Üçüncü yaşında A’dan Z’ye Sisters Music Chain
Suzan Somalı Sönmez
ssomalisonmez@gmail.com
Müzik sektöründe kadınların sahnede görünür olması, sektörün tamamında eşit temsil edildikleri anlamına gelmiyor. Vokalist ve icracı olarak daha fazla görünürlük kazanan kadınlar; aranjörlük, prodüktörlük, ses mühendisliği, tonmaysterlik, orkestra şefliği ve enstrümanistlik gibi alanlarda hâlâ ciddi bir temsil açığıyla karşı karşıya. Ekonomik eşitsizlik, eşit işe eşit ücret sorunu, güvenli çalışma ortamlarına erişim, bakım emeği ve karar alma mekanizmalarındaki erkek egemen yapı da kadınların müzik kariyerlerini sürdürülebilir kılmalarının önündeki başlıca engeller arasında.
Dünyanın farklı coğrafyalarında kadınların eşitlik, özgürlük ve hak mücadelesi sürerken, bu mücadelenin kültür ve sanat alanındaki yansımaları da giderek daha görünür hale geliyor. Türkiye’de kadın hakları mücadelesinin geçmiş yıllardaki ivmesini kaybettiği yönünde bir izlenim oluşsa da mücadele farklı alanlarda ve farklı biçimlerde devam ediyor. Son yıllarda müzik sektöründe kadınların bir araya gelerek oluşturduğu sivil toplum yapıları da bu mücadelenin kültür endüstrisindeki yansımalarından biri.
Feminist mücadelenin en temel başlıklarından ‘eşit işe eşit ücret’ başta olmak üzere, kadınların emeğinin karşılığını alması, güvenli çalışma koşullarına sahip olması ve karar mekanizmalarında eşit biçimde yer alması gibi başlıklar müzik sektöründe hâlâ tam anlamıyla karşılığını bulmuş değil. Müzik gibi yaratıcılık ve özgür ifade üzerinden tanımlanan bir alanda patriyarkal anlayışın etkisini sürdürmesi de bu çelişkiyi daha görünür kılıyor. Bu nedenle kadın müzisyenlerin örgütlenmesi yalnızca müzik sektörüne ilişkin bir mesele değil; kadınların çalışma hayatında, yaratıcı endüstrilerde ve kamusal alanda eşit var olma mücadelesinin de bir parçası.
Sisters Music Chain (SMC), üç yıl önce kadın müzisyenlerin müzik endüstrisindeki temsiliyetini güçlendirmek, aralarındaki dayanışmayı büyütmek ve birlikte üretim olanaklarını artırmak amacıyla yola çıktı. Bugün 550 üyeye ulaşan platform, yalnızca kadın müzisyenleri bir araya getiren bir topluluk olmanın ötesine geçerek eğitim, savunuculuk ve kolektif üretimi de kapsayan bir yapıya dönüştü.
6 Ekim’de İstanbul Muaf’ta bir buluşma gerçekleştiren, 11 Ekim’de ise kadın müzisyenlerin sevilen pop şarkılarını rock düzenlemeleriyle yorumlayacağı “KopaRock” başlıklı konserle üçüncü yaşını kutlamaya hazırlanan SMC’nin kurucusu Dr. Funda Lena ile gerçekleştirdiğimiz kuruluşundan üç yıllık yolculuğuna, kadın müzisyenlerin karşılaştığı yapısal eşitsizliklerden dayanışmanın sınırlarına, dijital platformların yarattığı yeni görünürlük biçimlerinden sektörün karar mekanizmalarına, savunuculuk hedeflerinden önümüzdeki dönemin projelerine uzanan kapsamlı söyleşi, bu geniş çerçeveden bakıldığında müzik sektöründeki dönüşüm arayışının bugünkü fotoğraflarından birini ortaya koyuyor.
Dr. Funda Lena
Sisters Music Chain’i kurma fikri nasıl ortaya çıktı? Müzik endüstrisindeki hangi ihtiyaç ya da eksiklik sizi kadın müzisyenleri bir araya getiren böyle bir platform oluşturmaya yöneltti?
Aslında Sisters Music Chain (SMC) fikri hem uzun yıllara yayılan akademik gözlemlerimin hem de kültürel sektörlerde topluluk kurma refleksimin doğal bir sonucu olarak doğdu. 2012-2013 yıllarında İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde doktora yaptığım dönemde bizzat sahada yer aldığım araştırmalarda, sektör aktörleri arasında çok ciddi bir iletişim ve iş birliği eksikliği olduğu sonucuna varılıyordu. O yıllardan itibaren 'Neden bu kopukluğu gidermek ve dayanışmayı büyütmek adına somut bir adım atmıyorum?' sorusu hep zihnimdeydi. Günlük koşturmacalar nedeniyle bir süre ertelediğim bu topluluk kurma arzumu, ilk olarak 2020 yılında, pandeminin getirdiği zorunlu yavaşlama döneminde hayata geçirdim ve 'Kültür AĞI' platformunu kurdum.
Yaratıcı sektörlerde toplumsal cinsiyet eşitliğine odaklanmak da benim için yeni bir başlık değildi. Örneğin 2019 yılında, kurucusu olduğum Lena & Mama Yayıncılık çatısı altında hayata geçirdiğimiz 'Annelerden Masallar' projesiyle Lions Türkiye Konfederasyonu tarafından 'Fark Yaratan Kadın Girişimci' ödülüne layık görülmüştüm. Ancak zamanla bu birikim, benim asıl uzmanlık ve pratik çalışma alanım olan müzik sektörüne doğru evrildi.
SMC’nin kuruluşundaki asıl kırılma noktası ise ABD müzik endüstrisinde kadınların temsiline dair yapılan çarpıcı bir araştırmayı okumamla gerçekleşti. Rapor; bestecilik, söz yazarlığı, aranjörlük ve müzik prodüktörlüğü gibi rollerde kadınların ne kadar görünmez kılındığını ve sayıca ne kadar az olduğunu net biçimde ortaya koyuyordu. Bu tabloyu görünce hemen Türkiye ölçeğinde benzer bir araştırma yürütmeye karar verdim. Hem dijital müzik platformları ile radyolarda en çok dinlenen şarkılardaki kadın payını ve meslek birliklerindeki kadın oranlarını incelediğim bir masa başı çalışması yürüttüm hem de özellikle teknik ve prodüksiyon rollerinde var olmaya çalışan kadınlarla derinlemesine saha görüşmeleri yaptım. Karşılaştığım sonuç: Türkiye’de de tablo ne yazık ki farksızdı ve temsiliyet çok düşüktü.
