Yapay zekâ sinemada yeni bir dil mi, yeni bir auteur mü?
Suzan Somalı Sönmez
ssomalisonmez@gmail.com
Yapay zekâ, sinemada artık yalnızca görüntüleri iyileştiren, sesleri temizleyen ya da görsel efekt üretimini hızlandıran bir teknoloji değil. Senaryodan görüntüye, oyuncu performansından ses tasarımına kadar uzanan yaratıcı sürecin farklı aşamalarında kullanılabilmesi, sinemanın üretim biçimlerini ve auteur kavramını yeniden tartışmaya açıyor. Bu dönüşümün bir ucunda teknolojiyi yeni bir anlatım olanağı olarak gören yönetmenler, diğer ucunda ise insan emeğinin, sanatsal özgünlüğün ve telif haklarının geleceğinden kaygı duyan sinemacılar bulunuyor.
Türkiye’den Alkan Avcıoğlu’nun yönettiği “Gerçek Ötesi” (Post Truth) ile Vikki Bardot’nun (Gizem Avcıoğlu) ilk uzun metraj filmi “Uyuyan Kadın” (A Woman Asleep), bu tartışmanın iki farklı boyutunu görünür kılıyor. Yapay zekâ araçlarıyla üretilen iki film de teknolojiyi yalnızca üretimi kolaylaştıran bir yardımcı olarak kullanmıyor; doğrudan anlatılarının ve estetik dünyalarının bir parçası hâline getiriyor. “Gerçek Ötesi”, dijital çağda gerçeklik ve hakikat kavramlarının nasıl aşındığını sorgularken “Uyuyan Kadın”, sürekli bağlantıda olmanın bireyin ruhsal dünyasında yarattığı kopuşa odaklanıyor. Böylece biri toplumsal ölçekte, diğeri bireysel düzlemde ilerleyen iki yapım, çağımızın teknolojiyle kurduğu ilişkinin farklı yüzlerini bir araya getiriyor.
Gerçeğin kopyaları arasında
Alkan Avcıoğlu’nun yönettiği “Gerçek Ötesi”, yapay zekâ araçlarıyla bütünüyle üretilen ilk uzun metraj belgesel olarak tanımlanıyor. 102 dakikalık film, onlarca yıla yayılan bir anlatı zinciri üzerinden hakikat ve gerçeklik kavramlarının değerini yitirdiği bir dünyaya nasıl ulaştığımızı inceliyor. Teknolojiyle kurduğumuz ilişkiyi sorgulayan yapım, enformasyon bombardımanı altında yaşadığımız çağda gerçeğin yerini giderek onun kopyalarının almasını belgesel biçiminin olanaklarıyla ele alıyor.
Filmde yalnızca görüntüler değil; müzik, ses tasarımı ve anlatıcı sesi de yapay zekâ araçlarıyla oluşturulmuş. Böylece “Gerçek Ötesi”, anlattığı dünyanın üretim yöntemlerini de kendi biçiminin içine taşıyor. Gerçek olmayan görüntülerle gerçekliğin kendisini sorgulayan film, izleyiciyi yalnızca gördüklerine değil gördüklerine neden inandığına da bakmaya çağırıyor. Sosyal medya akışları, algoritmalar, dijital manipülasyon ve dezenformasyonun gündelik hayatın parçası hâline geldiği bir ortamda, görüntünün kanıt olma niteliği de tartışmaya açılıyor. Deepfake teknolojileriyle üretilen sahte görüntü ve seslerin gerçek kayıtlarla ayırt edilmesinin zorlaşması, filmin üzerinde durduğu temel sorulardan birini oluşturuyor: ‘Gerçeklik algımızı artık neye dayanarak kuruyoruz?’
