'Ustasından Sonra' sergisi üzerine...
Terakki Vakfı Sanat Koleksiyonu’ndan 22 sanatçının eserini bir araya getiren “USTASINDAN SONRA Karşılaşmalar, Diyaloglar, Ayrışmalar” adlı sergi, Itır Demir küratörlüğünde 7 Eylül – 24 Ekim 2026 tarihleri arasında Terakki Vakfı Sanat Galerisi’nde izleyiciyle buluşuyor.
Sergi fotoğrafları: Tapkan Cengiz
“USTASINDAN SONRA: Karşılaşmalar, Diyaloglar, Ayrışmalar”; Terakki Vakfı Sanat Koleksiyonu’ndan yirmi iki sanatçının eserini bir araya getiriyor. Farklı kuşaklardan birbirine temas eden hocaların ve öğrencilerin kendi sanatsal üsluplarını nasıl geliştirdiklerine, birbirlerinden nasıl etkilendiklerine ve zamanla bu etkiden nasıl ayrıştıklarına odaklanıyor. Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun Anadolu motiflerini öne çıkaran soyut resimlerinin etkisi, öğrencilerinden Yusuf Katipoğlu’nun resimlerinde kendine yer bulurken, bir diğer öğrencisi Zehra Aral’ın kadın bedenini karanlık, içe dönük ve psikolojik bir anlatım içinde ele alan resimlerinde farklı bir forma dönüşüyor. Sanat pratiğine kübist figüratif anlayışta başlayıp, ilerleyen dönemde soyut geometrik üslup ile devam eden Halil Dikmen’in yolunun kesiştiği öğrencilerden Dinçer Erimez, bilinçaltına referans veren tekinsiz bir kontur hattını resmin temel unsurlarından biri hâline getirerek hocasının biçimsel mirasını kendi özgün dünyasında dönüştürüyor.
Bu seçki, usta–öğrenci ilişkilerini belgelemekten çok, bu ilişkilerin sanatçılarda ve dolayısıyla sanat eserlerinde nasıl iz bıraktığını; öğrencinin hocasından ayrılarak kendi sesini nasıl bulduğunu, öğrendiği mirası nasıl dönüştürdüğünü ve kendi sanat dilini nasıl kurduğunu araştırıyor. Sergi, hiyerarşik bir hoca-öğrenci ilişkisi üzerinden kurgu yaratmak yerine, birbirini etkileyen, dönüştüren ve özgün üslubunu bulma yolunda ilerleyen sanatçıların karşılıklı diyaloğuna odaklanıyor. Sanatı kurumsal bir sorumluluk ve eğitimsel bir gereklilik olarak benimseyen Terakki Vakfı’nın köklü geçmişini destekler şekilde oluşturduğu Terakki Vakfı Sanat Koleksiyonu’ndan bir seçki sunan sergi, öğrenme ve aktarma süreçlerini sanat üzerinden yeniden düşünmeye davet ederken, bir kuşağın diğerine aktardığı mirasın nasıl dönüştüğüne izleyicinin tanıklık etmesine olanak veriyor.
Sergiyi, koleksiyonu ve Terakki Vakfı Sanat Galerisi’nin gelecek planlarını Itır Demir’den dinledik.
“Ustasından Sonra” başlığı, bir sanatçının kendisinden önce gelen ustayla ilişkisini nasıl tanımlıyor? Buradaki “sonra”yı bir devamlılık kadar bir kopuş ve kendi yolunu bulma hâli olarak da mı düşünüyorsunuz?
“Ustasından Sonra” başlığı, bir sanatçının yolculuğunun başında karşılaştığı ustayla kurduğu ilişkiyi ifade ediyor. Buradaki “sonra”yı yalnızca bir zaman sıralaması ya da ustanın bıraktığı yerden devam etmek olarak düşünmüyorum. Elbette bir devamlılık, öğrenme ve aktarılan bir miras var. Bunun yanında sanatçının kendi sesini bulması, kendi bakışını oluşturması ve gerektiğinde ustasının izinden ayrılması da söz konusu. Dolayısıyla “sonra”, hem bir mirası sahiplenme hem de o mirasın içinden kendi yolunu açma hâli. Bence sanatçının özgünlüğü de tam olarak bu kesişimde, ustasından öğrendikleriyle kendi deneyimini ve dünyasını bir araya getirebilmesinde ortaya çıkıyor.
