Milliyet Sanat
Milliyet Sanat » Haberler » Diğer » Spor hikâyelerine yeni bir alan

Spor hikâyelerine yeni bir alan

Spor hikâyelerine yeni bir alan27 Ocak 2026 - 04:01
İkinci edisyonu 26-29 Mart tarihleri arasında düzenlenecek İstanbul Uluslararası Spor Filmleri Festivali’ne başvuru süresi yoğun ilgi sebebiyle 31 Ocak’a kadar uzatıldı.
Suzan Somalı Sönmez
ssomalisonmez@gmail.com
 
Sporu yalnızca rekabet, skor ya da başarı anlatılarıyla sınırlamayan İstanbul Uluslararası Spor Filmleri Festivali, ikinci edisyonuyla yeniden İstanbul’da. Belgesel sinemacı Gökçe Kaan Demirkıran’ın öncülüğünde hayata geçirilen festival, 26-29 Mart tarihleri arasında sporu insan hikâyeleri, toplumsal bağlamlar ve güçlü sinemasal anlatılar üzerinden yeniden düşünmeye davet ediyor.
 
Sporun sinemadaki yeri üzerine bir arayış
 
Spor, uzun yıllar boyunca sinemada çoğunlukla dramatik zafer anlatıları ya da biyografik başarı hikâyeleriyle temsil edildi. Tribün coşkusunu ya da bireysel başarının doruk anlarını merkeze alan bu filmler, sporu genellikle sonuç odaklı bir anlatının parçası haline getirdi. Oysa özellikle son yirmi yılda belgesel sinemanın geçirdiği dönüşümle birlikte spor, çok daha karmaşık ve çok katmanlı bir anlatı alanına evrildi. Spor artık yalnızca kazananların değil; kaybedenlerin, görünmeyen emeğin, sistemin dışına itilen bedenlerin ve sessiz direnişlerin de hikâyesi olarak ele alınıyor.
 
 
İstanbul Uluslararası Spor Filmleri Festivali, tam da bu dönüşümün Türkiye’deki karşılığını görünür kılmak üzere ortaya çıktı. Festival, sporu bir tema olarak kullanmanın ötesine geçerek, sinemanın spor aracılığıyla nasıl başka hikâyeler anlatabileceğini sorgulayan bir platform olma iddiası taşıyor. Sporun sinemadaki temsiline dair bu arayış, festivali yalnızca bir gösterim alanı değil, aynı zamanda düşünsel bir buluşma noktası haline getiriyor.
 
Uluslararası spor sineması
 
Dünya sinemasında spor temalı filmlerin özellikle belgesel alanda yükselişi dikkat çekici. Bu eğilim, son yıllarda Türkiye’de de sporun bireysel ve toplumsal hikâyelerini odağına alan nitelikli belgesel çalışmaların artmasıyla karşılığını buluyor. Dijital platformların spor belgesellerine yaptığı yatırımlar, bu alanı küresel ölçekte görünür kılarken, aynı zamanda spor sinemasının tek tip bir anlatıya sıkışma riskini de beraberinde getirdi.
 
Mesela; Asif Kapadia’nın “Senna” belgeseli, spor sinemasının yalnızca başarıyı belgeleyen bir tür olmaktan çıkıp, güçlü bir anlatı alanına dönüşebileceğini gösteren önemli dönüm noktalarından biri olarak okunuyor. Anlatıcı sesi ya da klasik röportajlar olmadan, tamamen arşiv görüntüleriyle kurulan film Ayrton Senna’nın hayatını yarış sonuçlarının ötesine taşıyarak izleyiciyi bir insan hikâyesinin içine çekiyor. Bu yaklaşım, sporun içindeki dramatik, etik ve duygusal katmanların sinema aracılığıyla nasıl görünür kılınabileceğini ortaya koyuyor. İstanbul Uluslararası Spor Filmleri Festivali’nin odağı da tam olarak bu noktada şekilleniyor: Sporu yalnızca bir performans ya da rekabet alanı olarak değil, sinemanın anlatı gücüyle yeniden kurulan çok katmanlı bir hikâye evreni olarak ele almak. “Senna” gibi filmlerin açtığı bu anlatı alanı, festivalin seçkilerinde ve üretime açtığı platformlarda Türkiye ve çevre coğrafyalardan hikâyelerle yeniden karşılık buluyor.
 