Avcıoğlu’nun yaklaşımında yapay zekâ, yalnızca anlatılan konunun aracı değil, aynı zamanda eleştirinin nesnesi. Görüntülerin üretim biçimi, izleyicinin gördüklerine duyduğu güveni sürekli sınarken belgesel formu da bu güvensizliğin bir parçası hâline geliyor. Film, teknolojinin hayatımıza getirdiği imkânları sıralamakla yetinmiyor; bilgiye erişimin sınırsızlaştığı bir ortamda hakikatin neden daha kırılgan hâle geldiğini araştırıyor.
“Dünya prömiyerini 12 Ekim 2025’te 41. Varşova Film Festivali’nde, Türkiye prömiyerini ise aynı ay 62. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde gerçekleştiren ‘Gerçek Ötesi’, uluslararası festival yolculuğunda FrontDoc’tan ‘Seyirci Ödülü’, 42. Asolo Sanat Film Festivali’nden ‘En İyi Sanat Filmi’, Monza Film Festivali’nden ‘En İyi Belgesel’, 10. Avrasya Köprüsü Uluslararası Film Festivali’nden ‘Jüri Özel Ödülü’ kazandı.
“Gerçek Ötesi”, uluslararası festival yolculuğuna Fransa’dan gelen bir ödülle devam etti. Carros kentinde 9-18 Ekim 2026 tarihleri arasında düzenlenen 20. CinéAlma Film Festivali’nde yapım, sinemadaki yeni anlatım olanaklarına ve biçimlerine dikkat çeken ‘Keşif Ödülü’ne (Prix Découverte du Jury) değer görüldü. Akdeniz sinemalarına odaklanan festivalin 20. edisyonunda 18 ülkeden 17 film yarıştı.
Bugüne dek 30’u aşkın uluslararası festivalde yer alan “Gerçek Ötesi”nin festival yolculuğunu Latin Amerika’da sürdürmesi de planlanıyor.
Filmin uluslararası satış haklarını Avustralya merkezli Odin’s Eye Entertainment üstleniyor. Şirketin açıkladığı satış anlaşmaları arasında Avustralya ve Yeni Zelanda, İskandinav ülkeleri ve uçak içi gösterim hakları da bulunuyor. Yapımın farklı coğrafyalardaki dağıtım ve gösterim süreci, yapay zekâ ile üretilen uzun metraj belgeselin yalnızca teknolojik bir deney olarak değil, uluslararası dolaşıma girebilen bir sinema eseri olarak da değerlendirildiğini gösteriyor.
Perec’in “Uyuyan Adam”ından dijital çağın “Uyuyan Kadın”ına
“Gerçek Ötesi”nin toplumsal ölçekte ele aldığı gerçeklik kaybı, Vikki Bardot’nun “Uyuyan Kadın” filminde bireyin iç dünyasına taşınıyor. Yönetmen ve sanatçı Gizem Avcıoğlu’nun Vikki Bardot adıyla imza attığı ilk uzun metraj, Fransız yazar Georges Perec’in 1967 tarihli “Uyuyan Adam” (Un Homme Qui Dort) romanından ilham alıyor. Perec’in 1974’te Bernard Queysanne ile birlikte sinemaya da uyarladığı roman, toplumla arasına mesafe koyan genç bir üniversite öğrencisinin giderek derinleşen kayıtsızlığını anlatıyor.
Romanın merkezindeki genç adam, bir gün sınava girmemeye karar vererek gündelik hayatın beklentilerinden uzaklaşıyor. Başarı, kariyer, toplumsal ilişkiler ve tüketim düzeniyle bağlarını gevşetiyor; odasına, sessizliğe ve eylemsizliğe çekiliyor. Bu geri çekiliş, basit bir tembellik ya da geçici bir bunalım değil, dünyaya karşı radikal bir kayıtsızlık hâli. Perec’in ikinci tekil şahısla kurduğu anlatım, okuru karakterin zihinsel durumuna yaklaştırırken aynı zamanda onunla arasında mesafe bırakıyor. “Uyuyan Adam”ın dünyasında insan, dışarıdaki hayatın ritmine katılmayı reddederek kendi varlığını askıya alıyor.