Serginin çıkış noktasında, “Bir ustanın öğrencisine bırakabileceği en büyük miras, kendi üslubunu devam ettirmek değil, öğrencinin özgün yolunu bulmasına imkân tanımaktır” düşüncesi var. Sizin için iyi bir usta ile iyi bir öğrenci arasındaki ilişkinin temelinde ne yatıyor?
Bence bir usta ile bir öğrenci arasındaki ilişkinin temelinde karşılıklı güven ve özgürlük yatıyor. Usta, deneyimlerini paylaşıp bildiklerini aktarırken, öğrencinin kendi sesini bulmasına alan açmalı. Öğrenci de aldığı mirası olduğu gibi tekrarlamak yerine onu sorgulayabilmeli, dönüştürebilmeli. Gerçek ustalık biraz da öğrencisinin kendisine benzememesini göze alabilmek. Öğrencinin ustasına duyduğu saygı ise onun izinden hiç ayrılmamak değil, ondan öğrendiklerini kendi dünyasında yeniden anlamlandırabilmek. Böyle bir ilişkide aktarım tek yönlü olmaktan çıkıyor; zamanla öğrenci de kendi bakışıyla ustasına yeni bir şey katıyor.
Sergide hoca-öğrenci ilişkisini belgelemekten özellikle uzaklaşıp, bu ilişkinin sanatçıların üretimlerinde bıraktığı izlere odaklanıyorsunuz. Küratöryel seçim sırasında bu “izleri” takip etmek nasıl bir yöntem gerektirdi?
Küratöryel çerçeveyi belirledikten sonra ilk aşamada Terakki Vakfı Sanat Koleksiyonu’ndaki hoca-öğrenci ilişkilerini tespit ettik ve bu ilişkiler üzerinden bir sanatçı haritası çıkardık. Ancak bizim için önemli olan hangi öğrencinin hocasının etkisinde kaldığı değildi; bu ilişkilerin sanatçıların üretimlerinde nasıl iz bıraktığı, nerelerde dönüştüğü ya da zaman içinde nasıl ayrıştığıydı. Bu izleri takip ederken eserleri doğrudan hoca ve öğrencisi yan yana gelecek şekilde eşleştirmek yerine, serginin genel akışı içinde farklı üretim biçimlerini ve ortaklaşan meseleleri görünür kılmaya çalıştık. Seçim ve yerleştirme aşamasında eserleri dört ana tematik başlık etrafında grupladık: manzara, figür/figüratif yaklaşım, soyut-figüratif üretimler ve soyutlama. Böylece hoca-öğrenci ilişkisini tek başına bir sergileme kategorisi olmaktan çıkarıp, bu ilişkilerin sanatçıların üretimlerinde nasıl farklı biçimlere dönüştüğünü izleyebileceğimiz bir yapı kurduk. Dolayısıyla yöntemimiz biraz da ilişkiden esere, eserden de sanatçının kendi diline doğru ilerlemekti. Bir noktadan sonra “Bu sanatçı kimin öğrencisi?” sorusundan çok, “Bu karşılaşma sanatçının işinde nasıl bir iz bırakmış ve sanatçı bu izi nasıl dönüştürmüş?” sorusu belirleyici oldu. Serginin başlığındaki karşılaşma ve ayrışma fikri de aslında buradan ortaya çıkıyor.
Bedri Rahmi Eyu¨bogˆlu (1911-1975), Terakki Vakfı Sanat Koleksiyonu
Bedri Rahmi Eyüboğlu–Yusuf Katipoğlu–Zehra Aral ya da Halil Dikmen–Dinçer Erimez-Komet örneklerinde, aynı kaynaktan beslenen sanatçıların birbirlerinden oldukça farklı yönlere evrildiğini görüyoruz. Bir sanatçının ustasından ne kadar uzaklaştığı, aslında ustasından ne kadar öğrendiğini de gösterebilir mi?
