Türkiye bilim kurguyu neden hâlâ bekletiyor?
Türkiye’de bilim kurgu için güçlü hikâyeler ve yaratıcı fikirler var. Buna rağmen uzaydan distopyaya, zaman yolculuğundan yapay zekâya uzanan bu geniş tür alanı neden hâlâ istikrarlı bir yapım geleneğine dönüşemedi? Sorun gerçekten yüksek prodüksiyon maliyetleri mi, yoksa daha derinde başka nedenler mi var?
Suzan Somalı Sönmez
ssomalisonmez@gmail.com
Türkiye’de bilim kurgu denince uzun süre iki uç örnek akla geldi: Bir tarafta bugün kült statüsüne ulaşmış, hatta üzerine kitaplar yazılmış Dünyayı Kurtaran Adam gibi, teknik imkânların sınırlılığıyla da anılan yapımlar; diğer tarafta bilim kurgu kodlarını komediyle birleştirerek geniş kitlelere ulaşan “G.O.R.A.” evreni. Oysa türün sınırları bu iki uçtan çok daha geniş. Geleceği, teknolojiyi, yapay zekâyı, iklim krizini, savaşları, salgınları, uzay yolculuğunu ve alternatif gerçeklikleri anlatan bilim kurgu, Türkiye’nin kendi toplumsal gerçekliğinden de fazlasıyla beslenebilir.
Üstelik son yıllarda bu alanda belirgin bir hareketlilik var. “G.O.R.A.”, “A.R.O.G.” ve “Arif V 216” geniş kitlelere ulaşırken “Sıcak Kafa”, “Börü 2039” ve “Yakamoz S-245” gibi diziler bilim kurgu ve distopyanın farklı olanaklarını denedi. Fantastik ve bilim kurgu festivalleri türün etrafında yeni bir üretim ve izleme alanı oluşturuyor; çocuk sinemasında ise zaman yolculuğundan gelecekteki su krizlerine uzanan hikâyeler karşımıza çıkıyor. Yani mesele Türkiye’de bilim kurgu fikrinin üretilmemesi değil; bu fikirlerin neden hâlâ süreklilik kazanmış bir yapım geleneğine dönüşemediği.
Akademik çalışmalar da Türkiye’de bilim kurgu üretiminin uzun yıllar sınırlı kaldığına dikkat çekiyor. Marmara Üniversitesi’nde yapılan bir çalışmada, teknolojik yetersizliklerin yanı sıra kültür-insan ilişkisi ve sinema-televizyon sektöründeki kalıplaşmış üretim alışkanlıklarının türün gelişimini kısıtlayan faktörler arasında olduğu belirtiliyor. 2010 sonrasında dijital platformların çoğalmasıyla birlikte bilim kurgu ve distopya örneklerinin artması ise dikkat çekici.
G.O.R.A.
“G.O.R.A.” bilimkurguyu geniş kitlelere taşıdı
Türkiye’de bilim kurgunun popüler kültürdeki en güçlü karşılıklarından biri hiç kuşkusuz Cem Yılmaz’ın “G.O.R.A.” filmi oldu. 2004 tarihli film, uzaylılar tarafından kaçırılan halıcı Arif’in “G.O.R.A.” gezegenindeki macerasını anlatırken “Star Wars”, “The Matrix” ve “The Fifth Element” gibi bilim kurgu klasiklerinin dilini yerli mizahla birleştirdi. Ayrıca “G.O.R.A.”nın açılışındaki İngilizce anlatım ve uzay operası estetiği, filmi ilk izlediğimde beni şaşırtmış; Türkiye’de istersek teknik ve görsel açıdan iddialı, ciddi bir bilim kurgu filmi de çekebileceğimize dair umutlarımı güçlendirmişti.
Ardından gelen “A.R.O.G.”, bu evreni uzaydan tarih öncesine taşıdı. Arif’in bir zaman makinesiyle yaklaşık bir milyon yıl geriye gönderilmesi, bilim kurgu ile absürt komedinin bir başka buluşma noktasını oluşturdu. 2018’deki “Arif V 216” ise robot 216’nın insan olma arzusunu ve 1969’a uzanan zaman yolculuğunu merkezine aldı. “G.O.R.A.”, “A.R.O.G.” ve “Arif V 216”nın Türk bilim kurgu sinemasında özel ve görsel efekt kullanımı açısından da ayrı bir yeri bulunuyor; üç film bu alanda akademik bir çalışmanın konusu oldu.
