Milliyet Sanat
Milliyet Sanat » Haberler » Diğer » “Video Sanatının Boyutları” Arter’de

“Video Sanatının Boyutları” Arter’de

“Video Sanatının Boyutları” Arter’de29 Ekim 2026 - 03:10
Film, video ve medya teorisi üzerine çalışan araştırmacı ve yazar Hasan Cem Çal’ın yürütücülüğünü üstlendiği “Video Sanatının Boyutları” başlıklı seminer dizisi, 3 Kasım’da başlıyor. Hasan Cem Çal ile video sanatını ve Arter’de düzenleyeceği semineri konuştuk.
Hasan Cem Çal yürütücülüğünde düzenlenen “Video Sanatının Boyutları” başlıklı seminer dizisi, video sanatının gelişim aşamasında edinmiş olduğu farklı boyutları, sanat tarihine mâl olmuş eserler ve çağdaş video sanatı çalışmaları aracılığıyla ele alacak. Seminerde video yapıtlarının diğer mecra ve pratiklerle ilişkilerinin yanı sıra zaman, mekân ve beden gibi kavramlarla bağları da ele alınacak. Bu bağların algısal ve duygusal deneyimi nasıl dönüştürdüğü, olası sonuçlarıyla birlikte tartışılacak. Videonun yalnızca görsel ve işitsel bir ifade aracı değil, aynı zamanda farklı disiplinleri kesiştiren ve kavramsal düşünceye imkân tanıyan bir mecra olma niteliği üzerinde durulacak. 
 
Her bölümde video sanatının farklı bir boyutuna odaklanarak yoğunlaştırılmış bir okuma sunmayı amaçlayan seminerde, erken dönem video yapıtlarında televizyonun nasıl temellük edildiğinden videonun zaman ve mekân algısını dönüştürme biçimlerine ve politik ya da performatif bir araç olarak kullanımına kadar uzanan konular geniş bir çerçevede ele alınacak. Böylece videonun tekil bir ifade aracı olmanın ötesinde, farklı işlevler ve anlamlar üstlenen çok katmanlı bir sanatsal mecra olarak konumu mercek altına alınacak. Çeşitli video eserlerinin analizi üzerinden ilerleyecek seminer dizisi, mecralararasılık, eşzamanlılık, performativite ve çağdaşlık gibi kavramlara odaklanarak bunlar arasındaki ilişkileri de görünür kılacak.
 
Altı haftalık “Video Sanatının Boyutları” seminer dizisi 3, 10, 17, 24 Kasım, 1 ve 8 Aralık 2026 Salı günleri 19:30’da Arter’in Atölye mekânında gerçekleşecek. Hasan Cem Çal ile video sanatını ve Arter’de düzenleyeceği semineri konuştuk.
 
 
Hasan Cem Cal. Fotoğraf: Esen Karol
 
Arter’de gerçekleştireceğiniz “Video Sanatının Boyutları” seminer dizisinde video sanatını farklı yönleriyle ele alacaksınız. Bu altı haftalık programla katılımcılara nasıl bir bakış açısı kazandırmayı amaçlıyorsunuz?
 
Amacım, seminerin başlığının da işaret ettiği üzere, video sanatının çok boyutlu bir sanat olduğunu vurgulamak, bunu tartışmaya açmak. Semineri bu amaç doğrultusunda yapılandırdım. Her bir modül, video sanatının ve sanatçılarının hemhâl olduğu, tarihsel olarak ön plana çıkan farklı bir boyutla ilişkileniyor. Yani seminer bir video sanatı tarihi semineri olmasa da, video sanatının tarihsel gelişimi içinde ortaya çıkmış boyutlarla ilişkili. Bu boyutların kimi zamansallığı, kimi mekânsallığı, kimi ise bedenselliği odağa alıyor. Bir arada da çoğul bir video sanatı imgesi oluşturuyorlar.
 
Video sanatı dendiğinde, bugün dahi genellikle tekil bir sanatsal pratik anlaşılıyor. Aklımıza ya izlenemez uzunlukta ya sıkıcı ya da anlaması zor hareketli görüntü çalışmaları geliyor. Oysaki video sanatı bunlardan biri ya da diğeri olmak zorunda değil. Ve dahası, pek de olmamış. Bunu göstermek için ise sanat tarihine mâl olmuş ve çağdaş video sanatı işlerinin yakın tahlilini yapmak gerekli. Seminerde, sözünü ettiğim boyutlar ve diğerleri dahilinde tam da bunu yapacağız. Böylelikle katılımcılar, video sanatının çeşitlilik arz eden bir sanatsal pratik alanı olduğunu kavrayabilecek.
 
Video sanatı, ortaya çıktığı dönemden bugüne teknolojik gelişmelerle birlikte sürekli dönüşen bir alan. Sizce bu dönüşümün en önemli kırılma noktaları neler?
 