Bu genişleyen alanın Türkiye’deki en güçlü karşılıklarından bir diğeri Lefter Küçükandonyadis’in hayatını konu alan belgesel “Lefter: Bir Ordinaryüs Hikâyesi,” yalnızca bir futbolcunun kariyerini anlatmakla kalmayıp sporun kimlik, aidiyet ve toplumsal hafıza ile kurduğu karmaşık ilişkiyi görünür kıldı. Lefter’in saha içindeki başarıları kadar, Türkiye’nin yakın tarihindeki kırılmalarla iç içe geçmiş yaşam öyküsü, spor sinemasının biyografik anlatının ötesine geçebileceğini gösteren önemli bir örnek olarak öne çıktı. Bu tür filmler, sporun yalnızca kazanılan kupalarla değil, yaşanan hayatlarla anlam kazandığını hatırlatarak uluslararası spor sinemasının açtığı alanın yerel bağlamdaki karşılığını güçlendiriyor.
 
Bu uluslararası bağlam, festivalin kurucusu Gökçe Kaan Demirkıran’ın kendi sinema pratiğinde de somut karşılıklar buluyor. Demirkıran’ın, Türk futbol tarihinin simge isimlerinden Galip Haktanır’ın yaşamını konu alan kısa belgeseli “Vefalı Galip”, İtalya’nın Milano kentinde düzenlenen 43. FICTS Spor Filmleri Festivali’nde “Mention d’Honneur 2025” ödülüne layık görülerek uluslararası alanda üçüncü kez onurlandırıldı. Daha önce İran ve Sırbistan’daki spor filmleri festivallerinde ödül kazanan film, bireysel bir spor hikâyesi üzerinden toplumsal hafızaya temas eden anlatısıyla dikkat çekti.
 
 
Gökçe Kaan Demirkıran
 
Bu noktada bağımsız festivallerin rolü belirleyici hâle geliyor. Büyük prodüksiyonların dışında kalan, yerel hikâyelere, küçük spor dallarına ya da politik arka planı güçlü anlatılara alan açan festivaller, spor sinemasının gerçek çeşitliliğini temsil ediyor. İstanbul Uluslararası Spor Filmleri Festivali, bu küresel harita içinde İstanbul’un tarihsel ve kültürel konumunu avantaja çevirerek, farklı coğrafyalardan hikâyeleri bir araya getiren özgün bir durak olarak konumlanıyor. Yalnızca filmleri bir araya getiren bir etkinlik değil, aynı zamanda bu alanda üretim yapan isimlerin uluslararası dolaşımına katkı sunan bir zemin oluşturduğunu da gösteriyor.
 
Bir ilk edisyonun ardından
 
Spor kültürüne katkı sağlamak ve bu alanda yeni tartışma alanları açmak amacı, ve Türkiye’de artan spor temalı film üretimini teşvik etmek ve bu alanda çalışan oyuncuları, yapımcıları ve yönetmenleri bir araya getirmeyi hedefiyle geçtiğimiz yıl ilk kez düzenlenen festival, spor ve sinemayı yan yana getiren nadir organizasyonlardan biri olarak dikkat çekti.
 
Teması “Kan, Ter, Gözyaşı” olarak belirlenen festivalde yarışma seçkileri, özel gösterimler ve söyleşilerle şekillenen program, spor filmlerinin yalnızca niş bir izleyiciye değil, daha geniş bir sinema kitlesine de hitap edebileceğini gösterdi. İlk edisyonda ortaya çıkan en güçlü sonuçlardan biri, spor temalı filmlere yönelik üretim isteğinin ve anlatı çeşitliliğinin sanılandan çok daha geniş olmasıydı.
Festivalin ayırt edici yönlerinden biri de yalnızca tamamlanmış filmleri göstermekle yetinmemesi oldu. İlk yılında iki film projesine destek veren organizasyon, Türkiye’de spor temalı film üretimine somut katkı sağlayan nadir girişimlerden biri olarak öne çıktı. Bu yaklaşım, festivalin kısa vadeli bir etkinlikten çok, uzun soluklu bir üretim alanı kurma niyetini de açıkça ortaya koydu.
 