Cem Yılmaz’ın bilim kurguya ilgisi bununla da sınırlı kalmadı. “Karakomik Filmler” serisi içerisindeki “Kaçamak”, uzaylılar ve Amerikan askerlerinin dahil olduğu bir hikâyeyi komediyle buluşturdu. Böylece bilim kurgu, Yılmaz’ın sinemasında tek bir evrene bağlı olmaktan çıkarak farklı anlatıların da malzemesi haline geldi.
Üstelik “G.O.R.A.” evreni yeniden ekrana dönüyor. Ancak burada önemli bir ayrım var: Söz konusu proje “A.R.O.G.”un diziye uyarlanması değil. Netflix için hazırlanan “GORA 4 GORA”, Cem Yılmaz’ın senaryosunu yazdığı ve yönettiği yeni bir dizi olarak çekiliyor. Çekimleri devam eden yapımda hikâye yine Arif ve Ceku’yu merkeze alıyor; bu kez onların uzayda büyüyen oğlu Kemo da anlatının parçası.
Bu dönüş, aslında önemli bir soruyu da beraberinde getiriyor: Türkiye’de bilim kurgu için seyirci var mı? “G.O.R.A”. örneği bu soruya yıllar önce güçlü bir ‘evet’ cevabı vermişti.
Bilim kurgu yalnızca pahalı efektlerden mi ibaret?
Bilim kurgu üretiminin önündeki en belirgin engellerden biri elbette maliyet.
Uzay gemileri, geleceğin şehirleri, yaratıklar, robotlar, savaş sahneleri, distopik dünyalar ve yoğun CGI kullanımı geleneksel bir dram ya da komediye göre prodüksiyon bütçesini ciddi biçimde artırabiliyor. Türkiye’deki bilim kurgu sinemasını inceleyen değerlendirmelerde de teknik ve maddi kısıtlamalara dikkat çekiliyor.
Ancak meseleyi yalnızca ‘bilim kurgu pahalıdır’ diyerek açıklamak kolaycılık olur çünkü iyi bilim kurgu her zaman devasa efekt bütçeleri gerektirmiyor. Bazen tek bir apartman dairesi, bir telefon, bir bilgisayar ekranı veya bir laboratuvar üzerinden son derece güçlü bir gelecek hikâyesi kurulabilir. Asıl maliyet, belki de önce dünyayı kurabilen bir senaryoyu geliştirmek ve bu senaryoya güvenmekte.
Türkiye’de bilim kurgu üretiminin azlığının nedenleri arasında senaryo geliştirme alışkanlıkları, yapımcıların risk iştahı, tür sinemasına yönelik ön yargılar, görsel efekt altyapısının maliyeti ve seyircinin beklentileri birlikte düşünülmeli.
Türün uzun süre absürt komediyle özdeşleşmesinde kültürel, teknik ve maddi sınırlamaların yanı sıra dünya bilim kurgu edebiyatına yeterince hâkim olunmamasının da etkili olduğu yönündeki değerlendirmeler de bu tabloyu tamamlıyor.
Dolayısıyla asıl soru belki de ‘Bilim kurgu neden pahalı?’ değil de ‘Türkiye’de yapımcılar bilim kurguya neden daha yüksek bir risk olarak bakıyor?’ olmalı.
Asıl kaynak belki de edebiyatta
Oysa Türkiye’nin bilim kurgu açısından en büyük avantajlarından biri hikâye kaynağı olabilir.
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri “Metal Fırtına”. Orkun Uçar ve Burak Turna’nın 2004’te yayımlanan romanı, ABD ile Türkiye arasında çıkan savaşı konu alarak dönemin en çok konuşulan kitaplarından birine dönüştü. Uçar, yıllar sonra verdiği bir röportajda kitabın satışının 600 bine yaklaştığını, korsan satışlarla birlikte çok daha büyük bir okur kitlesine ulaştığını anlatıyordu. Daha da önemlisi, romanın film haklarının Özen Film’e satıldığını ancak projenin çekilemediğini söylüyordu.
