayesinde başka türlü düşünmeye ve görmeye başlayan insanlar yaratıyor.  
 
 
Peki, 10 yıl sonra tüm bu ilklerde Alkan Avcıoğlu imzası olması üzerine düşündüğünüzde ne hissediyorsunuz?
 
Elbette bu ilklerin bir gurur tarafı var ama 10 yıl sonra geriye kalacak olan şeyin bir imza değil, bu işlerin hâlâ konuşulup konuşulmadığı olacağını düşünüyorum. Eğer çalışmalarım yalnızca teknik bir dönüm noktasına işaret ediyorsa, zaten çok kısa sürede eskimiş olacaklar. Beni asıl heyecanlandıran, bu çalışmalarımın içerik ve kavramsal düzlemde ne söylediği. Bu bağlamda gururdan çok sorumluluk hissediyorum. Yani başkalarının bu araçlarla başka türlü düşünmesine, başka türlü hikâyeler kurmasına, yeni ifade biçimlerine kapı aralamasına dair sorumluluk. Çünkü şu an bile herkesin derdinin yapay zekâ araçları ile Hollywood tarzı film çekme olduğu bir ortamda, ben bir nevi köyün delisi olarak bir uzun metrajlı belgesel çektim. İnsanlar şu an günümüzde bunu duyunca bile ‘yapay zekâ ile belgesel mi olurmuş’ diye şaşırıyor. Pek çok farklı katmanda ezber bozan bir yapısı var filmdeki içeriğin. Bu sebeple on yıl sonra, yapay zekâ ile üretilmiş film ve müziklerin sayısı arttıkça, ‘Post Truth’un daha ilginç bir yere oturacağını düşünüyorum.
 
Yapay zekâ, bir yandan sanatsal üretim noktasında (mesela telif hakları) ciddi eleştiriler de alıyor. Siz bu noktada nasıl bir sorumluluk üstleniyorsunuz?
 
Sanatçı perspektifinden baktığımızda durum çok net aslında: Telif hakkı ve etik sorumluluk nihai esere uygulanır, yaratım sürecine değil. Sanatı yalnızca oluşum mekanizmasına ya da üretildiği araçlara indirgemek, onun temel amacını yanlış anlamaktır. Bu tür tartışmalar çoğunlukla sosyal medyada doğuyor ve derinlemesine düşünülmeden, çok basit bir çerçevede ele alınıyor: Çoğu kişi yapay zekânın yalnızca mevcut görüntüleri yeniden düzenlediğini veya kopyaladığını varsayıyor; ancak teknoloji bu şekilde çalışmıyor. Pek çok araçta olduğu gibi, sanatsal üretimin özgünlüğü sonucuyla bağlama oturur. Bu yüzden bağımsız bir sanatçı olarak, tıklama tuzağı tepkileri çok ciddiye almıyorum. Ama öte yandan büyük şirketleri ve teknolojiyi de körü körüne savunan gruptan değilim, filmimde de olduğu gibi son derece eleştirelim.
 
Elbette yıllardır bu alanda çalışan bir sanatçı olarak bu tartışmalar konusunda tecrübeliyim ve sorumluluğum gereği çoğunu yakından takip ediyorum. Bu tartışmalardaki bir diğer sorun, yeni bir durumu eski paradigmayla değerlendirmeye çalışıyor olmak. Bu konuda yeni bir perspektif ve yeni kültürel düzenlemelerin olacağını ve eninde sonunda, sancılı da olsa yeni bir paradigmaya geçeceğimizi düşünüyorum.
 
 
Bir araçtan ziyade bir düşünme biçimi
 
Alkan Avcıoğlu’nun sözleri bir araya getirildiğinde, yapay zekâya dair tartışmayı teknik bir yenilik başlığından çekip alan daha geniş bir düşünsel zemine taşıdığı görülüyor. Avcıoğlu’nun yaklaşımında yapay zekâ, ne yaratıcı öznenin yerine geçen bir ‘akıl’ ne de sanatı ucuzlatan bir hızlandırıcı. Aksine, seçme, ayıklama, bağlam kurma ve sezgisel kürasyon becerilerini merkezine alan yeni bir sanatsal sorumluluk alanı açıyor. Avcıoğlu’nun ısrarla vurguladığı gibi mesele ‘ilk olmak’ değil; kullanılan aracın, anlatılan dünyanın ontolojisiyle örtüşüp örtüşmediği.
 
Bu perspektif, yapay zekâ üretimine yöneltilen telif, etik ve özgünlük eleştirilerini de farklı bir noktaya yerleştiriyor. Avcıoğlu, yaratım sürecine değil, ortaya çıkan eserin bağlamına ve anlamına odaklanarak, sanatı araç fetişizmine indirgemeyen bir pozisyon alıyor. Bu nedenle “Post Truth”un müzikleri, yalnızca yeni bir teknolojiyle üretilmiş olmalarıyla değil; çağdaş dünyanın bilişsel ahenksizliğini, parçalanmış gerçeklik duygusunu ve çözümsüz gerilimini ses düzeyinde düşünmeye zorlamalarıyla önem kazanıyor.
 
Belki de Avcıoğlu’nun asıl önerisi burada yatıyor: Yapay zekâ, sanatta bir devrim yaratmaz; ama sanatçıyı, daha önce sormadığı soruları sormaya mecbur bırakabilir. Bu zorunluluk, teknolojinin kendisinden değil, onunla ne yapmayı seçtiğimizden doğar. Ve “Post Truth”un müzikal evreni, bu seçimin estetik ve kavramsal olarak ne kadar tutarlı kurulabileceğine dair güçlü bir örnek sunar.