 
İlk edisyona 24 ülkeden 95 film başvurusu oldu ve 9 kısa film ile 11 belgesel film yarışma finalistleri olarak seçildi. 21 ülkeden yaklaşık 60 filmin izleyicilerle buluştuğu festivalin ‘Kurmaca Kısa Film’ kategorisinde yarışan finalistlerinden "Touch" (İran) 'En İyi Kısa Film', Belgesel Film kategorisinde yarışan finalistlerden "Remar" (İspanya) ise 'En İyi Belgesel' ödülünü kazandı. Festivalin ‘Proje Destekleme Platformu - Sports Film Lab’de 'En İyi Prodüksiyon' ödülünü Ezgi Temel, 'En İyi Post Prodüksiyon' ödülünü ise Merve Üsküplü aldı. Ayrıca festival kapsamında gerçekleşen atölyelerde 40 öğrenci sertifika almaya hak kazandı.  
 
Kolektif bir alan açma çabası
 
Belgesel sinemacı Gökçe Kaan Demirkıran’ın böyle bir festivale girişmesinin arkasında, tek bir motivasyondan çok biriken bir boşluk duygusu var. Demirkıran, uzun yıllardır sporun içinden gelen hikâyelerle ilgilenen bir belgeselci olarak hem Türkiye’de hem de uluslararası alanda spor temalı filmlerin dolaşıma girmekte zorlandığını doğrudan deneyimlemiş bir isim. Spor filmleri çoğu zaman ne klasik belgesel festivelerinin ana ilgisi içine giriyor ne de spor dünyasının kendi gündeminde kalıcı bir yer bulabiliyor. Yani iki alan arasında sıkışıp kalan ama aslında her ikisine de güçlü biçimde temas eden ayrı bir anlatı alanı söz konusu.
 
Festival fikri, tam da bu sıkışmışlıktan doğuyor. Demirkıran için bu girişim, yalnızca film göstermekten ibaret değil; sporun, insan hikâyeleriyle birlikte sinema dili içinde ciddiye alınabileceği bir alan açma çabası. Kendi üretim sürecinde tanık olduğu zorluklar -dağıtım imkânlarının sınırlılığı, spor temalı belgesellerin ‘niş’ olarak etiketlenmesi, fon ve görünürlük sorunları- onu bireysel film yapmanın ötesine geçmeye itiyor. Festival, bu anlamda kişisel bir ihtiyaçtan kolektif bir yapıya dönüşüyor.
 
Türkiye gibi ekonomik, kültürel ve politik belirsizliklerin yoğun olduğu bir ülkede festival düzenlemek ise gerçekten ciddi bir fedakarlık gerektiriyor. Bu tür girişimler çoğu zaman maddi kazançtan çok zaman, emek ve kişisel risk üzerinden ilerliyor. Demirkıran’ın bu yükü üstlenmesi, spor sinemasının Türkiye’de kalıcı bir alan kazanabileceğine dair bir inançla bağlantılı. Festivalin yarışma bölümleri, proje destekleri ve üretime odaklanan yapısı da bu inancın pratik karşılığı olarak ortaya çıkıyor.
 
 
Direktörlüğü aynı zamanda kurucusu, belgesel sinemacı Gökçe Kaan Demirkıran tarafından gerçekleştirilen festivalin danışma kurulunda; spor sosyolojisi ve spor tarihi alanındaki çalışmalarıyla Prof. Dr. Cenk Demirkıran, spor medyası ve yayıncılığı alanında uzun yıllara dayanan deneyimiyle Hayri Çölaşan, spor kültürü ve organizasyonları üzerine çalışmalarıyla Serkan Fidan ve spor sineması ile görsel anlatılar alanındaki birikimiyle Cengiz Koyuncu yer alıyor.
 
Kısacası İstanbul Uluslararası Spor Filmleri Festivali, bir ‘organizasyon fikri’nden çok, bir belgeselcinin sahadan edindiği deneyimlerin ve eksikliklerin sonucunda ortaya çıkmış bir girişim. Demirkıran’ın bu işe kalkışması, sporu yalnızca izlenen bir performans olmaktan çıkarıp, sinema aracılığıyla üzerine düşünülen, tartışılan ve yeniden yazılan bir anlatı alanına dönüştürme isteğiyle açıklanabilir. Bu da festivali, günümüz koşullarında nadir görülen ölçüde kişisel ama aynı zamanda çok kıymetli kamusal bir çaba hâline getiriyor.
 