Video sanatı özünde kırılmayla başlamış bir sanat. Kendisi dahi bir kırılma. Tarihsel olarak bakıldığında, şahsi kayıt imkânı sunan, hafifliği dolayısıyla taşınabilir kameraların (Sony Portapak gibi) piyasaya sürülmesiyle ortaya çıkmış. Video teknolojisi daha önce de vardı kuşkusuz, fakat bu kameralarla birlikte demokratikleşmiş, halkın ve sanatçıların kullanımına açılmıştı. Yani videonun ticari kullanımının mutlak hükmü kırılmıştı. Kökensel kırılma bu diyebiliriz. Video sanatı bu kırılmayla başlar.
 
Tabii, sonrasında da kırılmalar oldu. Hatta son bulmadılar. Bilgisayar vasıtasıyla, dijital kod yazımıyla üretilen videolar bir diğer kırılmaya sebebiyet vermişti. Ardından dijital video sistemi ortaya çıktı, bu sistemle de uzun kayıt ve görüntüye çok yönlü müdahalede bulunma imkânı genelleşti. Oyun motorlarının video yapımı için kullanılması da bir başka asli kırılmayı sağladı. Webcam gibi donanımların video yapımının aracına dönüştürülmesi ise kırılmayı gündelik hayata taşıdı. Bugün, bu kırılma dizisinin yapay zekâ modelleriyle üretilen videolarda sürdüğünü görüyoruz.
 
 
Braco Dimitrijevic, “Simyacıların Dirilişi”, 2006, Arter Koleksiyonu. Sergiden yerleştirme görüntüsü: Hah!, 2025. Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz
 
Seminerin odak noktalarından biri de videonun zaman, mekân ve bedenle kurduğu ilişki. Video sanatı bu kavramlara yönelik algımızı nasıl dönüştürüyor?
 
Aslında bu belirlenimlere dair algımız, video sanatında bu belirlenimlerin görüntüyle bütünleştirilme tarzları üzerinden dönüşüyor. Mesela video görüntüsü aracılığıyla zamanı yavaşlatmak, hızlandırmak, geri ya da ileri sarmak, durdurmak, geciktirmek, birden çok zamanı görünür kılmak, canlı yayınlanan bir imge yaratmak ve dahası mümkün ve kolay. Dolayısıyla, zaman algımızı doğrusallığın ötesindeki bir boyuta açtığını söyleyebiliriz video sanatının. Video sanatından sonra zaman, salt ileri akan bir belirlenim olmaktan çıkıyor. Kendi içinde çeşitlemeler oluşturuyor.
 
Diğer taraftan, video sanatı bağlamında mekânla kurduğumuz ilişkinin dönüştürüldüğü de açık. Video heykeller, video yerleştirmeler ve mimari yapıları kaplayan video çalışmaları, görüntüyü bedenli bir şey olarak algılamamızı imkânlı kılıyor. Bu da görüntüyü yalnızca görmediğimiz, ama onun etrafında gezebildiğimiz, hatta ona dokunabildiğimiz genişletilmiş bir algısal boyut tesis ediyor. Yani mekân, tek bir duyunun (görme) baskınlığıyla değil, duyuların kesişiminde algılanan bir belirlenime evriliyor.
 
Öte yandan, video sanatının bedenle kurmuş olduğu ilişkinin nevi şahsına münhasır türden olduğu söylenebilir. Video sanatı bağlamında kimi zaman bedensel bir performansın kaydı, kimi zaman ise doğrudan bedensel bir performansın aracı olarak kullanılıyor video. Bu perspektiften, bedene odaklı olabildiği gibi, bedensel de olabilen bir şey. Öyle ki, VALIE EXPORT gibi kimi video-performansçıların çalışmalarında, bedene monte edilmiş video kameralarla, dünyayı gözün değil bedenin gördüğü şekilde görebiliyoruz. Başka bir deyişle, video sanatı, videoyu bedenin bir uzantısı hâline getirerek, ona dair görsel algımızın sınırlarını da yeniden tanımlayan bir işlev edinme kapasitesine sahip.
 
Günümüzde sosyal medya, dijital platformlar ve yapay zekâ teknolojileriyle birlikte hareketli görüntüler hayatımızın her alanında. Bu gelişmeler video sanatının üretim biçimlerini ve geleceğini nasıl etkiliyor?
 
Ziyadesiyle etkiliyor. Temel görme aksı bile değişti sosyal medyayla birlikte. Bundan kastım, dikey videolar. Eskiden yalnızca özel durumlarda dikey olarak yapılanmış videolar görürdük, şimdi ise bu bir norm. Buna uygun form ve formatlar da gelişmeye başladı. Daha da gelişecektir.
 
Yapay zekâ teknolojisi için de benzer bir durum söz konusu. Günümüzde, bir yapay zekâ modelini kullanarak, birkaç komutla hayal ettiğimize yakın, hatta belki hayal ettiğimizin bile ötesinde görüntüler üretmek imkânlı. Bu modellerin de gelişimi duracak ya da yavaşlayacak gibi görünmüyor.
 