İşte o an, yalnızca durumu tespit etmekle kalmayıp kadınları müzik sektöründe yukarı taşıyacak, görünür kılacak, onları izole olmaktan çıkarıp birbirinin gücünden beslenebilecekleri kalıcı bir dayanışma ve üretim zemini oluşturmam gerektiğine karar verdim. Sisters Music Chain bu somut ihtiyacın ve sahadan gelen sesin bir cevabı olarak böylece hayata geçti.
SMC’nin kuruluşundan bugüne üç yılı geride bırakırken ilk yola çıktığınız noktaya dönüp baktığınızda, başlangıçtaki hedeflerinizden hangileri gerçekleşti, hangi konularda öngörmediğiniz gelişmeler yaşadınız?
Yapı olarak her zaman planlamaya, bir projeye başlamadan önce tüm dinamikleri enine boyuna düşünmeye ve ayakları yere basan stratejiler kurmaya gayret eden biriyim. Tabii ki her süreçte yanılma payları olur, yanılgının hayal kırıklığına dönüşmemesi için hayatın ve insan doğasının getirdiği her ihtimali peşinen gözetmeye çalışırım. Tüm bunları alt alta koyduğumda, aslında SMC’nin büyük ölçüde en başta kurguladığım ana yol haritasına, topluluk iskeletine ve işleyiş prensiplerine sadık kalarak ilerlediğini söyleyebilirim. Fazla hayalperest değil, rasyonel biriyim. Elbette, büyük hedeflerim var fakat özellikle müzik sektörü gibi yerleşik ve karmaşık bir alanda köklü dönüşümlerin zaman alacağını çok iyi biliyorum. Dolayısıyla henüz gerçekleşmemiş olan planlarımız, zaten üç yıla sığmasını beklemediğim uzun vadeli hedeflerdi.
SMC’yi ilk günden bu yana dört temel sacayağı üzerine inşa ettik: Dayanışma, eğitim, savunuculuk ve birlikte üretim. Üç yılın ardından açık sözlü bir özeleştiri yapmam gerekirse; dayanışmanın dönüştürücü gücünü henüz potansiyelinin tamamıyla harekete geçirebildiğimizi söyleyemem. Bugün 550 üyeye ulaşmış geniş bir topluluğuz. Hepimizin yakındığı dijital platform algoritmalarının işleyişini lehimize çevirebilecek, üyelerimizin üretimlerini kolektif bir güçle öne çıkarabilecek çok ciddi bir sayısal gücümüz var. Ancak dijitalde birbirimize ve SMC’ye verdiğimiz destek zaman zaman arzu ettiğim seviyenin gerisinde kalabiliyor. Bunun insani bir boyutu da var elbette; bağımsız sahada hemen herkesin çok fazla desteğe ihtiyaç duyduğu bir ekosistemde, sürekli destek veren tarafta olmak bir tür duygusal yorgunluk yaratabiliyor. En önemlisi de gerçek desteğin mekanik tıklamalarla değil, sahici bağlarla kurulabilmesi. Nitekim ilk günlerden beri toplulukta yer alan, yüz yüze buluşmalara düzenli katılan ve aralarında organik bağ kurabilen üyelerimizin birbirini çok daha içten, güçlü ve sürdürülebilir biçimde desteklediğini görüyoruz.
Madalyonun diğer yüzündeki en büyük kazanımımız ve beni en çok mutlu eden gelişme ise topluluğun gördüğü muazzam kabul oldu. Sisters Music Chain fikri, kadın müzisyenler nezdinde beklediğimin de ötesinde büyük bir heyecan ve sahiplenmeyle karşılandı. Bu çatı altında yer almak isteyen o kadar çok sanatçı var ki... Daha da kıymetlisi, zaman içinde özellikle aktif üyelerimizin SMC’yi sadece bir 'üye' olarak değil, birer 'özne' olarak sahiplenmeleri. Artık üyelerimizin kendi projelerini tasarlayıp liderliğini üstlendiği, inisiyatif aldığı, kolektif aklı büyüten çok daha dinamik ve olgun bir faza geçmiş bulunuyoruz.
Sisters Music Chain’i yalnızca kadın müzisyenlerin bir araya geldiği bir topluluk olmaktan çıkarıp kalıcı bir dayanışma ağına dönüştürmek için nasıl bir model benimsediniz? Bu yapının işleyişinde dayanışma, savunuculuk, eğitim ve kolektif üretim nasıl bir arada ilerliyor?
Bir önceki soruda da değindiğim gibi; dayanışmanın kalıcı ve sahici olabilmesi, üyeler arasında zamanla ve temasla kurulan kuvvetli bağlara dayanıyor. Bu yüzden salt dijital bir iletişim ağı olarak kalmamaya özen gösteriyor; yüz yüze buluşmaların, birebir temasların sayısını artırmaya ve bu buluşma haritasına her yıl yeni lokasyonlar eklemeye çalışıyoruz. Birbirinin gözünün içine bakan, masada dertleşen, sahnede ter döken müzisyenler arasındaki bağ çok daha sarsılmaz bir zemine oturuyor.
Dört temel ayağımız olan dayanışma, eğitim, savunuculuk ve birlikte üretimi kurgularken hem özerk hem de geçirgen bir model benimsedik. Bu başlıkları ayrı modüller halinde tasarlıyoruz; çünkü topluluğumuzdaki her üyenin ihtiyacı ve önceliği farklı olabiliyor. Kimi sadece kolektif üretim süreçlerine dahil olmak isterken, kimi mesleki haklar ve savunuculuk boyutunda katkı sunmayı ya da eğitimlerle yetkinlik kazanmayı tercih edebiliyor. Üyelerimizin bu esnekliğe sahip olması topluluğu canlı tutuyor.
Öte yandan, bu ayaklar birbirinden katı çizgilerle ayrılmış da değil; aksine aralarındaki organik geçişkenlik yapıyı asıl besleyen güç. Örneğin bir konser ya da kolektif sahne hazırlığı içindeyken ekipte yer alan daha tecrübeli ve müzikal donanımı yüksek bir üyemiz, sahne arkasında veya prova sürecinde diğer müzisyenlere mentorluk yapabiliyor. Böylece üretim süreci kendiliğinden pratik bir 'eğitim' alanına, oradan doğan güven de çok güçlü bir 'dayanışma' bağına dönüşüyor. Kısacası her ayağı kendi içinde yapılandırırken aralarındaki sinerjinin kendiliğinden akmasına alan açan, hiyerarşik olmayan ama fonksiyonel bir topluluk ekosistemi işletiyoruz.
Müzik endüstrisinde kadınların karşılaştığı sorunlar çoğu zaman temsil ve görünürlük üzerinden tartışılıyor. Sizce meselenin üretim, karar alma mekanizmaları, ekonomik kaynaklara erişim ve kariyerin sürdürülebilirliği gibi daha az konuşulan boyutları neler?