Bence bir sanatçının ustasından uzaklaşması, aslında ustasından ne kadar öğrendiğini de gösterebilir. Çünkü iyi bir usta, öğrencisine kendi sanatını tekrar ettirmekten çok, düşünmeyi, sorgulamayı ve araştırmayı öğretir. Öğrencisine farklı yollar denemesi ve zaman içinde kendi dilini bulması için alan açar. Bu nedenle öğrencinin ustasından farklılaşmasını bir kopuş olarak görmüyorum. Tam tersine, bazen ustadan alınabilecek en önemli ders, onun izinden gitmek değil, kendi yolunu aramaktır. Bedri Rahmi’nin öğrencileri Yusuf Kâtipoğlu ve Zehra Aral’da, Halil Dikmen’in öğrencileri Dinçer Ermez ve Komet’te gördüğümüz farklılaşmalar da bana bunu düşündürüyor. Aynı kaynaktan beslenip bambaşka yönlere gitmeleri, aslında o ilişkinin ne kadar üretken olduğunu gösteriyor. Ustanın bıraktığı en önemli miras belki de öğrencisine kendisinden uzaklaşabilme cesaretini vermesi.
Serginin adına da yansıyan “Karşılaşmalar, Diyaloglar, Ayrışmalar” üçlüsü, bana bir sanatçının oluşum sürecini de tarif ediyor. Bu üç aşamadan hangisinin sanatçının kendi sesini bulmasında daha belirleyici olduğunu düşünüyorsunuz?
Aslında bu üçünü birbirinden ayırmak oldukça zor. Çünkü bana göre sanatçının kendi sesini bulması, karşılaşma, diyalog ve ayrışmanın birbirini takip ettiği bir süreç. Önce bir karşılaşma yaşanıyor. Bu, yeni bir şeyle, farklı bir düşünceyle, bir yöntemle, bir pratikle ya da bir teoriyle karşılaşmak olabilir. Ardından sanatçı bu karşılaştığı şeyle bir diyaloğa giriyor. Bir alışveriş, bir sorgulama başlıyor; öğrendiği şeyi olduğu gibi kabul etmek yerine onunla ilişki kuruyor, onu kendi deneyimi ve düşüncesi üzerinden yeniden değerlendiriyor. Sonrasında ise ayrışma geliyor. Sanatçı kendisine daha yakın bulduğu bir üslubu ya da dili seçebiliyor, yeni bir şey ortaya koyabiliyor ya da belki de hiç beklenmedik, daha önce karşılaşılmamış bir yöne doğru ilerleyebiliyor. Bu nedenle bu üç aşamadan birini diğerinden daha belirleyici görmek benim için zor. Aslında hepsi eşit derecede önemli ve birbirini tamamlıyor. Ama belki kritik olan, sonunda ayrışabilecek gücü ve cesareti bulmak. Çünkü kendi sesini bulmak biraz da sana aktarılanın dışına çıkabilmeyi, kendi sorularını sormayı ve gerektiğinde bambaşka bir yöne gidebilmeyi gerektiriyor.
Jacques Rancière’in Cahil Hoca’daki “öğrenme” yaklaşımının serginin düşünsel çerçevesine dahil olması dikkat çekici. Rancière’in zihinsel özgürleşme fikri, sanat eğitimi ve atölye ilişkisine baktığımızda bugün bize ne söylüyor?
Cahil Hoca’da Jacques Rancière, Joseph Jacotot’nun deneyimi üzerinden, öğretmenin her şeyi bilen ve bilgiyi öğrenciye aktaran kişi olması fikrini sorguluyor. Jacotot, kendi dilini bilmeyen öğrencilerinin, ortak bir dil kullanmadan bir kitap aracılığıyla Fransızca öğrenmelerini sağlıyor. Burada önemli olan, öğretmenin bilgiyi didaktik bir biçimde aktarmasından çok, öğrencinin kendi zekâsını, merakını ve araştırma becerisini kullanarak öğrenme sürecinin sorumluluğunu üstlenmesi. Bu nedenle Cahil Hoca bana serginin düşünsel çerçevesi açısından çok yakın geldi. Çünkü serginin temelinde de bir sanat eğitimcisinin öğrenciye yalnızca bilgi ve teknik aktarmasının ötesinde, onun zihnini açabilmesi ve kendi sorularını üretmesine alan açması fikri var. Bir hocanın en önemli katkısının, öğrencisine ne düşüneceğini öğretmekten çok, nasıl düşüneceğini ve nasıl araştıracağını göstermek olduğunu düşünüyorum. Bu aynı zamanda sanat eğitiminin sürekliliği açısından da önemli. Çünkü bir hocadan öğrenciye geçen miras, ancak öğrenci o mirasın üzerine kendi deneyimini, düşüncesini ve yeni keşiflerini ekleyebildiğinde çoğalıyor. Öğrencinin kendisini keşfetmesine ve kendi sanat pratiğinde yeni yollar açmasına izin veren bir eğitim anlayışı, aslında mirasın olduğu gibi tekrarlanmasını değil, her kuşakta yeniden üretilmesini sağlıyor. Cahil Hoca’yı sergide referans göstermemin nedeni de tam olarak bu: Öğrenmenin, özgürleşmenin ve kendi sesini bulmanın birbirinden ayrı süreçler olmadığını düşünmem.