“Metal Fırtına” tek başına önemli bir soru ortaya çıkarıyor: Eğer yüz binlerce okuru heyecanlandırabilecek bir hikâye yazılabiliyorsa, neden aynı hikâye sinemada veya televizyonda karşılık bulamıyor? Üstelik seri ilerledikçe hikâyeler daha da sinematik hale geldi. “Metal Fırtına 2: Kayıp Naaş” klonlama fikrini, “Metal Fırtına 3: Kızıl Kurt” nükleer savaş tehdidini, “Metal Fırtına 4: Turan” ise biyolojik savaşı ve sonrasında kimyasal ve nükleer yıkımın ardından kurulan yeraltı kentini işliyordu.
Bu eserler bütçeli görsel dünyalar gerektirse de aynı zamanda Türkiye’nin yakın tarih, siyaset, savaş, teknoloji ve gelecek korkuları üzerinden özgün bilim kurgu üretebildiğini gösteriyor.
Distopya, ekranı biraz daha kolay aştı
Son yıllarda dijital platformların etkisiyle bu duvarın kısmen aşılmaya başladığını görmek mümkün.
“Sıcak Kafa”, konuşma yoluyla yayılan bir salgının ardından distopik bir İstanbul’da geçen hikâyesiyle Türkiye’deki distopya anlatısının önemli örneklerinden biri oldu. “Börü 2039”, yakın gelecekte teknoloji, güvenlik ve yapay zekâ ekseninde ilerledi. “Yakamoz S-245” ise kıyamet sonrası bir dünyayı denizaltı üzerinden anlattı.
Bu yapımların ortak noktası önemli: Bilim kurguyu yalnızca ‘uzay’ olarak ele almıyorlar. Toplum, devlet, teknoloji, salgın, güvenlik, insan davranışı ve gelecek korkusu üzerinden türü genişletiyorlar.
Bu açıdan bakıldığında Türkiye’de bilim kurgu için seyirci olmadığı iddiası da tartışmalı hale geliyor. Belki seyircinin ihtiyacı, daha fazla bilim kurgu yapılmasıyla birlikte daha görünür hale gelecek.
Bilim kurgunun yanındaki geniş fantastik evren
Türkiye’de bilim kurgu üretiminin neden sınırlı kaldığını tartışırken tür kavramını yalnızca robotlar, uzay gemileri ve gelecek teknolojileriyle sınırlamamak gerekiyor. Çünkü dijital platformların yükselişiyle birlikte Türkiye’de fantastik, mitolojik ve doğaüstü anlatılar için de daha geniş bir üretim alanı oluştu.
Bu alandaki önemli kırılma noktalarından biri Netflix’in ilk Türk orijinal dizisi “Hakan: Muhafız” oldu. 2018’de başlayan dizi, İstanbul’u ve şehrin tarihini fantastik bir kahramanlık hikâyesinin merkezine yerleştirdi. Hakan’ın İstanbul’u korumakla görevlendirilen ‘Muhafız’ olduğunu öğrenmesiyle başlayan hikâye; gizli örgütler, ölümsüz düşmanlar ve şehrin geçmişinden gelen mitolojik unsurlar üzerinden ilerledi.
Ardından “Atiye” geldi. Göbeklitepe, semboller, kadim uygarlıklar ve gizemler üzerinden ilerleyen dizi, Türkiye’nin arkeolojik ve kültürel mirasını fantastik bir anlatının parçası haline getirdi. Bilim kurgu yerine mistisizm, alternatif gerçeklik ve kadim bilgi üzerinden bir tür dünyası kurdu.
“Şahmaran” ise Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasının mitolojik mirasını çağdaş bir hikâyeye taşıdı. Şahmaran efsanesi, kehanet, ölümsüzlük ve yeraltındaki yılanlar dünyası modern Türkiye’nin gündelik hayatıyla iç içe geçirildi.
Bu yapımların ortak noktası bilim kurguya komşu türlerin Türkiye’de daha kolay karşılık bulduğunu göstermeleri.