Video sanatı tam da bu bağlamda kilit bir konumda. Bana kalırsa, yarının estetiği bu sanattan türeyecek. Gerçi, düşünecek olursak, bunun geçmişte de böyle olduğunu görürüz. Petra Cortright, görsel filtrelerle video üreten belki ilk video sanatçısıydı, bugün ise görsel filtreler dijital hayatın bir parçası. Aynı şekilde, Cory Arcangel’ın bu yüzyılın başlarında ürettiği kolaj video estetiği, bugün sosyal medyanın her bir köşesinde karşımıza çıkan tipte bir estetik. Kısacası, video sanatında bugün ne olup bittiğine karşı duyarlı olmanın, bir öngörü sahibi olmak için zaruri olduğunu düşünüyorum.
 
Sinema ve video sanatı, hareketli görüntüyü temel almalarına rağmen farklı anlatım ve deneyim biçimleri sunuyor. Siz bu iki alan arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
İlişki hem var hem yok. Bir yandan, video sanatı deneysel sinemadan, özellikle de sanatçı filmlerinden stilistik olarak çok etkilenmiş bir sanat. Mesela Fluxus sanatçılarının ürettiği filmler buna bir örnek. Bu filmlerde ortaya konan, Fluxus sanatına dayanan ve video sanatında da baskın olarak görünür hâle gelen kimi estetik jestler (mesela görüntünün süresini görünen şeyin süresiyle eşlemek gibi) ilkin filmde ortaya çıkmış. Dolayısıyla, iki alan arasında bir bağ ve kısmi bir süreklilik olduğu aşikâr.
 
Bir diğer yönden bakıldığında ise bir bağdan söz etmek zor. Bugün anladığımız hâliyle sinema, bir eğlence endüstrisi. Öte taraftan, video sanatı çağdaş sanat alanının bir parçası. Sektörel bir özerkliği yok. Bu sebeple de daha az koşullamaya tâbi ve daha bireysel. Bundan dolayı sinemayla arasında radikal bir fark var. Diğer bir deyişle, sinemaya kıyasla video sanatının daha özgür bir alan olduğunu düşünüyorum. Hem üretim hem tüketim hem de dağıtım açısından. Yani neredeyse her açıdan.
 
 
Adel Abidin, “Vakum”, 2006, Arter Koleksiyonu. Sergiden yerleştirme görüntüsü: Gökyüzü Şekerdendi, 2026. Fotoğraf: Murat Germen
 
Video sanatı, çağdaş sanatın önemli ifade biçimlerinden biri olsa da kimi izleyiciler için hâlâ anlaşılması güç olabiliyor. Video sanatıyla yeni tanışacak izleyicilere nasıl bir yaklaşım önerirsiniz?
 
Video sanatını sinema üzerinden, daha doğrusu film üzerinden düşünmeye hâlâ meyilliyiz. Oysaki ikisi iki ayrı imge rejimini oluşturuyor. Kesiştikleri konum, durum ve koşullar olabilse de, bunları ayırmak ve ayrı ayrı ele almak lazım.
 
Film, kendisini daha çok görsel-işitsel hikâye anlatımı ve bu anlatım tarzının geliştirilmesi aracılığıyla inşa etmiş bir sanat. Her ne kadar deneysel filmlerden, hatta video sanatına yakınsayan (sözünü ettiğim Fluxus filmleri gibi) çalışmalardan söz edebilsek de, film sanatı, tarihsel olarak bakıldığında, hikâye anlatımına sıkı sıkıya bağlı. Anlatı sanatı olarak doğmasa bile, süreç içinde bir anlatı sanatına dönüşmüş.
 
Oysaki video sanatında hikâye bir norm olmadığı gibi, genellikle namevcut. Sanatsal bir mecra olarak videonun, başlangıcından beri hikâye anlatmak gibi bir derdi olmamış. Daha ziyade, her tür hikâyeyi kuran ya da hikâyelerin altında yatan kimi bileşen, yapı ve söylemlerle ilişkilenmiş video sanatı. Bunu da doğrudan yapmış. Bu anlamda, ille hikâyeyle ilgili olacaksa, hikâye kurmaktan çok hikâye bozmakla ilgili. Ve bu vasıfla da anlatısal olmaktan ziyade kavramsal.
 
Dolayısıyla, video sanatıyla yeni tanışacak herkese, videoyu görsel-işitsel olmanın yanı sıra düşünsel bir mecra olarak konumlandırmalarını öneririm. Video sanatı, film sanatına kıyasla, sürekli yeni yapıp etme biçimleri yaratan, konvansiyondan kaçan ve etkileşimle var olan bir sanat. Eleştiri, soyutlama ve katılım talep ediyor. Yani düşünmeye çağırıyor. Bu çağrıya kulak vermek yolun başı diye düşünüyorum.
Etiketler: Hasan Cem Çal  video  Arter