Terakki Vakfı Sanat Koleksiyonu, farklı kuşaklardan ve farklı sanat anlayışlarından sanatçıları bir araya getiriyor. Koleksiyonun kendisini bir tür “öğrenme alanı” olarak yeniden okumak mümkün mü?
Kesinlikle mümkün. Hatta Terakki Vakfı Sanat Koleksiyonu’na bu gözle baktığımızda, farklı kuşaklardan ve farklı sanat anlayışlarından sanatçıları bir araya getirdiği için, aynı zamanda Türk sanat tarihine dair bir kesit de sunduğunu görüyoruz. Ustasından Sonra sergisi de yaklaşık yüz yıllık bir zaman dilimine yayılan sanat üretimleri üzerinden, 1900’lerin başından 2000’lere uzanan bir döneme böyle bir bakış sunuyor. Farklı kuşakları, farklı sanat anlayışlarını ve bu anlayışların birbirleriyle kurduğu ilişkileri bir arada görebiliyoruz. Dolayısıyla koleksiyonu yalnızca eserlerin bir araya geldiği bir arşiv olarak değil, sürekli öğrenilebilecek ve yeniden okunabilecek bir alan olarak görüyorum. Öğrenilecek çok şey, görülecek çok farklı yaklaşım var. Bence koleksiyonun en değerli taraflarından biri de bu alanın yalnızca Terakki Vakfı okullarındaki öğrenciler için değil, farklı okullardan öğrenciler, öğretmenler, üniversite öğrencileri ve akademisyenler için de açık olması. Bu yaklaşım aslında Terakki Vakfı’nın sanat politikasının da bir parçası. Vakıf, sanatı yalnızca bir destek ya da etkinlik alanı olarak değil, eğitimin ayrılmaz bir parçası ve kurumsal bir sorumluluk olarak görüyor. Sanatın bireyin içsel ve duygusal gelişiminin yanı sıra, daha açık, yaratıcı, sorgulayıcı ve duyarlı bir toplumun gelişiminde de vazgeçilmez bir rolü olduğuna inanıyor. Ama özellikle çocukların ve gençlerin bu koleksiyonla erken yaşta karşılaşmasını çok önemsiyoruz. Okul öncesinden lise döneminin sonuna kadar, öğrencilerin yalnızca sanat tekniklerini öğrenmesi değil, bir sanat kültürü ve sanat bilinci geliştirmesi çok önemli. Çünkü sanatla erken yaşta kurulan ilişkinin, bireyin dünyaya bakışını da dönüştürdüğünü düşünüyorum. Daha sorgulayıcı, farklılıklara daha açık ve dünyaya daha geniş bir perspektiften bakabilen bireylerin yetişmesine katkı sağlıyor. Dolayısıyla burada bizim için önemli olan, öğrencinin mutlaka sanatçı olması ya da bir sanat dalıyla profesyonel olarak ilgilenmesi değil. Bir sergiyi gezme, bir sanat eserinin karşısında durup düşünme, bir müzeye gitme alışkanlığını edinmesi de çok değerli. Sanatla böyle bir ilişki kurmuş bireyin, zaman içinde yalnızca sanata değil, farklı kültürlere, farklı düşüncelere ve aslında bütün canlılara karşı daha duyarlı ve saygılı bir bakış geliştirebileceğine inanıyorum. Bu nedenle koleksiyonun bir öğrenme alanı olarak kullanılmasını Terakki Vakfı’nın önemli sorumluluklarından biri olarak görüyoruz.
Sergi aynı zamanda sanatsal mirasın nasıl aktarıldığı ve aktarılırken nasıl dönüştüğü üzerine düşünüyor. Sizce bugün sanat dünyasında “miras” kavramını değerli kılan şey, mirası korumak mı, yoksa onu dönüştürme cesareti mi?