Görünürlük ve temsil meselesi buzdağının sadece görünen kısmı. Biz SMC çatısı altında, Kültür ve Turizm Bakanlığı Telif Hakları Genel Müdürlüğü desteğiyle yürüttüğümüz araştırma sonucunda yayımladığımız 'Daha Eşit Daha Adil Bir Müzik Sektörü İçin Manifesto' çalışmamızda, sahadaki kadın müzisyenlerin anlatılarıyla buzdağının altındaki bu yapısal sorunları ayrıntılı biçimde ortaya koyduk.
Meselenin en can alıcı ama en az konuşulan boyutlarının başında ekonomik adaletsizlik ve 'eşit işe farklı ücret' geliyor. Sahada aynı süre sahnede kalan, benzer ekipman ve repertuvarla performans sergileyen kadın sanatçılara erkek meslektaşlarından daha düşük kaşeler teklif edildiğini ya da kadınların 'Bu senin için bir vitrin, tanıtım fırsatı' denilerek ücretsiz çalışmaya zorlandığını görüyoruz.
İkinci kritik alan, üretim süreçleri ve mekânsal güvenlik. Bir kadının stüdyo kaydına, gece geç saatlerdeki provalara ya da izole bölgelerdeki performans mekânlarına erişimi doğrudan güvenlik kaygılarıyla kısıtlanıyor. Pek çok kadın müzisyen, stüdyolara tek başına gitmekten çekindiği veya kulis koşulları asgari mahremiyet ve güvenliği sağlamadığı için iş fırsatlarını geri çevirmek zorunda kalıyor.
Bir diğer görünmeyen bariyer ise bakım emeği ve annelik yükü. Toplumun kadına yüklediği ev içi bakım sorumlulukları kadın sanatçının sahne takvimini, prova sürelerini ve seyahatlerini doğrudan baltalıyor. Erkek meslektaşlar için kariyer kesintisiz akarken, kadınlar prova ve kayıt süreçlerinde çocuk dostu mekânların veya esnek çalışma saatlerinin yokluğu nedeniyle sahadan çekilme baskısıyla karşılaşıyor.
Son olarak, tüm bu baskıların yarattığı psikolojik yük ve yalnızlaşma var. Taciz riskiyle tetikte yaşamak, sürekli 'yeteneğini ve ciddiyetini kanıtlama' zorunluluğu ve sektördeki dar kaynakların kadınlar arasına körüklediği suni rekabet, kadın sanatçılarda derin bir mesleki tükenmişlik yaratıyor. Dolayısıyla kariyerin sürdürülebilirliği; sahneye çıkmanın çok ötesinde adil kaşe standartlarının, güvenli çalışma ortamlarının ve kurumsal sosyal güvence mekanizmalarının inşasına bağlı.
Bir müzisyenin sahnede ya da müzik üretiminde görünür olması, sektörün karar alma mekanizmalarında da eşit temsil edildiği anlamına gelmiyor. Türkiye’de kadınlar müzik endüstrisinin hangi alanlarında daha fazla varlık gösteriyor, hangi alanlarda hâlâ yeterince temsil edilmiyor?
Manifestomuzun arka kapağında yer verdiğimiz temel tespit, tam da bu sorunun özünü oluşturuyor: 'Kadınlar sahnede, ama eşit değil!' Türkiye’de kadınlar geleneksel olarak çoğunlukla vokalistlik, icracılık ya da vitrin rolleri üzerinden sektörde varlık gösteriyor. Ancak bu görünürlük bile genellikle ağır bir 'görsellik baskısı' ve çifte standart ile kuşatılmış durumda. Sahneye çıkan bir kadının sadece müziği değil; kıyafeti, makyajı, yaşı, bedeni ve 'ne kadar çekici olduğu' denetleniyor; erkek sanatçılardan beklenmeyen estetik normlar kadınlar için sektörde kalabilmenin ön şartı haline getiriliyor.
Asıl derin uçurum ise karar verici mekanizmalarda ve sektörün teknik mutfağında karşımıza çıkıyor. Aranjörlük, prodüktörlük, ses mühendisliği, tonmaysterlik, orkestra şefliği ve enstrümanistlik gibi teknik yetkinlik gerektiren alanlarda kadın temsili neredeyse yok denecek kadar az. Yaptığımız derinlemesine görüşmeler gösterdi ki; kadınlar bu alanlarda eğitim alıp başarılı işler çıkarsalar dahi 'Bir kadına göre iyisin' küçümsemesiyle karşılaşıyor ya da ürettikleri eserlerin arkasında mutlaka 'bir erkek aklı' aranıyor. Teknik bilgi hâlâ katı biçimde eril bir tekel olarak korunmaya çalışılıyor.
Benzer bir dengesizlik festival direktörlüklerinde, plak şirketi yöneticiliklerinde, meslek birliklerinin yönetim kurullarında ve dijital akış platformlarının editoryal kürasyon masalarında da yaşanıyor. Karar alma mekanizmalarında kadınlar yer almadığı sürece; kimin sahnede olacağına, kimin parçalarının radyo ve çalma listelerine gireceğine ya da hangi projelerin bütçelendirileceğine yine erkek egemen bakış karar veriyor. SMC olarak ısrarla vurguladığımız şey; kadınların yalnızca sahnenin süsü ya da vitrin unsuru değil; stüdyonun ses mühendisi, bestenin aranjörü, festivalin direktörü ve masadaki karar verici öznesi olması gerektiğidir.
SMC çatısı altında bir araya gelen kadın müzisyenler arasında mesleki bağlantıların, iş birliklerinin ya da yeni üretimlerin doğduğunu görüyor musunuz? Platformun üyelerinin kariyerlerine somut katkısını hangi örnekler üzerinden anlatabilirsiniz?
Kesinlikle görüyorum; hatta beni en çok mutlu eden, SMC’yi kurarken hayalini kurduğumuz misyonun ete kemiğe büründüğü en somut alan tam olarak burası. Bu çatı altında doğan mesleki bağlar ve üretim ortaklıkları artık kendiliğinden büyüyen bir ekosisteme dönüşmeye başladı.
Bugüne kadar platformumuz vesilesiyle sayısız ikili üretim eşleşmesi gerçekleşti; söz yazarlarıyla besteciler, prodüktörlerle vokalistler bir araya geldi ve bu iş birlikleri hız kesmeden devam ediyor. İkili ortaklıkların da ötesinde çok ilham verici kolektif adımlar atılıyor. Örneğin geçtiğimiz İzmir konserimiz için SMC üyeleri arasından kurulan, hatta prova sürecine kadar bazıları birbirini hiç tanımayan müzisyenlerden oluşan orkestramızın içinden bir grup, enerjilerini ve vizyonlarını birleştirerek kalıcı bir orkestra kurmaya karar verdi ve bağımsız çalışmalarına devam ediyor. Bir konserin prova sürecinin, uzun soluklu profesyonel bir müzik grubuna evrilmesi bizim için paha biçilemez bir kazanım.