“Uyuyan Kadın” ise bu edebî çıkış noktasını günümüzün koşulları içinde yeniden kuruyor. Perec’in tek erkek karakterinin yerini, sürekli birbirinin yerine geçen kadın figürleri alıyor. Sabit bir kimliğe bağlı kalmayan, yüzleri ve bedenleri değişen bu figürler, yalnızca bir karakterin farklı görünümleri olarak değil, kimliğin dijital çağda nasıl akışkanlaştığına ilişkin bir anlatım tercihi olarak da okunabiliyor. İnsanların dijital platformlarda veriye, profile ve sınıflandırılabilir kimliklere indirgenmesiyle filmdeki kadın figürlerinin birbirine dönüşmesi arasında görsel bir bağ kuruluyor.
Perec’in karakteri, odasına kapanarak dış dünyanın taleplerinden uzaklaşmayı seçebiliyordu. Bugünün insanıysa telefonlar, bildirimler, sosyal medya akışları ve kesintisiz veri dolaşımıyla kuşatılmış durumda. Fiziksel olarak odasına çekilse bile dijital dünyanın dışında kalması giderek zorlaşıyor. “Uyuyan Kadın”ın temel gerilimi de burada beliriyor: Sürekli uyanık, bağlantıda ve erişilebilir olmaya zorlanan insan, ruhsal olarak giderek daha derin bir uykuya sürükleniyor. Film, her şeye bakan ama giderek daha az gören, sürekli bilgi alan ama bu bilgiyle gerçek bir ilişki kuramayan bireyin portresini çiziyor.
Bu bakımdan iki film arasındaki bağ yalnızca aynı üretim teknolojisini kullanmalarından kaynaklanmıyor. “Gerçek Ötesi”, dijital dünyanın gerçeği nasıl dönüştürdüğünü ve görüntülere duyulan güveni nasıl aşındırdığını incelerken “Uyuyan Kadın”, bu dönüşümün bireyin ruhsal varlığında yarattığı sonuçlara bakıyor. Birinde gerçekliğin kopyaları, diğerinde kimliğin birbirinin yerine geçen görüntüleri var. İki film de teknolojik ilerlemenin insanı daha fazla bilgiye ve görüntüye maruz bırakırken onun dünyayla kurduğu bağı zayıflatabileceğini düşündürüyor.
Elli binden fazla görüntüden oluşan sinematografik dünya
Vikki Bardot “Uyuyan Kadın”ın görsel dünyasını kendi sanatsal geçmişinden, notlarından, anılarından ve çizimlerinden hareketle geliştirdiği yapay zekâ modelleriyle oluşturdu. Yönetmen, kendi görsel pratiğine göre eğittiği ve kişiselleştirdiği modeller aracılığıyla üretilen 50 binden fazla plan arasından seçim yaparak filmin kurgusunu iki yıla yayılan bir süreçte tamamladı. Görüntülerin üretimi kadar bunların seçilmesi, bir araya getirilmesi ve filmin ritminin kurulması da çalışmanın belirleyici aşamalarını oluşturdu.
Filmin dış sesi de yönetmenin kendi sesinden oluşturulan yapay zekâ klonuyla gerçekleştirildi. Perec’in romanında anlatının ikinci tekil şahıs üzerinden kurulmasıyla yönetmenin kendi sesinin dijital kopyasının kullanılması arasında biçimsel bir ilişki kuruluyor. Böylece film, yalnızca görüntülerinde değil, anlatıcı sesinde de gerçek ile sentetik olan arasındaki sınırı belirsizleştiriyor. Yönetmenin kendi sesinin yapay zekâ tarafından yeniden üretilmesi, filmin kimlik, kopya ve temsil üzerine kurduğu düşünsel zemini güçlendiriyor.