Bence bugün sanat dünyasında miras kavramını değerli kılan şey, hem onu korumak hem de onu dönüştürme cesaretini gösterebilmek. Bu ikisini birbirinin karşıtı olarak görmüyorum. Bir mirasın aktarılabilmesi için öncelikle onun köklerini, nereden geldiğini ve nasıl oluştuğunu bilmek ve kabul etmek gerekiyor. Ama mirasın yalnızca olduğu haliyle korunması da yeterli değil. Sanatçının, aldığı mirasla ilişki kurarak onu kendi deneyimi, düşüncesi ve zamanı üzerinden yeniden yorumlayabilmesi önemli. Aslında sanat tarihine baktığımızda da bunun böyle işlediğini görüyoruz. Hiçbir sanatçı tamamen sıfırdan başlamıyor; her sanatçı kendisinden öncekilerden bir şeyler alıyor, onları sorguluyor, dönüştürüyor ve üzerine kendi izini bırakıyor. Eğer mirası yalnızca olduğu haliyle sürdürmekle yetinseydik, yeni bir sanat dilinin ve yeni bir sanat tarihinin oluşması mümkün olmazdı. Öte yandan, geçmişle olan bağımızı tamamen koparırsak da bugün üretilenlerin hangi birikimden beslendiğini anlamamız zorlaşır. Dolayısıyla bana göre asıl değerli olan, mirası bilerek ve sahiplenerek ondan özgürleşebilmek. Belki de mirasın en güçlü hali, sonraki kuşağın onu olduğu gibi tekrar etmesi değil, üzerine yeni bir şey koyarak geleceğe taşımasıdır.
Sabri Berkel (1907-1993), 1935, Terakki Vakfı Sanat Koleksiyonu
22 sanatçıyı bir araya getirirken, yalnızca doğrudan hoca-öğrenci bağlarını değil, sanatçıların birbirleri üzerindeki etkilerini de görünür kılmak söz konusu. Sergiyi hazırlarken sizi şaşırtan, beklemediğiniz bir karşılaşma ya da ayrışma oldu mu?
Aslında serginin geneline baktığımızda, 22 sanatçının her birinin kendine özgü bir sanat dili olduğunu ve bu anlamda birbirlerinden ayrıştıklarını görüyoruz. Ama eserleri daha yakından incelemeye başladıkça, doğrudan bir hoca-öğrenci ilişkisiyle açıklayamayacağımız bazı görsel ve düşünsel yakınlıklarla da karşılaştım. Örneğin Yusuf Kâtipoğlu’nun Define Haritası adlı çalışmasına bakarken, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun etkisini düşündüren bazı izlerle karşılaştım. Konuları ya da sanat anlayışları birebir örtüşmese de çizginin kullanımı, motiflere yaklaşım ve yüzeyde kurulan ritim açısından bir yakınlık hissettim. Bu tür benzerlikler benim için oldukça ilgi çekiciydi; çünkü etkinin her zaman doğrudan ve açık bir biçimde ortaya çıkmadığını, bazen sanatçının görsel dilinin içinde daha örtük biçimlerde karşımıza çıktığını gösteriyor. Zehra Aral da benim için sergi sürecinde yeniden keşfettiğim sanatçılardan biri oldu. Sergide yer alan iki eserinde, özellikle saç ve örgü üzerinden kurduğu kadınlık imgesinin yanı sıra, oldukça karanlık ve hüzünlü bir atmosfer dikkatimi çekti. Ancak bu karanlık atmosferin içinde yer yer belirginleşen ışık alanları ve ton geçişleri, resimlere daha dramatik bir etki kazandırırken aynı zamanda ilk bakışta fark edilmeyen zengin bir renk dünyasını da ortaya çıkarıyor. Bu tür ayrıntılar, esere tekrar tekrar bakmayı gerektiren ve her bakışta başka bir şey fark etmenizi sağlayan karşılaşmalar oldu benim için. Halil Dikmen ve Dinçer Ermez arasındaki bazı biçimsel yakınlıklar da dikkatimi çekti. Öte yandan sergi sırasında bir ziyaretçimizin Nevin Çokay’ın işlerinden alışık olduğundan farklı bir eserle karşılaştığını ve bunun kendisini şaşırttığını söylemesi de benim için ayrıca anlamlıydı. Çünkü bu tür karşılaşmalar bize yalnızca sanatçıları değil, bizim onlar hakkındaki ön kabullerimizi de yeniden düşündürüyor. Aslında en büyük sürpriz de biraz burada. Koleksiyonun içine girdikçe, eserleri daha detaylı inceledikçe her seferinde yeni bir karşılaşmaya denk geliyorum. Farklı kuşaklardan, farklı tekniklerle ve farklı üsluplarla çalışan sanatçıların birbirleriyle beklenmedik biçimlerde yakınlaşması ya da ayrışması, serginin benim için de hâlâ devam eden bir keşif süreci olmasını sağlıyor.