Etki yalnızca sahne ve stüdyo üretimiyle de sınırlı kalmıyor; meselenin arka planında çok güçlü bir istihdam ve dayanışma ağı işliyor. Örneğin müzik öğretmeni olan üyelerimiz topluluk içi iletişim kanalları sayesinde yeni özel öğrenciler kazanabiliyor, bir başka üyemizin kurucusu veya yöneticisi olduğu müzik okullarında eğitmen olarak istihdama dahil olabiliyor. Birbirine iş paslayan, stüdyosunu açan, ekipmanını paylaşan kadınların yarattığı bu mikro-ekonomi her geçen gün genişliyor. Daha önce de vurguladığım gibi; bizler fiziksel ve duygusal olarak daha çok bir araya geldikçe, birbirimize dokundukça ve güven bağlarımız kuvvetlendikçe bu iş birlikleri katlanarak artmaya devam edecek.
Dayanışma fikri, müzik sektöründeki rekabet koşullarıyla nasıl bir ilişki kuruyor? Farklı müzik türlerinden, kuşaklardan ve kariyer aşamalarından kadınları ortak bir zeminde buluştururken ne tür güçlüklerle karşılaşıyorsunuz?
Açık sözlü ve gerçekçi olmak gerekirse; 550 farklı karakterin bir arada olduğu bir toplulukta herkesin sürekli bir sevgi yumağı halinde yaşadığını söylersem gerçeği yansıtmamış olurum. Hele ki egoların, onaylanma arzusunun ve görünürlük ihtiyacının çok yüksek olduğu müzik ve sanat gibi bir alanda rekabet duygusunun kapının dışında kalması eşyanın tabiatına aykırı; dolayısıyla içeride de rekabet dinamikleri yaşanabiliyor.
Örneğin zaman zaman seçmeyle müzisyen dahil ettiğimiz sahne projelerimiz oluyor. Bu süreçlerde kadroya seçilmediğinde bunu büyük bir olgunluk ve profesyonellikle karşılayan, hatta konser günü salona gelip sahnedeki arkadaşlarını en ön sıradan alkışlayan üyelerimiz olduğu gibi, kırılıp küsen ya da topluluktan uzaklaşanlar da çıkabiliyor. Bu noktada sınırları iyi çizmek gerekiyor; kişisel olgunlaşma ve duygusal regülasyon bireyin kendi içsel yolculuğudur, topluluğumuzun temel misyonu, bu tür kişisel gelişim açıklarını telafi etmek olamaz. Ben, naçizane kariyer gelişimi ve yönetimi üzerine çalışan bir akademisyen ve sektör profesyoneli olarak süreçlerin doğasını anlatmaya, eksikliklerin birer gelişim fırsatı olarak fark edilmesine rehberlik etmeye çalışıyorum ancak günün sonunda bu, kişinin kendisiyle yüzleşip aşması gereken bir eşik.
Yapılanmamızı bir 'piramit modeli' olarak tarif ediyoruz: Piramidin tabanında kapımız müzikle bir şekilde uğraşan, müziğe gönül vermiş tüm kadınlara sonuna kadar açık. Müzikal yolculuğunun henüz başında olan, desteğe ve öğrenmeye ihtiyaç duyan herkesi kucaklıyor; onlara eğitimler, atölyeler ve ağ kurma imkânları sunuyoruz. Fakat piramitte yukarıya, yani sahneye ve profesyonel prodüksiyonlara doğru çıktıkça nitelikli işler ortaya koyma zorunluluğumuz var ve doğal olarak eleme mekanizmaları devreye giriyor. Herkese her vitrinde yer vermek, yıllarını bu mesleğe adamış, belli bir teknik yetkinliğe ulaşmış ve o kalifiye sahneleri hak eden müzisyen üyelerimize karşı büyük bir haksızlık olur.
Bu seviye farklılıklarını ve beklentileri yönetmek, işin en hassas ve zorlayıcı taraflarından biri. Bu zorluğu aşmak için sürecin en başında, sınırları ve beklentileri son derece net çiziyorum. Seçmelerde kararları tek başıma vermek yerine hem SMC içinden hem de sektörden bağımsız uzmanların yer aldığı objektif değerlendirme mekanizmaları işletiyoruz. En önemlisi de amasız ve tavizsiz bir adalet duygusuyla hareket etmek. Bazen bu katı adalet bile tepki çekebiliyor; örneğin kimi üyelerimiz 'Ben topluluğa çok emek veriyorum, etkinliklere daha çok katılıyorum' diyerek örtük bir iltimas beklentisine girebiliyor. Topluluk içi aktiflik bizim için elbette çok kıymetli ancak bazı projeler doğrudan müzikal liyakat gerektirir.
Şeffaf kriterler koyarak, liyakati ön planda tutarak, üyelerimizden gelen eleştiri ve önerilere kulak verip katılımcı bir zemin sunarak bu dengeyi korumaya çalışıyorum. Şunun da altını çizmeliyim ki; küskünlükler ya da zorluklar birkaç münferit örnekten ibaret; topluluğumuzun ezici çoğunluğu bu liyakat ve adalet dengesini büyük bir takdir ve olgunlukla karşılıyor.
Müzik endüstrisinde toplumsal cinsiyet eşitliği konusu giderek daha fazla gündeme geliyor. Sizce, bu tartışma sektördeki çalışma pratiklerini ve kurumların politikalarını değiştirecek ölçüde karşılık buluyor mu? Değişimi ölçmek için hangi göstergelere bakmak gerekir?
Son yıllarda toplumsal cinsiyet eşitliği konusunun gerek yaratıcı endüstrilerde gerekse kamuoyunda eskiye nazaran çok daha sık ve görünür biçimde konuşulduğu yadsınamaz bir gerçek. Esasen Türkiye’nin de taraf olduğu UNESCO 2005 Kültürel İfadelerin Çeşitliliğinin Korunması ve Geliştirilmesi Sözleşmesi gibi uluslararası bağlayıcı metinler de devletlere ve kurumlara kültürel çeşitliliği, kapsayıcılığı ve eşit temsili güvence altına alma yükümlülüğünü doğrudan getiriyor.
Ancak işin pratikteki karşılığına baktığımızda, yüzlerce yıllık toplumsal kodların ve yerleşik erkek egemen sektör alışkanlıklarının bugünden yarına, birkaç yılda kökten değişmesini beklemek gerçekçi bir yaklaşım olmaz. Bugün attığımız her adım, yürüttüğümüz her proje ve seslendirdiğimiz her talep, aslında taş üstüne ufak bir taş daha koymak anlamına geliyor. O sağlam duvarın örülmesi ve zihniyet dönüşümünün kurumsal politikalara eksiksiz yansıması kaçınılmaz olarak uzun yıllar alacaktır. Önemli olan, bu sürecin söylem düzeyinde kalmayıp somut verilerle takip edilmesidir.
