Milliyet Sanat
Milliyet Sanat » Haberler » Diğer » Venedik'teki bir Türk hanı

Venedik'teki bir Türk hanı

Venedik'teki bir Türk hanı   23 Şubat 2026 - 03:02
Kış Olimpiyatları için İtalya'ya gelmişken yolumu Venedik'e düşürüyorum. İçine girdiğim kapıdaki tabeladan anlıyorum ki burası ‘Türk Hanı’. Benden yüzyıllar önce buraya yollarını düşüren Türkler nedeniyle bu adı almış bina bugünlerde Doğa Tarihi Müzesi olarak ziyaretçileri ağırlıyor.
Onur Dinçer
Onur.Dincer@milliyet.com.tr
 
Müzeler genellikle planlı/programlı ziyaret edilir. Gidilecek bir şehirde gezilecek müzeye günler, haftalar öncesinden karar verilir, mümkünse bileti bile önden alınır. Benim Venedik'teki Doğa Tarihi Müzesi'ni görmem ise tamamen bir tesadüf sonucuydu.
 
Dünyanın üçte ikisinin sularla kaplı olduğunu her an anımsatan bu değişik coğrafyada, elimdeki yiyecek/içeceği mideye indirebilecek uygun bir yer arıyordum. Venedik'te oturacak bir bank bulmak oldukça zor, bir de o günkü gibi yağmurlu bir günse zaten hem aşağıdan hem yukarıdan her yer ıslak. Kapısız kapısının önünden geçtiğim bir bahçenin içerisindeki sundurma, onun altındaki masa ve sandalyeler hemen dikkatimi çekti hâliyle. Kamuya açık ve bir işletmeye de ait olmayan görüntüsüyle böylesi bir yer, arayışımın ideal mekânı olarak karşımdaydı. Bir müzenin bahçesinde olduğumu ise ancak karnımı doyurduktan sonra fark edebildim. Yeşillikler içerisinde tek başına, âdeta evinizin bahçesindeymiş gibi bir huzurla sizi ağırlayan mekânın minnet duygusuyla kapısından içeri girdim. Zaten kendisi bir açık hava müzesi olan bu eşsiz şehirdeki kültür mekânına attığım adımla, müze içindeki müze gezintim başlamış oldu.
 
 
Dünyanın ilginç buluntularından 
 
Meğerse müzeye ev sahipliği yapan bina 'Türk Hanı' olarak bilinen 645 yıllık oldukça eski bir yapıymış. Büyük Kanal üzerindeki yapıya 17. YY'da bu ismin verilmesinin sebebi, dönemin Türk tüccarlarının geldikleri kentte sıklıkla burada konaklamaları, burayı depo ve mal alışverişi yaptıkları yer olarak kullanmalarıymış. Müzeye girer girmez ilk karşılaştığınız tabela 'Fondaco dei Turchi', ilk bilgilendirme levhası da binanın geçmişini anlatan bir pano oluyor. Konuyla ilgili videonun döndüğü bir ekran da bu alanda meraklılarının karşısında. Hemen yanındaki kapıdan girdiğiniz, müzenin salonu denebilecek alandaysa sizi tüm heybetiyle devasa bir dinozor karşılıyor. Elbette Türk tüccarların işi değil bu, İtalyan paleontolog Giancarlo Ligabue'nin çabalarının ürünü. Salon yakıştırması yaptığım bu ilk oda, Ligabue'nin 1972-73 yıllarında Afrika'daki bilimsel keşif gezisinde elde ettiği materyallerle donatılmış. Arkeolog Gabriele Rossi Osmida ile birlikte Sahra Çölü'nde yürüttüğü çalışmaları sonucunda dinozoru 'ayağa kaldıran' Ligabue, uzun bir dönem müdürlüğünü de yaptığı müzeye iki bine yakın eser bağışlamış. Bunların arasında en bilineni ise hiç şüphesiz Ouranosaurus diye sınıflandırılan bu dinozor cinsine ait fosiller. Dünyanın ilginç buluntularından biri olarak kabul edilen ünlü dinozoru, tüm parçaları birleştirilmiş bir hâlde, bütün olarak karşınızda görmek gerçekten ilgi çekici. Bir müzik albümünde, albüme ismini veren şarkının ağırlığı neyse, bu dinozorun da bu müzede ona benzer bir ağırlığı olduğunu düşündürtüyor.  
 
 
 
Temaya uygun müzik eşlik ediyor
 
Müze gezmeye çok aşina biri değilim. Birkaç arkeoloji, birkaç sanat müzesi deneyimiyle bugünlere geldim. Ne var ki itiraf etmeliyim; dinozor beni havaya sokmuştu. "Doğa Tarihi müzeleri iyiymiş," diye geçirdim içimden. Karşımdaki fosillerin gerçekten milyon yıllık bir envanter olup olmadığı sorusu da kafamı kurcalıyordu bir yandan. Acaba kim denetliyordu bunları, paleontoloji müfettişleri mi?
Sergilemedeki etkileyici ve ilgi çekici düzenlemesiyle modern ve özgün bir konsept olduğunu söyleyebilirim. Didaktik yanı baskın, paleontolojik ve antropolojik keşiflerden; hayvanların hareketleri, beslenmeleri ve üremelerini anlatan bilgilendirmeleriyle kişide aynı zamanda kitap okuyormuş hissi de uyandırıyor. Bitki ve hayvan dünyasını adımlamalarınızla keşfettiğiniz her bir odada, o odadaki temaya uygun bir müziğin de kulaklarınıza ilişmesi, sizi konuya iyice dahil ederek, okuduğunuz bu kitabı masalsı bir hâle büründürüyor.
 
 
 
Av ganimetleriyle doldurulmuş oda
 
Nil Nehri dolaylarında yaşayan büyükçe bir kertenkele türü olan Varanus Niloticus'un toprakta bıraktığı ayak izlerinin sergi malzemesi hâline getirilmesi çok hoşuma gitti. İnsanı ister istemez bir beyin jimnastiğine sürükleyip hayal gücünü harekete geçirmek için zarifçe düşünülmüş iyi bir fikir. Av ganimetleri olarak doldurulmuş hayvanların bir araya toplandığı oda müzenin en zor bölümü. Hayvanseverlik duyguları ile insanlığın ilerlemesi adına doğaya verdiği bazı zararların kaçınılmazlığı arasındaki çelişki eşliğinde geziyorum bu bölümü. Hayvan kürklerindeki her an canlanabilecekmiş illüzyonu yaratan canlı bakışlar; yer yer acıma, yer yer korkuya açılan roller coaster bir hisle uğurluyor sizi sıradaki odaya. Kentte gezilecek en iyi yerlerden birine sizi taşıyan gelişmelerin gizemi, doğadan gelip geçenlerin bıraktığı mirasla birleşerek üzerinize çöküyor sonunda. Dinozorları, insan kafatasları, tarih öncesi timsahlarıyla Venedik ile aslen ilgisi olmayan müzeden dışarı adımınızı attığınızda, yanınızdan usulca geçen bir gondol tekrar hatırlatıyor nerede olduğunuzu karşı kıyıya taşırken tarihin yükünü.