Son olarak, sergiyi gezen bir izleyicinin “usta” ve “öğrenci” kavramlarına dair hangi düşüncesinin değişmesini umuyorsunuz? Sergiden çıkarken geride kalmasını istediğiniz temel soru nedir?
Umarım sergiden çıkan izleyici, usta ve öğrenci ilişkisini yalnızca birinin bildiğini diğerinin öğrendiği, tek yönlü bir aktarım ilişkisi olarak düşünmez. Çünkü bugün eğitim alanında da bu anlayışın ötesine geçen pek çok yeni yaklaşım tartışılıyor; tasarım odaklı düşünme, sanat temelli öğrenme, disiplinlerarası öğrenme gibi yöntemler, öğrencinin pasif bir alıcı olmaktan çıkıp kendi sorularını üreten ve öğrenme sürecine aktif olarak katılan bir özne olmasını hedefliyor. Bence sanat eğitimi de tam olarak böyle bir alan. Özellikle günümüzde bir hocanın öğrencisine kendi üslubunu aktarmasından çok, onun potansiyelini ortaya çıkarması, araştırmasına, sorgulamasına ve farklı alanlarla ilişki kurmasına alan açması gerekiyor. Serginin düşünsel çerçevesinde de önemli bir yeri olan Jacques Rancière’in Cahil Hoca’sındaki temel fikirlerden biri bunu hatırlatıyor: Öğretmenin görevi öğrencinin yerine düşünmek değil, onun kendi düşünme ve öğrenme kapasitesini harekete geçirmek. Bu nedenle sergiden geriye kalmasını istediğim temel soru şu olabilir: Bir usta öğrencisine ne öğretir; bildiklerini mi, yoksa kendi yolunu bulmayı mı? Çünkü sanatçı olma yolculuğunda, gerektiğinde hocasının etkisinden, kendi alışkanlıklarından ve hatta kendi kurduğu üsluptan bile uzaklaşabilmek önemli. Teknolojinin, disiplinlerarası üretimlerin ve yeni düşünme biçimlerinin sanat alanını sürekli dönüştürdüğü bir dönemde, yeniliğe açık olmak ve yeniden öğrenebilmek belki de sanat eğitiminin en önemli kazanımlarından biri. Dolayısıyla benim için iyi bir usta, öğrencisini kendisine benzeten değil, öğrencisinin bir noktada kendisinden bağımsızlaşabilmesini sağlayan kişidir. Sergiden çıkarken izleyicinin usta-öğrenci ilişkisine biraz da bu özgürleşme ve karşılıklı öğrenme perspektifinden bakmasını isterim.
Terakki Vakfı Sanat Galerisi’nin bu yıl programında neler var?
Terakki Vakfı’nın 1877’den bu yana temelinde eğitimi ve sürekli gelişimi odağa alan bir yaklaşımı var. Bu nedenle Terakki Vakfı Sanat Galerisi’nin programının da eğitimle temas etmesi, öğrencilerimizin ve gençlerin sanatla doğrudan ilişki kurmasına alan açması bizim için önemli. Sergilerin yalnızca izlenen değil, üzerine düşünülen, tartışılan ve farklı öğrenme deneyimlerine dönüşebilen alanlar olmasını istiyoruz. Bu doğrultuda önümüzdeki dönemde günümüzün sanat ve düşünce dünyasına temas eden sergilerin yanı sıra, sanatçıları öğrencilerle bir araya getiren atölyeler, söyleşiler, buluşmalar ve farklı etkinlikler gerçekleştirmeyi hedefliyoruz. Özellikle sanatçı-öğrenci karşılaşmalarını artırmak bizim için önemli. Çünkü galeriyi yalnızca eserlerin sergilendiği bir mekân olarak değil, öğrencilerin sanatla, sanatçılarla ve farklı düşünme biçimleriyle karşılaşabilecekleri canlı bir öğrenme alanı olarak görüyoruz.
Etiketler: Milliyet Sanat Ustasından Sonra sergi Terakki Vakfı Sanat Galerisi