Tam da bu yüzden değişimi soyut temennilerle değil, ölçülebilir göstergelerle takip etmek zorundayız. Örneğin SMC olarak imzacısı olduğumuz uluslararası Keychange inisiyatifinin benimsediği çok somut hedefler var: Bunların başında festival ve konser programlarındaki (line-up) kadın sanatçı ve müzisyen oranının en az yüzde 50 dengesine taşınması geliyor.
Bunun yanı sıra, başlangıçta ABD örneğinden yola çıkarak Türkiye’de de yürüttüğüm araştırmadaki temel parametreleri sektörel birer gösterge olarak izlemeliyiz: Dijital müzik platformlarının en çok dinlenen şarkılar listelerinde ve ulusal radyo rotasyonlarında yer alan şarkılardaki kadın besteci, söz yazarı ve aranjör oranı nedir? Müzik yapım şirketlerinin, editoryal dağıtımcıların ve plak firmalarının yönetim kurulu koltuklarında, kurucu ve CEO pozisyonlarında kadınlar ne ölçüde temsil ediliyor? Meslek birliklerinin yönetim, haysiyet ve denetleme kurullarındaki kadın karar verici oranı artıyor mu?
Gerçek dönüşüm, ancak bu metriklerde yukarı doğru kalıcı bir ivme yakaladığımızda ve kurumlar eşitliği bir 'halkla ilişkiler vitrini' değil, bağlayıcı bir çalışma etiği haline getirdiğinde gerçekleşmiş olacaktır.
Festival programlarından konser organizasyonlarına, plak şirketlerinden dijital platformlara kadar müzik endüstrisinin farklı aktörleri eşitlik konusunda nasıl bir sorumluluk üstlenmeli? SMC bu aktörlerle nasıl bir ilişki kuruyor?
Bir önceki soruda altını çizdiğim göstergelerin hayata geçebilmesi, endüstrinin tüm ana aktörlerinin sorumluluk almasıyla doğrudan bağlantılı. Festival organizatörleri ve konser programcıları için eşitlik artık bir 'lütuf' ya da dönemsel bir 'PR hamlesi' olmaktan çıkmalı; program seçkilerinde kadın temsiliyetini garanti altına alan bağlayıcı kotalar ve hedefler belirlenmeli. Dijital platformlar editoryal kürasyonlarında bağımsız kadın sanatçıları destekleyen algoritmik ve editoryal adımlar atmalı; plak şirketleri ise yapım bütçelerini dağıtırken kadın prodüktör ve aranjörlerle çalışmayı teşvik etmeli.
Meslek birlikleri ve sektörel kurumlar ise toplumsal cinsiyet eşitliğini yan bir başlık gibi değil, ana gündem maddelerinden biri haline getirmeli. Eşitliği açık ve net biçimde masaya yatırarak kadın müzisyenlerin telif haklarına, karar alma kurullarına ve üretim fonlarına erişimini tetikleyecek pozitif adımlar ve özel projeler geliştirmeleri şart.
SMC’nin bu aktörlerle kurduğu ilişkiye gelince; platformumuz tam da benim akademisyen, sektör profesyoneli ve kamu kurumlarıyla uzun yıllara dayanan kurumsal bağlarımın kesişim noktasında konumlanıyor. Yaklaşık beş yıldır TOBB Kreatif Endüstriler Meclisi’ndeyim ve bir yılı aşkın süredir de meclisin yönetim kabinesinde görev alıyorum. TOBB Kreatif Endüstriler Meclisi, kamu ile yaratıcı sektörler arasındaki bağı kuran en yüksek düzeydeki temsil mercii konumunda. Dolayısıyla ben doğrudan politika yapım süreçlerine etki eden, kanun koyucularla ve üst düzey karar vericilerle aynı masada oturma fırsatına sahibim.
Bu masalarda yalnızca kadın müzisyenlerin karşılaştığı yapısal engelleri değil, genel olarak bağımsız sanatçıların ekonomik ve hukuki sorunlarını da ısrarla ve somut verilerle gündeme taşıyorum. SMC olarak ilişkimiz salt bir talep makamı olmak değil karar verici masalarda bizzat yer alarak sahici politika önerileri geliştiren, denetleyen ve yol gösteren stratejik bir köprü kurmak. Elbette köklü değişimler bugünden yarına gerçekleşmiyor ancak bu temasların ve kurumsal ısrarın uzun vadeli yapısal dönüşüme kesinlikle çok kıymetli bir ivme kazandırdığını görüyorum.
Dijital platformlar ve sosyal medya, bağımsız müzisyenlere daha geniş kitlelere ulaşma imkânı sunarken görünürlük mücadelesini de farklılaştırıyor. Bu dönüşüm, kadın müzisyenler açısından hangi fırsatları ve hangi yeni eşitsizlikleri beraberinde getiriyor?
Dijital platformların ve sosyal medyanın bağımsız müzisyenlere geleneksel anaakım medyada bulunmayan kapılar açtığı yadsınamaz bir gerçek. Bu kanalları kullanarak kendi yolunu çizen, kitlesini oluşturan ve müziğinden sürdürülebilir bir gelir elde eden ilham verici sanatçı örneklerimiz var. Ancak bu isimlerin madalyonun sadece görünen ve ne yazık ki azınlıkta kalan tarafını oluşturduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Aynı yoldan yürümeye çalışan on binlerce bağımsız müzisyen, bu dijital deryanın içinde görünmez kalmaya devam ediyor.
Burada kavramsal olarak çok kritik bir ayrımı vurgulamak lazım: İnternet ve dağıtım servisleri müzisyene 'erişilebilir' olma imkânı sundu. Yani teknik olarak bir şarkıyı dijital platformlara yüklediğinizde dünyanın öbür ucundaki milyarlarca insan teorik olarak o esere ulaşabilir. Fakat işin aslı öyle işlemiyor; siz bir damla olarak denize düşüyorsunuz ve kimse gelip sizi öylece aramıyor. Asıl belirleyici ve zorlu olan kavram erişilebilirlik değil, 'keşfedilebilir' olmak.
Bugün eski plak şirketlerinin veya radyo yöneticilerinin yerini alan yeni 'dijital eşik bekçileri' var: Algoritmalar. Ve algoritmaların kendine has, sanatsal nitelikle hiç ilgisi olmayan kuralları bulunuyor. Örneğin algoritma sizden sürekli, seri ve düzenli içerik üretmenizi bekliyor. Müzikalite ise algoritmanın umurunda bile değil; insanların alay etmek veya gülmek için izlediği son derece niteliksiz bir performans milyonlarca izlenmeye ulaşabilirken, enfes bir müzikal derinliğe sahip ancak introsu uzun bir beste dinleyici tarafından ilk iki saniyede yukarı kaydırıldığı için algoritma tarafından anında cezalandırılabiliyor.