Çünkü fantastik anlatı yüksek teknolojik dünyalar yaratmak zorunda değil. Bir efsaneyi, tarihî bir mekânı, mitolojik bir karakteri veya doğaüstü bir gücü hikâyenin merkezine yerleştirmek, görsel dünyanın maliyetini bilim kurgudaki kadar yükseltmeden tür anlatısı kurmanın bir yolu olabiliyor.
Burada ilginç bir paradoks ortaya çıkıyor: Türkiye’nin kültürel hafızası fantastik hikâyeler açısından son derece zengin. Anadolu mitolojileri, halk anlatıları, Dede Korkut hikâyeleri, Şahmaran efsanesi ve kadim uygarlıklar sayısız hikâye kaynağı sunuyor. Dolayısıyla yerli fantastik evren kurmak için gerekli ham madde zaten elimizde.
Bilim kurgu için de benzer bir malzeme aslında mevcut. Ancak bu kez kaynak, geçmişten çok geleceğe bakmayı gerektiriyor: İklim krizi, su kıtlığı, yapay zekâ, biyoteknoloji, savaş teknolojileri, dijital gözetim, göç, salgınlar ve hızla değişen kent yaşamı...
Belki de Türkiye’de fantastik anlatıların bilim kurguya kıyasla daha fazla üretilmesinin nedeni yalnızca maliyet değil. Fantastik hikâyeler kültürel hafızadan beslenirken bilim kurgu, henüz yaşanmamış bir geleceği tasarlamayı ve buna uygun yeni dünyalar kurmayı gerektiriyor.
Zaman yolculuğu geçmişle geleceği buluşturuyor
Bu iki alanın arasında ise zaman yolculuğu gibi daha esnek bir anlatı alanı bulunuyor. “Şımarık / Son of a Rich ”, bunun yakın tarihli örneklerinden biri.
Onur Ünlü’nün yönettiği, Murat Dişli’nin senaryosunu yazdığı filmde Kerem Bürsin’in canlandırdığı Mete, zengin ve sorumsuz bir ailenin şımarık oğlu. Babası onu cezalandırmak için sıra dışı bir yöntem seçiyor ve Mete’yi 16. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’ndaki bir köye gönderildiğine inandırıyor. Film, gerçek bir zaman yolculuğundan çok bu varsayım üzerinden ilerleyen bir komedi kuruyor.
Film, Türkiye’de zaman, tarih ve alternatif gerçeklik fikrinin ana akım sinemada karşılık bulabildiğini göstermesi bakımından önemli. Üstelik, “G.O.R.A.” ve “A.R.O.G.”dan başlayarak zaman yolculuğunun Türk popüler sinemasında ne kadar işlevsel bir anlatı aracına dönüşebildiğini de gösteriyor.
Çocuk sinemasında kapı daha açık
Bilim kurgu ve fantastik sinemanın Türkiye’deki üretim alanına bakıldığında ise daha ilginç bir paradoks ortaya çıkıyor: Yetişkinlere yönelik yapımlarda türün önündeki maliyet ve yapım riski sık sık tartışılırken, çocuk sinemasında bilim kurgu ve fantastik anlatılar daha rahat karşılık bulabiliyor.
Bunun dikkat çekici örneklerinden biri “Su Koruyucuları: Geleceğin Beşlisi”. Filmde beş yakın arkadaş bir hata sonucu susuz bir geleceğe gider; eve dönüş yolunda yeni arkadaşlar ve düşmanlarla karşılaşırken su kaynaklarını korumaya çalışırlar. Film, çocuklara yönelik bir macera anlatısının içine son derece güncel bir bilim kurgu meselesi yerleştiriyor: Su kaynaklarının tükenmesi.
Başka bir deyişle, iklim krizi ve doğal kaynakların geleceği gibi yetişkin dünyasının ağır gündemleri, çocuk karakterlerin macerası üzerinden anlatılabilir hale geliyor.
Üstelik bu yaklaşım tek bir filme özgü değil. “Nasreddin Hoca: Zaman Yolcusu” gibi TRT Çocuk yapımları ya da “Kardeş Takımı 3”gibi güncel çocuk-aile yapımları da zaman yolculuğunu çocuk anlatısının içine yerleştiriyor. Türkiye’deki bilim kurgu yapımlarını inceleyen akademik çalışmalarda da yapım, ‘zamanda yolculuk’ alt türü kapsamında değerlendiriliyor.