Spongeworthy Studio çatısı altında Vikki Bardot ve Alkan Avcıoğlu’nun ortak çalışmasıyla ortaya çıkan yapım, klasik anlamda çekilmiş görüntülerden oluşan bir film değil. Yapay zekâ modellerinin ürettiği görsel malzemenin yönetmenin estetik tercihleri doğrultusunda seçilmesi ve kurgulanmasıyla biçimleniyor. Bu süreçte yönetmenin rolü, yalnızca bir komut verip görüntü elde etmekten ibaret değil. Görsel dünyanın tasarlanması, modellerin yönlendirilmesi, binlerce alternatif arasından seçim yapılması ve parçaların bir anlatı bütünlüğüne kavuşturulması, filmin yaratıcı kararlarının merkezinde yer alıyor.
Deneme-film biçiminde ilerleyen “Uyuyan Kadın”, kurmaca, anı ve düşünce arasında dolaşan yapısıyla Avrupa deneysel sinema geleneğinden de besleniyor. Alain Resnais, Chris Marker, Michelangelo Antonioni ve Chantal Akerman gibi yönetmenlerin sinemasına uzanan göndermeler, filmin doğrusal bir hikâye anlatmak yerine görüntüler ve düşünceler arasında ilişkiler kuran yapısında hissediliyor. Yapay zekâ ile üretilmiş sentetik görüntüler, bu sinemasal yaklaşımın yalnızca teknik bir tercihi değil, filmin anlattığı yabancılaşma hâlinin görsel karşılığına dönüşüyor.
“Uyuyan Kadın”, dünya prömiyerini 63. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde gerçekleştirdi. Festival programında Türkiye ilk gösterimi ve ulusal gala kapsamında yer alan film, 26, 27 ve 30 Ekim tarihlerinde gösterildi. Ardından 3-8 Kasım 2026 tarihleri arasında düzenlenen 36. Cottbus Film Festivali’nin Ana Yarışması’na seçildi. Radu Jude ve Kantemir Balagov gibi yönetmenlerin filmlerinin de yer aldığı yarışmada gösterilmesi, yapımın uluslararası festival çevresinde gördüğü ilgiyi artırdı. Yapımın, köklü bir uluslararası festivalin ana yarışmasına seçilen ilk tamamen yapay zekâ üretimi uzun metraj olduğu yönündeki bilgi de bu seçimin önemini ortaya koyuyor.
Filmin Fransa prömiyeri ise 24. Uluslararası Signes de Nuit Film Festivali’nin açılışında gerçekleşecek. 9-15 Kasım tarihleri arasında Paris’te düzenlenen festivalin açılış filmi olarak programlanan “Uyuyan Kadın”, 9 Kasım’da saat 20.00’de Cité internationale universitaire de Paris bünyesindeki Maison des étudiants arméniens’de gösterilecek. Festivalin deneysel, bağımsız ve alışılmış anlatım biçimlerinin dışına çıkan sinemaya alan açan programı içinde yer alan yapım, Fransız izleyiciyle ilk kez buluşacak. Filmin Türkiye’de 2027 yılında Başka Sinema dağıtımıyla gösterime girmesi planlanıyor.
Festivallerin yapay zekâ sınavı
Yapay zekâ araçlarıyla üretilen filmlerin uluslararası festivallerde yer bulması, sinema dünyasında yalnızca estetik ve teknik bir tartışmayı değil, festivallerin seçki ve yarışma ölçütlerini de yeniden gündeme getiriyor. Bu konuda bütün festivallerin benimsediği ortak bir yaklaşım bulunmuyor. Kimi etkinlikler yapay zekâ kullanımını üretim sürecinin açıklanması gereken bir unsuru olarak değerlendirirken kimileri, teknolojinin filmin yaratıcı yapısındaki ağırlığına göre farklı sınırlar çiziyor.