Kadın müzisyenler açısından baktığımızda ise sahnede maruz kalınan o acımasız estetik dayatma, dijital alanda aynen yeniden üretiliyor. Sahada görüştüğümüz pek çok kadın sanatçıdan duyduğumuz somut bir gerçek var: Müzikal içeriği ve niteliği aynı hatta daha zayıf olmasına rağmen, sırf mini etek giyildiği veya bedensel çekicilik öne çıkarıldığı için bir videonun algoritmada katbekat fazla öne çıkarıldığını bizzat deneyimliyorlar. Dolayısıyla kadınlar, dijitalde de 'sesiyle değil bedeniyle var olma' baskısının modern bir versiyonuyla yüz yüze kalıyor.
Tüm bu eşitsizlik ve zorlukların yanında, meselenin taşıdığı fırsat penceresini de doğru okumak gerekiyor. Eğer bağımsız bir müzisyen yaratıcı içerik kurgulama refleksine sahipse, stratejik düşünebiliyor, planlama yapabiliyor ve dijitalin dinamiklerini kendi özgün kimliğini bozmadan akılcı biçimde kullanabiliyorsa; geleneksel yapımcılara, televizyonlara veya anaakım medya ağlarına bağımlı olmadan kendi kariyerini inşa etme şansına hâlâ sahip.
Kadınlar açısından bu dönüşümün çok özel bir avantaja evrilme potansiyeli de var: Normalde geleneksel müzik endüstrisindeki erkek egemen yapımcı ağları kadın aranjörlerle, kadın prodüktörlerle veya enstrümanistlerle çalışmaya pek yanaşmazken kadın müzisyenler sosyal medya aracılığıyla stüdyo kayıt süreçlerini, teknik uzmanlıklarını ve virtüözlüklerini doğrudan paylaşarak kendi vitrinlerini kurabilirler. Hatta kadınların teknik ve enstrümantal rollerdeki temsiliyetinin azlığı, bu alanda nitelikli içerik üreten kadın müzisyenlerin çok daha fazla dikkat çekmesini ve toplumda güçlü bir ilgiyle karşılık bulmasını sağlar. Az olan, bu mecrada özgünlüğü ve stratejiyi arkasına aldığında çok daha değerli ve ilham verici bir çekim merkezine dönüşebilir.
PERFORMİST’teki çalışmalarınız, akademik kimliğiniz ve müzik endüstrisindeki deneyiminiz, SMC’ye yaklaşımınızı nasıl şekillendiriyor? Bir dayanışma platformunun yalnızca iyi niyetle değil, sürdürülebilir bir organizasyon modeliyle de ilerlemesi için nelere ihtiyaç var?
Müzik sektöründe ve diğer yaratıcı endüstrilerde geride bıraktığım 20 yıla dayanan çok yönlü deneyimim ile uzun yıllardır kendi şirketlerini yöneten bir girişimci ve iş insanı olma pratiğim, SMC’yi sürdürülebilir ve planlı bir yapıda tutmamı sağlayan en temel dayanak noktaları.
İçerik ve mekanizma olarak müzik sektörünün dinamiklerine son derece hâkimim; telif haklarından dağıtıma, fonlamadan sahne operasyonlarına kadar üyelerimizin aklına takılan pek çok sorunun cevabı ve pratik karşılığı bende var. Bilgi ve tecrübeyi saklamak yerine, ona gerçekten ihtiyacı olan insanlara aktarmayı hayat misyonu edinmiş bir akademisyen ve eğitmenim. Üyelerimizle kurduğum bu doğrudan bilgi akışının topluluğa çok somut bir güç ve yön kattığını görüyorum.
Bir dayanışma platformunun sadece iyi niyetle ayakta kalamayacağının en somut kanıtı organizasyonel disiplindir. Yıllardır şirket yönetmenin getirdiği refleksler sayesinde SMC’yi tıpkı profesyonel bir kurumu yönetir gibi; planlı, şeffaf, ölçülebilir ve stratejik bir disiplinle idare ediyorum. Elbette, burası ticari bir işletme değil; tabandan beslenen bir topluluk ve bir sosyal girişim. Salt kâr motivasyonuyla ilerleyen bir yer olmadığı gibi yalnızca romantik bir dayanışma çağrısıyla da yürüyemez. Tam da bu noktada SMC, benim hayata ve iş yapma kültürüne bakışımla birebir örtüşüyor: Hem iş hayatında hem de kişisel yolculuğumda maddi ile maneviyi, somut ile soyutu, rasyonel planlama ile toplumsal faydayı dengelemenin gerekliliğine inanırım.
İşin organizasyonel ve insani boyutunda ise topluluktaki herkesle doğrudan temas kuran ana koordinatör benim. Yüzlerce farklı karakterin ve beklentinin olduğu bu geniş yapıda iletişimi krizsiz yürütebilmemin sırrı, sanıyorum ki kişisel yapımla ilişkili: Hoşgörülü ve toleranslı olmakla birlikte profesyonel mesafeyi koruyabilen, kararlarında duygusal dalgalanmalara kapılmayıp mantığı ve sağduyuyu merkeze alan bir karaktere sahibim. Bunları kişisel bir övgü olarak değil; böyle çok katmanlı, hassas bir yapıyı kurup dağıtmadan, kurumsal ve duygusal yıpranmalara alan açmadan sürdürebilmenin gerektirdiği liderlik yetkinlikleri olduğu için belirtiyorum. Nitekim üyelerimizden de en sık duyduğum ve onlara güven veren temel yaklaşım, tam olarak bu güvenilir, adil ve rasyonel denge oluyor.
SMC’nin savunuculuk çalışmalarında sektörün yerleşik uygulamalarını değiştirmeyi hedefleyen somut talepleriniz neler? Bu taleplerin karşılık bulup bulmadığını nasıl takip ediyor, sonuçlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Savunuculuk ayağımızda geliştirdiğimiz somut taleplerimizi, Kültür ve Turizm Bakanlığı desteğiyle yayımladığımız 'Daha Eşit Daha Adil Bir Müzik Sektörü İçin Manifesto' çalışmamızda çok net maddeler halinde kamuoyuna ve politika yapıcılara sunuyoruz:
- Eşit İşe Eşit Ücret ve Taban Kaşe Standartları:Kamu destekli kültür projeleri ile belediye konserlerinde kadın ve erkek sanatçılar arasındaki ücret uçurumunun denetlenmesi ve asgari kaşe standartlarının yasal zemine oturtulması.