“Gamonya” serisiyle çocuklara yönelik özgün bir fantastik dünya kurulurken, uzun soluklu televizyon yapımlarının sinemaya taşınması da bu alandaki ilginin sürdüğünü gösteriyor. Bunun en güncel örneklerinden biri “Sihirli Annem: Hepimiz Biriz”. 2003’te televizyon dizisi olarak başlayan “Sihirli Annem”, 22 yıl sonra beyaz perdeye taşındı. Periler ve faniler arasındaki mücadeleyi merkezine alan film, çocuklara yönelik fantastik evrenlerin sinemada da karşılık bulabildiğini gösterirken, ilk üç gününde 190 bin 504 seyirciye ulaşması bu tür yapımların ticari potansiyeline de dikkat çekti.
Burada sektör açısından üzerinde düşünülmesi gereken ilginç bir soru ortaya çıkıyor: Çocuklar için geleceği, zaman yolculuğunu, fantastik dünyaları ve çevre felaketlerini anlatabiliyoruz da yetişkin seyirci için neden aynı cesaretle bilim kurgu üretemiyoruz?
Çocuk sinemasındaki bu örnekler, Türkiye’de bilim kurgu ve fantastik anlatılar için hem hikâye hem de seyirci potansiyelinin bulunduğunu gösteriyor. Gelecekte su kaynaklarının tükenmesi, zaman yolculuğu, çevre felaketleri ya da fantastik dünyalar gibi konular çocuklara yönelik yapımlarda rahatlıkla işlenebiliyor. Üstelik bu hikâyeler, büyük ölçekli bilim kurgu prodüksiyonlarının gerektirdiği görsel dünyanın tamamını kurmadan da anlatılabiliyor; macera ve karakterler, teknik gösterinin önüne geçebiliyor.
Bu açıdan çocuk sineması, Türkiye’de bilim kurgu üretiminin önündeki engelin yalnızca bütçe olmadığını düşündüren önemli bir alan. Hikâye malzemesi de var, bu hikâyelere ilgi gösterecek bir seyirci de. Asıl fark, yetişkinlere yönelik bilim kurgu söz konusu olduğunda yapımcıların daha yüksek prodüksiyon maliyetleri, görsel efektler ve gişe riski karşısında daha temkinli davranması olabilir.
Dolayısıyla Türkiye’nin bilim kurgu meselesi biraz da hangi hikâyelere yatırım yapmayı göze aldığıyla ilgili. Çocuk sineması bu açıdan yalnızca bir yan alan değil; geleceğin dünyalarını kurma, fantastik evrenler yaratma ve tür anlatılarını yerli hikâyelerle buluşturma kapasitemizi gösteren önemli bir laboratuvar.
Festival sayısı artıyor
Türün etrafında oluşan kültürel alanın genişlediğini gösteren önemli işaretlerden biri de festivaller. 5. Evrensel Bilim kurgu ve Fantastik Film Festivali, 5-15 Mayıs 2026 tarihleri arasında 14 şehirde düzenlendi. Türkiye’nin yanı sıra farklı ülkelerden yapımların yer aldığı festivalin 2026 programına 21 ülkeden başvuru geldi. Ancak festival açısından dikkat çekici olan yalnızca uluslararası katılım değil, Türkiye’den çıkan yapımların da yarışma programında yer alması ve ödüllere uzanması oldu. Semih Ellialtı’nın “Galaksinin Tezenesi / The Galactic Plectrum” adlı filmi ‘Bilim ve Sanat Yaratıcıları Özel Ödülü’nü alırken Ferhat Biricik’in “Once Upon a Time in Cyberspace” adlı animasyonu ‘En İyi Bilimsel İçerik Ödülü’ne değer görüldü.
Festivalin kısa ve uzun metrajın yanı sıra yapay zekâ, bilimsel içerik, görsel efekt ve senaryo gibi kategorilere yer vermesi de türün yalnızca ‘fantastik eğlence’ olarak görülmediğini ortaya koyuyor. Üstelik etkinliğin 14 şehre yayılması, bu üretim ve izleme kültürünün İstanbul’la sınırlı kalmadığını gösteren bir başka ayrıntı.