İkinci yılda daha derinlikli program
 
İstanbul Uluslararası Spor Filmleri Festivali, ikinci edisyonunda bu birikimi daha geniş ve daha derinlikli bir programa taşıyor. 26-27-28-29 Mart tarihlerinde İstanbul’un farklı mekanlarında gerçekleşecek festival kapsamında geçen sene olduğu gibi yine ‘Kurmaca Kısa Film’ ve ‘Belgesel Film’ yarışmaları düzenlenecek. Seçkiler sporun farklı disiplinlerine, coğrafyalarına ve anlatı biçimlerine odaklanarak, izleyiciyi tek bir spor anlayışının dışına çıkarmayı amaçlıyor.
 
Bu yıl da yarışma dışı özel gösterimler, festivalin programında önemli bir yer tutuyor. Sporun politik, kültürel ve sosyal boyutlarını ele alan bu filmler, festivalin yalnızca rekabeti değil, sporu çevreleyen dünyayı da anlatma arzusunu pekiştiriyor. Sporun kimi zaman bir kimlik mücadelesi, kimi zaman bir toplumsal dönüşüm aracı olarak ele alındığı bu anlatılar, festivalin düşünsel çerçevesini genişletiyor.
 
‘Sports Film Lab’
 
Festivalin önemli ayaklarından biri olan ‘Sports Film Lab’, ikinci yılında da yaratıcı projeleri desteklemeye devam ediyor. Geliştirme aşamasındaki spor temalı film projelerine yönelik platform genç sinemacılar ve bağımsız üreticiler için bir buluşma ve paylaşım alanı sunuyor. İlk edisyonda verilen proje destekleri, festivalin yalnızca bir gösterim alanı değil aynı zamanda bir ‘üretim eko sistemi! kurma hedefinin somut bir karşılığı olarak değerlendirildi.
 
‘Sports Film Lab’, spor sinemasının geleceğinin yalnızca tamamlanmış filmlerle değil henüz anlatılmayı bekleyen hikâyelerle şekillendiği fikrinden yola çıkıyor. Bu yaklaşım, festivali kısa vadeli bir vitrin olmaktan çıkarıp, sürdürülebilir bir anlatı alanına dönüştürüyor.
 
 
Yoğun ilgi
 
Festivalin yarışma ve proje geliştirme bölümlerine gösterilen yoğun ilgi, bu yıl başvuru süresinin 31 Ocak’a kadar uzatılmasına yol açtı. Organizasyon ekibi, bu kararla daha fazla filme ve projeye alan açmayı hedefledi. Bu yoğunluk, spor temalı filmlerin Türkiye’de giderek daha fazla üretildiğinin ve bu alana yönelik ciddi bir anlatı ihtiyacının oluştuğunun da önemli bir göstergesi olarak okunabilir.
İstanbul Uluslararası Spor Filmleri Festivali, dört gün boyunca yalnızca film izlenen bir etkinlik olmanın ötesine geçiyor. Spor dünyasından ve sinema çevrelerinden isimlerin katılacağı söyleşiler, buluşmalar ve paylaşımlar, festivalin düşünsel boyutunu güçlendiriyor. Sporun sinemadaki temsili, belgesel anlatının etik sınırları, spor kültürünün dönüşümü ve bireysel hikâyelerin kolektif hafızayla ilişkisi gibi başlıklar, festival boyunca tartışmaya açılıyor.
 
İstanbul’la kurulan bağ
 
Festivalin İstanbul’un farklı mekanlarına yayılan yapısı, sporun ve sinemanın şehirle kurduğu ilişkiyi de görünür kılıyor. Farklı izleyici gruplarını bir araya getiren bu dolaşım, festivalin kapalı bir çevreye değil, kamusal bir karşılaşma alanına dönüşmesini amaçlıyor. Sporun evrensel dili ile sinemanın anlatı gücü, İstanbul’un çok katmanlı yapısında yeniden anlam kazanıyor.
 
İkinci yılında daha da belirginleşen kimliğiyle İstanbul Uluslararası Spor Filmleri Festivali, sporu anlatmanın alışıldık yollarının dışına çıkmak isteyen izleyicileri davet ediyor. Rekabetin ötesine geçen, insan hikâyelerine odaklanan ve sinemanın dönüştürücü gücünü spora taşıyan bu festival, mart ayının sonunda İstanbul’da yeniden perde açıyor.