- Kadın Teknik Üreticiler İçin Pozitif Teşvik Fonları:Aranjörlük, prodüktörlük, ses mühendisliği ve DJ'lik gibi kadınların görünmez kılındığı teknik rollere yönelik özel kamu fonları, atölye ve mentorluk programlarının hayata geçirilmesi.
- Güvenli Çalışma Ortamı ve Bağlayıcı Etik Kodlar:Kültür alanındaki kamusal fonlama süreçlerinde güvenli çalışma ortamı şartının aranması; sahnelerde, stüdyolarda ve etkinlik mekânlarında taciz ve mobbing vakalarına karşı şeffaf şikâyet ve denetim mekanizmalarının işletilmesi.
- Bakım Yükü ve Çocuk Bakım Destekleri:Prova ve konser alanlarında çocuk dostu düzenlemeler yapılması, bakım emeği yükü taşıyan kadın sanatçıların meslekten kopmasını önleyecek esnek destek mekanizmalarının geliştirilmesi.
- Karar Alma Masalarında Eşit Temsil:Meslek birliklerinin yönetim kurullarında ve sektör kurullarında kadın temsiliyetini teminat altına alacak kotaların uygulanması.
Bu taleplerin karşılık bulup bulmadığı meselesine gelince; dürüst olmak gerekirse sektörün onlarca yıllık yerleşik dinamiklerini dönüştürmek bir günde mümkün olmuyor ve bu yapısal değişimlerin doğrudan meyve vermesi açısından henüz erken bir evredeyiz. Ancak bu, sonuçsuz kalındığı anlamına gelmiyor; tohumları atıyoruz ve süreci yakından izliyoruz.
Sonuçları nasıl değerlendireceğimiz konusunda ise daha önceki sorularda altını çizdiğim somut metrikler, bizim ana pusulamız olacak: Festivallerdeki kadın sanatçı oranları, dijital platformlardaki editoryal listelerde kadın besteci ve prodüktörlerin payı, meslek birliklerindeki kadın karar verici sayıları ve kamu fonlarının kadın üreticilere ne oranda aktarıldığı gibi veriler üzerinden bu dönüşümü ölçümleyebiliriz. Savunuculuk uzun soluklu bir maratondur; biz taleplerimizi akademik veri ve saha tecrübesiyle masaya koymaya ve sürecin takipçisi olmaya kararlılıkla devam edeceğiz.
Kadın müzisyenlerin deneyimleri tek tip değil; ekonomik koşullar, yaş, yaşanılan şehir, müzik türü ve farklı toplumsal eşitsizlikler kariyer olanaklarını etkiliyor. SMC bu çeşitliliği çalışmalarına nasıl yansıtıyor? İstanbul dışındaki müzisyenlerle bağ kurmak bu açıdan nasıl bir önem taşıyor?
Çeşitlilik ve kapsayıcılık, benim yalnızca SMC çatısı altında değil, tüm akademik ve entelektüel hayatımda merkeze aldığım en temel kavramlardan biri. Öyle ki doktora tezimin başlığında dahi doğrudan 'müzikal çeşitlilik' kavramı yer alıyor. Dolayısıyla müzikal, kültürel, dinsel, etnik, coğrafi ve her türlü çeşitliliğe kapımız sonuna kadar açık; hatta bu çeşitliliği projelerimize yansıtmak bizim en büyük zenginliğimiz.
Bazen topluluğumuza katılmak isteyen sanatçılardan 'Ben geleneksel halk müziği icra ediyorum' ya da 'Ben Arapça şarkılar söylüyorum, bu bir sorun olur mu?' gibi çekingen sorular alabiliyorum. Onlara verdiğim yanıt her zaman aynı: 'Tam aksine, SMC’nin ruhunu asıl besleyen ve bizi güçlü kılan tam da bu çoksesliliktir.' Türlerin, dillerin ve anlatıların birbirine karıştığı zeminler yaratmayı çok kıymetli buluyoruz.
Bölgesel çeşitlilik ve İstanbul dışındaki kadın müzisyenlerle bağ kurma meselesine gelince; evet, bugün Türkiye’nin hemen her bölgesinden üyelerimiz var. Ancak bir bölgede elle tutulur, sürdürülebilir kolektif projelerin yeşerebilmesi daha önce de vurguladığım gibi üyeler arasında sahici ve yüz yüze kişisel bağların kurulabilmesine bağlı. Bu süreç, sahada adım adım işliyor: İlk kıvılcım genellikle benim yönlendirmem ve bir araya getirme çabamla çakılıyor; fiziki buluşmalarla tanışma alanları açıyorum, bağlar kuruluyor ve ilk projeleri birlikte başlatıyoruz. Zamanla o bölgedeki üyelerimiz, inisiyatif alarak kendi proje liderlerini çıkarıyor ve projeleri kendi aralarında üretip hayata geçirmeye başlıyorlar.
Bu organik yerel örgütlenme modelini şu an için İstanbul ve İzmir ekseninde somut olarak oturtmayı başardık. Diğer şehirlerimiz ve bölgelerimiz için ise öncelikle o lokasyonlardaki üye sayımızın kritik bir eşiğe ulaşması, ardından benim bizzat o şehirlere giderek yüz yüze buluşmalar ve atölyeler düzenlemem gerekiyor. Tüm bunlar orta vadeli büyüme ve yayılma planlarımızın tam merkezinde yer alıyor. Türkiye’deki kadınların her alandaki, her coğrafyadaki rengine ve sesine alan açmaya kararlıyız; bu çoksesli renklerin kolektif üretimlerimize daha da güçlü yansıdığını görmek için sabırsızlanıyorum.
SMC’nin üçüncü yaşında 6 Ekim’de İstanbul’da bir kutlama buluşması gerçekleştirdiniz. 11 Ekim’de ise İzmir’de düzenlenecek konserle yeni yaşı taçlandırıyorsunuz. Hem 11 Ekim İzmir konserinin hem de bugüne kadar hayata geçirdiğiniz konserlerin sahne ve repertuvar kurgusunu oluştururken nasıl bir yaklaşım benimsediniz? Sahneye çıkan müzisyenlerin bir araya gelişi, SMC’nin üç yılda geliştirdiği ortaklıkları ve müzikal çeşitliliği nasıl yansıtıyor?
Sahne ve repertuvar kurgusunda önceliğimiz çoğu zaman net bir konsept belirlemek oluyor. Örneğin İstanbul’da hayata geçirdiğimiz ve çok ses getiren 'Rock Damar' konserlerimizde, kolektif hafızamıza kazınmış arabesk klasikleri rock düzenlemeleriyle sahneye taşıdık. İzmir’de daha önce bir kadın şarkıları konsepti yapmıştık; 11 Ekim’deki 3. yaş konserimizde ise 'KopaRock' konseptiyle dinleyicinin karşısında olacağız. Çok sevilen, hepimizin ezbere bildiği pop şarkılarını enerjik rock düzenlemeleriyle yorumlayacağız.