İstanbul’daki Fantasİstanbul gibi etkinlikler de bağımsız sinemanın fantastik, distopik ve bilim kurgu esintili yapımlarına alan açıyor. Böylece festivaller, yalnızca filmlerin gösterildiği mecralar olmaktan çıkarak Türkiye’den çıkan tür sineması örneklerinin görünürlük kazanabileceği, uluslararası yapımlarla yan yana gelebileceği ve yeni üreticilerin seyirciyle buluşabileceği bir alan oluşturuyor.
Bu hareketlilik, Türkiye’de bilim kurgu ve fantastik sinemanın üretim koşullarını tartışmak için de önemli bir zemin yaratıyor. Uluslararası ilgiyi ve yerli yaratıcıların katılımını aynı çerçevede değerlendirmek, önümüzdeki dönemde türün Türkiye’de ne kadar kalıcı bir üretim alanına dönüşebileceğini görmek açısından belirleyici olacak.
Yapay zekâ yeni bir kapı açabilir mi?
Tam bu noktada “The Last Sanctuary / Son Sığınak” gibi yeni projeler, Türkiye’de bilim kurgu üretmenin alternatif yollarına işaret ediyor. Kadir Dağdelen’in geliştirdiği proje, dünyanın küle döndüğü ve insanlığın son sığınaklara mahkûm olduğu bir gelecekte geçen bir hayatta kalma hikâyesi üzerine kuruluyor. Proje için 2025’te FonGoGo üzerinden 60 bin TL hedefli bir kitlesel fonlama kampanyası yürütüldü; ancak kampanya hedeflenen miktara ulaşamadı.
Bu sonuç, bilim kurgu üretiminin önündeki engelleri yalnızca yüksek prodüksiyon maliyetleriyle açıklamanın yeterli olmayabileceğini de düşündürüyor. Bir projenin hayata geçmesi için teknik imkân kadar finansmana, yatırımcıya ve seyirciyle kurulacak güçlü bir bağa da ihtiyaç var. Başka bir deyişle, düşük bütçeyle üretim yapabilme ihtimali tek başına bir yapımın karşılık bulacağını garanti etmiyor.
“The Last Sanctuary”i yüksek bütçeli geleneksel yapım modellerinin dışında bilim kurgu üretme arayışının örneklerinden biri. Projenin yapay zekâ destekli üretim araçlarından yararlanması da bu açıdan önem taşıyor. Görsel tasarım, konsept geliştirme, animasyon ve post prodüksiyon gibi alanlarda giderek erişilebilir hale gelen bu teknolojiler, küçük ekiplerin daha önce büyük bütçeler gerektiren dünyaları tasarlamasına olanak sağlayabilir.
Son Sığınak
Ancak teknoloji, finansman meselesini tek başına çözmüyor. “The Last Sanctuary” örneğinde görüldüğü gibi, üretim maliyetini düşürme ihtimali ile bir projenin finansman bulabilmesi ve seyirciye ulaşabilmesi birbirinden farklı meseleler. Yapay zekâ görsel dünyanın kurulmasını kolaylaştırabilir; fakat hikâyenin arkasında yatırım yapacak yapımcıyı, projeyi destekleyecek fonu ve karşılığında seyirciyi bulmak hâlâ gerekiyor.
Bu nedenle yapay zekânın Türkiye’de bilim kurgu için asıl potansiyeli, türün üretim maliyetlerini aşağı çekerek daha fazla yaratıcıya deneme alanı açmasında yatıyor olabilir. Bunun kalıcı bir üretim modeline dönüşüp dönüşmeyeceğini ise teknoloji, finansman mekanizmaları, yapımcıların risk alma isteği ve seyircinin bu tür yerli hikâyelere göstereceği ilgi belirleyecek.
Yeni örnekler çoğalıyor
Türkiye’de tür sinemasının hareketlendiğini gösteren güncel örneklerden biri de “TEMPUS”.