Venedik Film Festivali, 2026 yönetmeliğinde üretken yapay zekânın veya başka yapay zekâ biçimlerinin önemli katkısıyla oluşturulmuş filmlerin başvurusunu kabul ediyor. Ancak başvuru sırasında yapay zekânın yapımın hangi aşamalarında ve hangi unsurlarında kullanıldığının açıklanmasını zorunlu tutuyor. Berlinale de yapay zekâ kullanılan filmleri başvuruya açık tutuyor; festival yönetimi, üretim sürecinde yapay zekâdan yararlanılmışsa başvuru sırasında ek bilgi talep edebileceğini belirtiyor. Bu iki yaklaşımda teknoloji başlı başına bir eleme nedeni değil; kullanım biçiminin şeffaflığı önem taşıyor.
Cannes Film Festivali’nde ise daha sınırlayıcı bir tutum öne çıkıyor. 2026’da festivalin yapay zekâyı bütünüyle yasakladığı yönündeki yorumların aksine, tartışmanın merkezinde üretken yapay zekânın filmin yaratıcı yapısında belirleyici olduğu yapımların Altın Palmiye için yarışan ana seçkiye kabul edilmemesi vardı. Festivalin yayımlanmış yönetmeliğinde yapay zekâyı açıkça yasaklayan bir madde bulunmamasına karşın, Reuters’ın festival yönetiminin yaklaşımına ilişkin haberinde, ağırlıklı olarak üretken yapay zekâyla oluşturulan filmlerin Altın Palmiye yarışmasına alınmadığı aktarıldı. Buna karşılık Steven Soderbergh’in “John Lennon: The Last Interview” belgeselinde görüntülerin bir bölümünün yapay zekâyla oluşturulması ve Agnès Jaoui’nin “L’Objet Du Délit” filminde kalabalık sahnelerinden birinde bu teknolojiden yararlanılması, yapay zekâ destekli üretimlerin yarışma dışındaki resmî seçkide de yer bulabildiğini gösterdi.
Cannes çevresindeki açıklamalar da sinemacıların aynı noktada buluşmadığını ortaya koydu. Festivalin Genel Delegesi Thierry Frémaux, yapay zekânın zamanla diğer teknolojiler gibi sinemaya yerleşeceğini söylerken, bu teknolojinin kötüye kullanılmasından kaygı duyan senarist ve oyuncularla dayanışma içinde olduğunu belirtti. Yönetmen Darren Aronofsky ise yapay zekâyı sanatçıların yerini alacak bir unsurdan çok sinemanın araç kutusunu genişleten bir teknoloji olarak değerlendiriyor. Peter Jackson da doğru kullanıldığında yapay zekânın diğer teknik araçlardan farklı olmadığını, sonucu belirleyenin yaratıcının hayal gücü ve özgünlüğü olduğunu savunuyor. Buna karşılık Guillermo del Toro, filmlerinde yapay zekâ kullanmaya kesin biçimde karşı çıkan isimler arasında. Cannes jürisinde yer alan Demi Moore ise teknolojiyi bütünüyle durdurmanın mümkün olmadığını, asıl meselenin onunla nasıl çalışılacağını düşünmek olduğunu söylerken sanatın merkezindeki insan ruhunun yerini hiçbir teknolojinin alamayacağını vurguluyor.
Türkiye’de 2026 yılı içinde düzenlenen festivallerde de tek tip bir yaklaşım yerine, yapay zekâyı farklı biçimlerde ele alan örnekler görüldü. 63. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Vikki Bardot’nun “Uyuyan” Kadın filmi yarışma programında değil ‘Ulusal Özel Gösterim’ bölümünde izleyiciyle buluştu. Filmin gösteriminin ardından yönetmen Gizem Avcıoğlu’nun katıldığı söyleşi de yapay zekâyla üretilmiş bir uzun metrajın festival izleyicisiyle buluşmasına alan açtı. Böylece Altın Portakal, yapay zekâ üretimini ayrı bir yarışma kategorisine dönüştürmeden, filmi festival programına dahil eden bir örnek oluşturdu.
33. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali ise bu alana doğrudan bir yarışma kategorisi ayırdı. Festival kapsamında ilk kez düzenlenen Ulusal Yapay Zekâ Kısa Film Yarışması, 20 dakikayı aşmayan ve yapay zekâ teknolojisiyle üretilmiş kurmaca, animasyon, deneysel ve belgesel filmleri kabul etti. Yönetmelikte yeni nesil teknolojilerin sinemada kullanımını teşvik etmek ve yapay zekâyla üretilen projeleri desteklemek açıkça yarışmanın amaçları arasında sayıldı.
16-20 Ekim tarihlerinde İstanbul’da dördüncü kez gerçekleştirilen Uluslararası Digital Film Festival İstanbul (DFFI) ise yapay zekâyı daha geniş bir dijital dönüşüm çerçevesinde ele aldı. “Ortak Bir Gelecek Mümkün mü? Sinemada İnsan Merkezli Dijital Dönüşüm, Yaratıcılık ve Paylaşılan Sorumluluk” temasıyla düzenlenen festivalin programında kurmaca, belgesel ve farklı türlerin yanı sıra yapay zekâ destekli filmler de yer aldı. Açılış günündeki resmî seçkide Türkiye’den “Make A Wish”, Çin ve Almanya ortak yapımı “A Message for the Butterfly” ve Çin’den “Terminal Love”, yapay zekâ destekli yapımlar olarak gösterildi. Festival kapsamında düzenlenen söyleşilerde de yeni üretim araçları, yaratıcı kararlar, emek ve temsil ilişkileri tartışıldı. DFFI’nin yaklaşımı, yapay zekâyı tek başına bir tür ya da kategori olarak ele almak yerine, sinemanın üretim ve anlatım biçimlerini dönüştüren teknolojilerden biri olarak değerlendirmesi bakımından dikkat çekiciydi.
Yapay zekâ filmlerine doğrudan odaklanan Türkiye Uluslararası Yapay Zekâ Film Festivali (T-AIFF) ise 2026’da üçüncü edisyonuyla 7-9 Aralık tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilecek. Festivalin başvuru koşulları, üretken yapay zekânın filmin bütün yapım sürecinde kullanılmasını şart koşuyor; 20 dakikayı aşmayan kurmaca, animasyon ve belgesel filmler ulusal ve uluslararası kategorilerde değerlendiriliyor. Yönetmelik ayrıca festival yönetiminin talep etmesi hâlinde başvuru sahiplerinin filmlerine ilişkin promptları ve üretim süreci bilgilerini paylaşmasını öngörüyor. T-AIFF, yapay zekâyla üretilen filmlere görünürlük kazandırmanın yanı sıra şeffaflık, hak sahipliği ve sorumlu teknoloji kullanımını da misyonunun parçaları arasında tanımlıyor.
Uluslararası ve Türkiye’deki bu örnekler, festivallerin yapay zekâya ilişkin tutumlarının bir yasak ya da sınırsız kabul ikiliğine indirgenemeyeceğini gösteriyor. Bir yanda üretim sürecinin açıklanmasını ve insan emeğinin korunmasını önceleyen seçici yaklaşımlar, diğer yanda yapay zekâyı yeni bir sinema dili olarak destekleyen özel platformlar bulunuyor. “Gerçek Ötesi” ve “Uyuyan Kadın” da bu değişen ortamda, yalnızca yapay zekâ araçlarıyla üretilmiş olmalarıyla değil, teknolojiyi birbirinden farklı anlatı ve düşünce alanlarında kullanmalarıyla tartışmanın içinde yer alıyor.
Yapay zekâ auteur sinemasının yeni aracı olabilir mi?