Bu tür kolektif sahnelerin omurgasını orkestralarımız oluşturuyor. Her orkestramızın bir müzik direktörü, yani şefi var. Müzikal kurguya dair fikirlerimi ve çerçeveyi elbette paylaşıyorum ancak işin mutfağındaki müzikal yönetimi, tamamen şeflerimize emanet ediyorum. Açıkçası, şeflerimizin işi de bir hayli zor oluyor! Orkestra içindeki müzisyenlerin düzenlemelere veya akışa dair farklı sanatsal önerileri olabiliyor; tüm bu sesleri dinlemek, demokratik bir tartışma zemini sunmak ve nihayetinde sahne için en rafine, en güçlü sonucu ortaya çıkaracak son kararı vermek büyük bir ustalık gerektiriyor.
Konser formatlarımızı da iki farklı eksende kurguluyoruz: Bir kısım performanslarımız 'açık sahne' ruhunu taşıyor. Daha önce bahsettiğim piramit modelimizin tabanına alan açmak, sektörde henüz yolun başında olan veya sahne deneyimi kısıtlı vokalist üyelerimizi cesaretlendirmek adına, asgari kulak ve yorum standartlarını karşılayan kadınlara sahnemizi açıyoruz. Çünkü sahne tozu yutmadan, canlı deneyim kazanmadan bir müzisyenin gelişmesi mümkün değil.
Ancak özellikle son bir yıldır, daha prestijli ve büyük konser projelerimizde seçme kriterlerimizi çok daha titiz işletiyoruz. Sahneyi en güçlü vokallerle, enstrümanında belli bir teknik çıtanın üzerinde olan yetkin müzisyenlerle kurarak projelerimizi piramidin üst basamaklarına doğru taşıyoruz. Elbette bu alanda daha yürüyeceğimiz çok yol var; bugüne kadar yaptığımız en nitelikli konserler bile bana göre henüz piramidin ortalarında yer alıyor-belki de benim mükemmeliyetçi tarafım ağır bastığı için böyle düşünüyorum, bilemiyorum! Fakat hayalimde piramidin en tepesini hedefleyen, müzikalitesi ve prodüksiyon kalitesi çok daha yüksek, uluslararası standartlarda sahneler var. Zaten, en iyisini ilk üç yılda tüketmiş olsaydık bundan sonra nereye doğru koşacaktık? Her adımda bir tuğla daha koyarak bu yapıyı büyütmek ve kadınların sahnedeki yetkinliğini yukarı taşımak işin en heyecan verici tarafı.
Üçüncü yılın ardından Sisters Music Chain’i nasıl bir yapıya dönüştürmek istiyorsunuz? Önümüzdeki dönemde hayata geçirmeyi planladığınız yeni projeler, iş birlikleri veya sektörde kalıcı bir değişim yaratmasını beklediğiniz hedefler neler?
Üçüncü yılı geride bırakırken amacımız, sıfırdan bir şey icat etmek değil; en başından beri sabırla ve ilmek ilmek ördüğümüz yapıyı daha daa kurumsallaştırıp, sağlamlaştırarak yoluna devam ettirmek. Özellikle, son bir yıldır topluluğumuz içinden kendi inisiyatifiyle proje liderlerinin çıkması bizim için bir dönüm noktası oldu. Önümüzdeki dönemde bu liderlerin sayısının artmasını, üyelerimizden masamıza çok daha fazla nitelikli proje dosyasının gelmesini ve hayata geçmesini hedefliyoruz. Bu durum hem ürettiğimiz işlerin sayısını katlayacak hem de farklı kadınların müzikal liderlikleri ve vizyonları SMC’nin çok sesliliğine ve sanatsal çeşitliliğine taze bir soluk getirecektir.
Yapısal hedeflerimiz açısından iki kritik başlığımız var: İlki, daha önce de belirttiğim gibi İstanbul ve İzmir dışındaki şehirlerde yerel bağları kuvvetlendirip bölgesel örgütlenmelerimizi sahada projeler üreten kalıcı merkezlere dönüştürmek. İkincisi ise üye profilimizdeki dengeyi derinleştirmek. Şu an topluluğumuz ağırlıklı olarak vokalistlerden oluşuyor; yeni dönemde bünyemize çok daha fazla kadın aranjör, ses mühendisi ve enstrümanisti katmayı önceliklendiriyoruz. Bu adımı hem kadınların teknik ve enstrümantal rollerdeki görünmez kılınan emeğini vitrine çıkarmak hem de kendi öz kaynaklarımızla daha fazla orkestra kurarak farklı janrlarda yüksek nitelikli sahne projeleri üretebilmek için hayati görüyoruz.
Savunuculuk cephesinde ise bu yıl vites yükseltiyoruz: manifestomuzu bu sene çok daha aktif bir savunuculuk kampanyasıyla doğrudan politika yapıcılara, yerel yönetimlere ve meslek birliklerine ulaştıracağız. Manifestomuzdaki asgari kaşe standartları, güvenli çalışma ortamları ve karar mekanizmalarında eşit temsil gibi taleplerimizi kamuoyunun ve sektörün gündeminde tutmaya kararlılıkla devam edeceğiz.
Önümüzdeki döneme dair somut ve çok heyecan verici üretim takvimimizden de ilk kez buradan bahsetmiş olayım:
29 Kasım’da 10 Şarkılık Kolektif Albüm:Tamamen kendi üyelerimizin bestelediği, sözlerini yazdığı ve seslendirdiği 10 şarkılık özel bir albümümüz dinleyiciyle buluşacak. Bu albümün en önemli özelliği, düzenlemelerinin tamamen organik müzisyen emeğiyle yapılmış olması ve hiçbir yapay zekâ müdahalesi içermemesi. Albümümüzün lansmanını ise 29 Kasım akşamı Kadıköy Muaf’ta gerçekleştireceğiz.
'Evlenelim mi, Eğlenelim mi?' Müzikli Oyunu:Üyemiz Ebru Cansın Palaur’un yazıp yönettiği ve yaklaşık bir yıldır titizlikle hazırlıkları sürdürülen müzikli tiyatro oyunumuz, bu yıl sonu itibarıyla perdelerini açacak.
‘90’lar Akustik Pop Sahnesi:Dönemin unutulmaz ruhunu akustik ve rafine bir yorumla sahneye taşıyacağımız yepyeni bir performans projesini dinleyiciyle buluşturmayı hedefliyoruz.
Elbette mutfağımızda henüz fikir ve hazırlık aşamasında olan daha pek çok yaratıcı iş var; onlar da şimdilik sürprizimiz olsun.