21 Ağustos 2026’da vizyona giren Evren Özgür imzalı film, 1960’larda geçen bir gizem ve gerilim hikâyesi kuruyor. Ölümcül hastalığının son evresindeki akademisyen Prof. Dr. Ömer Faruk Toprak, çocukluğundan beri peşinde olduğu gizemi çözmek için Gaziantep’e dönüyor. Zamanın büküldüğüne inanılan kozmik bir geçit, kayıp bir anahtar ve saklı bir harita üzerinden ilerleyen hikâye, geçmiş ile geleceğin birbirine bağlandığı bir dünyaya açılıyor.
Türkiye’de bilim kurgu üretimi henüz başlı başına güçlü ve süreklilik taşıyan bir tür oluşturmuş değil; buna karşın distopya, fantastik, gizem, zaman yolculuğu, mitoloji ve çocuk sineması gibi alanlarda kendine giderek daha fazla yer açıyor. Gaziantep ve Rumkale’de çekilen “TEMPUS “da bu geçiş alanına iyi bir örnek. Doğrudan bilim kurgu değil, gizem-gerilim olarak sınıflandırılan film; zamanın bükülmesi, kozmik geçit ve gerçekliğin sorgulanması gibi unsurlarıyla bilim kurguya komşu bir anlatı kuruyor. Bu tür örnekler, Türkiye’de bilim kurgunun yalnızca ‘uzay ve gelecek’ ekseninde değil, farklı türlerle kesişerek geliştiğini de gösteriyor.
Seyirci, bütçe ve kuşak meselesi
Türkiye’de bilim kurgu ve fantastik sinemanın önündeki engelleri yalnızca prodüksiyon maliyetleriyle açıklamak yeterli değil. Seyirciyle kurulacak bağ, finansman kadar belirleyici. Bir yapımcının yüksek bütçeli bir bilim kurgu projesine yatırım yapabilmesi için yalnızca filmin nasıl çekileceğini değil, kimin izleyeceğini ve bu seyircinin neden o filme gitmek isteyeceğini de görebilmesi gerekiyor. Türkiye’de tür sinemasına yönelik ilgi tek tek örneklerde güçlü biçimde ortaya çıksa da, henüz bu ilgiyi düzenli bir yerli bilim kurgu üretimini taşıyacak ölçüde öngörülebilir bir pazar olarak değerlendirmek kolay değil.
Bunun üzerine bir de kuşak farkı ekleniyor. Bugünün genç yönetmenleri, senaristleri ve yapımcı adayları bilim kurgu ve fantastikle yalnızca sinema üzerinden değil; oyunlar, çizgi romanlar, anime, dijital platformlar ve küresel popüler kültür üzerinden büyüdü. Bu nedenle türlere ilişkin referansları ve anlatı beklentileri önceki kuşaklardan oldukça farklı. Buna karşılık yatırım kararlarını veren sermayenin önemli bölümü daha geleneksel yapım alışkanlıklarından geliyor. Yeni yaratıcıların ne anlatmak istediğiyle, bu projelere kaynak sağlayacak kişilerin hangi hikâyelerin karşılık bulacağına dair öngörüleri arasında bir mesafe oluşabiliyor.
Bu mesafenin kapanması, yalnızca genç yaratıcıların daha fazla proje üretmesine değil, yapımcıların ve yatırımcıların değişen seyirci davranışlarını okuyabilmesine de bağlı. Çünkü bilim kurgu ve fantastik sinema, seyircisinin referans dünyasını anlamadan yalnızca yüksek prodüksiyon bütçesiyle kurulabilecek türler değil. İzleyicinin neyi neden sevdiğini anlamak, bütçeyi nereye harcayacağını bilmek kadar önemli.
Burada Türkiye açısından ilginç bir potansiyel de ortaya çıkıyor: Yeni kuşak, dünyadaki tür sinemasını yakından takip ediyor ve bu alanda üretme isteği taşıyor. Sermaye tarafı bu yaratıcı enerjiyi anlayabildiği, genç yaratıcılar da projelerini sürdürülebilir yapım modellerine dönüştürebildiği ölçüde, bilim kurgu birkaç istisnai projeden daha düzenli bir üretim alanına dönüşebilir.
Anlaşılan Türkiye’de bilim kurgunun önündeki asıl eşik, ‘bu filmi kim izleyecek, kim finanse edecek ve bu iki tarafı aynı hikâyenin etrafında nasıl buluşturacağız? meselesi.
Etiketler: bilim kurgu yapay zekâ film