“Gerçek Ötesi” ve “Uyuyan Kadın”ın birlikte değerlendirilmesini anlamlı kılan başlıklardan biri de auteur sineması tartışması. Yapay zekâ ile üretilen görüntülerin anonim, birbirine benzeyen ve yalnızca komutlarla ortaya çıkan içerikler olduğu düşüncesi, bu iki filmin üretim süreçleri söz konusu olduğunda yeniden ele alınmayı gerektiriyor. Vikki Bardot’nun kendi sanatsal pratiğinden hareketle modellerini eğitmesi, binlerce görüntü arasından seçim yapması ve filmin görsel dünyasını belirli bir estetik anlayışla kurması, teknolojinin yönetmenin kişisel diline göre biçimlenebileceğini gösteriyor. Benzer biçimde Alkan Avcıoğlu’nun “Gerçek Ötesi”nde görüntüden müziğe, ses tasarımından anlatıcıya kadar bütün unsurları yapay zekâ araçlarıyla üretmesi, filmin düşünsel çerçevesiyle üretim biçimini bir araya getiriyor.
Buradaki temel soru, yapay zekânın bir filmi kendi başına yaratıp yaratamayacağından çok, yönetmenin yaratıcı iradesinin bu üretim sürecinde nasıl işlediği. Bir yönetmenin kendi çizimlerinden, notlarından, görsel hafızasından ve estetik tercihlerinden hareketle eğittiği modelleri kullanmasıyla, hazır bir sisteme genel bir komut vererek görüntü elde etmesi aynı yaratıcı süreç değil. Yapay zekâ, yönetmenin kararlarının yerini almak yerine onun görsel olanaklarını genişlettiğinde yeni bir ifade aracına dönüşebilir. Ancak bu durum, üretim sürecindeki insan emeğinin, model eğitiminde kullanılan eserlerin ve sanatçıların haklarının tartışma dışı bırakılabileceği anlamına gelmiyor.
Öte yandan yapay zekâ ile üretimin bağımsız sinemacılara sağlayabileceği bütçe esnekliği de önemli. Geleneksel yöntemlerle yüksek maliyet gerektiren bazı görsel dünyaların daha sınırlı kaynaklarla kurulabilmesi, daha önce gerçekleştirilemeyen projelerin önünü açabilir. Bununla birlikte teknoloji, sinema sektöründeki bazı mesleklerin çalışma alanlarını daraltma riski taşıyor. Oyuncuların yüz ve seslerinin izinsiz kullanılması, senaryo yazarlarının eserlerinin modelleri eğitmek için izinsiz biçimde kullanılması, görsel efekt ve seslendirme alanlarında çalışanların iş güvencesi gibi konular, yapay zekâ sinemasının estetik tartışmalar kadar önemli hukuki ve etik başlıkları arasında yer alıyor.
Bu nedenle yapay zekâyı ne bütün yaratıcı süreçleri ortadan kaldıracak bir tehdit ne de sinemanın bütün sorunlarını çözecek sınırsız bir imkân olarak görmek mümkün. Teknolojinin sinemaya etkisi, onu kullanan sanatçıların yaklaşımı, üretim sürecinin şeffaflığı ve yaratıcı hakların nasıl korunduğuyla birlikte değerlendirilmeli. “Gerçek Ötesi” ile “Uyuyan Kadın”ın önemi de burada beliriyor: İki yapım, yapay zekâyı yalnızca daha hızlı ya da daha ucuz film üretmenin yolu olarak kullanmıyor; teknolojinin insanın gerçeklikle, kimlikle ve kendi varlığıyla kurduğu ilişkiyi nasıl dönüştürdüğünü anlatının merkezine yerleştiriyor.
Bir filmde görüntünün gerçekliğine duyulan güven, diğerinde insanın kendi kimliğine ve çevresine duyduğu bağlılık sorgulanıyor. “Gerçek Ötesi” gerçeğin kopyalar arasında kaybolduğu bir dünyaya bakarken “Uyuyan Kadın” bu dünyanın içinde giderek kendinden uzaklaşan bireyin sessizliğini izliyor. Yapay zekâ ile üretilmiş bu iki film, teknolojinin sinemada yalnızca yeni görüntüler yaratmadığını; sinemanın neyi, nasıl ve kimin bakış açısından anlattığı sorularını da yeniden gündeme getirdiğini ortaya koyuyor.


