Milliyet Sanat
Milliyet Sanat » Haberler » Diğer » Yarının albümü için, bugünün panoraması

Yarının albümü için, bugünün panoraması

Yarının albümü için, bugünün panoraması19 Şubat 2026 - 05:02
İstanbul Modern’in 1. katına serpilen 18 fotoğraf sanatçısının yapıtları, “Panorama: Hayaller ve Yerler” başlığı ile sergilenmeye başladı. 18 Ekim’e dek açık serginin küratörlüğünü İM Artistik Direktörü Çelenk Bafra ile İM Fotoğraf Bölümü Yöneticisi ve Küratör Demet Yıldız Dinçer üstleniyor. Açılışında yüzlerce kişiyi buluşturan sergi, rutin bir müze koleksiyonu istifi olmaktan öteye giderek, dünyaya farklı gözlerle iz bırakan 18 bireyin ürettiği iç ve dış âlemin birbiriyle flört ettiği, coşkun bir metafizik panorama üretiyor.
EVRİM ALTUĞ
evrimaltug@gmail.com 
 
İstanbul Modern Sanat Müzesi (İM), 18 Şubat akşamı yaklaşık bin kişilik bir katılım ile özel bir projeye daha kapılarını açtı. Kültür, sanat ve ekonomi ile basının pek çok imzasını bir araya getiren sergi, “Panorama: Hayaller ve Yerler” başlığı altında müzenin birinci katına yayılıyor. Basın önizleme turunda, 18 kişiyi buluşturan sergiden birçok imzanın yapıtlarına dair sunuş da yaptığı etkinliğin açılışında ev sahipliğini, İM kurucuları, İKSV Başkanı Bülent Eczacıbaşı ve İKSV Yönetim Kurulu Üyesi, İM Yönetim Kurulu Başkanı Oya Eczacıbaşı yaptı. 
 
Küratörlüğünü İM Artistik Direktörü Çelenk Bafra ile İM Fotoğraf Bölümü Yöneticisi ve Küratör Demet Yıldız Dinçer’in üstlendiği etkinlik, Burgan Bank’ın birimi ON Dijital Bankacılık sponsorluğunda 18 Ekim 2026’ya kadar görülebilecek.
 
 
 
Panorama: "Hayaller ve Yerler” sergi alanı, Fotoğraf, Flufoto
 
 
Çağdaş Bezirgân’ın mimari yaklaşımı, Geniş Açı Proje Ofisi kurucuları Refik Akyüz ile Serdar Darendeliler’in incelikli sanatçı metinleriyle beslenen serginin küratöryel ekibinde, Selen Erkal ile Şevval Yürüten’in de emekleri bulunuyor. Ana sponsorluğunu Doğuş / Bilgili’nin üstlendiği müzede açılan sergi, kadrajları ve yerleştirmeleriyle, tekrar yerine, 18 objektifi buluştururken, küratörlerin mekânda denize nâzır şekilde düzenledikleri ‘Hayal Kitaplığı’ ile de zenginleşiyor. Projeye ve sergi yayınına ayrıca, Paris merkezli LE BAL kurucu eş direktörü Diane Dufour ile MoMA çatısındaki  The Peter Schub fotoğraf küratörü Dr. Oluremi C. Onabanjo’nun da katkıları bulunuyor. 
 
“Panorama: Hayaller ve Yerler” sergisine bu kapsamda - soyadı sırası ile - Larissa Araz, İlgen Arzık, Emre Baykal, Silva Bingaz, Hasan Deniz, Umut Erbaş, Cem Ersavcı, Ece Gökalp, Cemre Yeşil Gönenli, Ege Kanar, Zeynep Kayan, Metehan Özcan, Yusuf Sevinçli, İrem Sözen, Selim Süme, Kerem Uzel, Begüm Yamanlar ve Cansu Yıldıran katılıyor.
 
 
 
Serginin sanatçılarıyla. Fotoğraf: Canberk Ulusan
 
 
İM’nin, Renzo Piano imzalı yeni binasında güncel fotoğrafa adanan ilk etkinlik olarak kayıtlara geçen “Panorama”, İM koleksiyonuna alınmış yeni çalışmalarıyla da gündemi belirliyor. Sergiye adanan özel yayında ise, Oya Eczacıbaşı’nın sunuşunu takiben, Çelenk Bafra, Demet Yıldız Dinçer ve Orhan Cem Çetin’in imzaladıkları emsal metinler arşivlerdeki yerini alıyor.
 
Bu eksende, Oya Eczacıbaşı sergiyi değerlendirdiği metninde serginin yapısından söz ederken, şu cımbızlık ifadelere başvuruyor: “Serginin yapısı, fotoğrafı tekil bir ifade biçimi olarak değil, farklı disiplinlerle ilişki kuran, genişleyen ve dönüşen bir alan olarak ele alan bir yaklaşımı yansıtıyor. Yerleştirmelerden hareketli görüntülere, yapay zekâ uygulamalarından arşivsel malzemelere uzanan üretimler, fotoğrafın temsile dayalı sınırlarını aşarak, yeni duygusal ve mekânsal imgeler inşa edilebileceğini gösteriyor.”
 
 
Murat Dinç ve Oya Eczacıbaşı. Fotoğraf: Canberk Ulusan
 
 
İM Artistik Direktörü Çelenk Bafra da, kaleme aldığı detaylı metninde İM’nin 2004’ten bu yana açtığı fotoğraf sergilerinin altını çizerken, “Panorama”ya dair okumasını özetle şöyle ifade ediyor: “‘Panorama’, tek bir serginin içeriğini tanımlamaktan ziyade, ilerleyen yıllarda farklı alt temalar etrafında devam etmesini umduğumuz araştırma odaklı grup sergilerinin üst başlığını öneriyor. İlk sergimiz, Türkiye’de son 10 yıl ağırlıklı olmak üzere, fotoğraf ve mercek temelli üretimlerin panoramasını çıkarmayı denerken,  günümüz dünyasında hayal kurma, mekânla ilişki kurma ve gerçekliği yeniden düşünme biçimlerini nasıl dönüştürdüğünü araştırıyor.  
 
Sergi, aynı zamanda farklı kuşaklardan sanatçılar için yeni üretim alanları açmayı, farklı sergileme ve anlatım biçimlerini denemeyi teşvik eden bir yaklaşımın parçası olarak şekillendi. 
 
Araştırma ve yayın sürecinde, serginin küratöryel ekibiyle beraber sanatçılarla ve 2025 yılında baştan yapılandırdığımız Fotoğraf Danışma Kurulu ile yürüttüğümüz diyalog, serginin düşünsel belkemiğini oluşturdu.”
 
Eleştirmen, yazar, Koç ve Bahçeşehir Üniversitesi üyesi eğitimci ve fotoğraf sanatçısı Orhan Cem Çetin ise, proje yayınına “Fotoğraflardaki İnsanlar Gece Olunca Nereye Gidiyorlar?” isimli, Aralık 2025 tarihli manzum yazısı ile katkıda bulunuyor. Çetin, kimliği belirsiz nostaljik hatıra fotoğraflarının arka yüzlerine de dikkati çekerken, fotoğrafın bir ‘eksiltme sanatı’ olduğuna atıf yapıyor: “...Resim boş bir yüzeyle başlar ve eklemelerle tamamlanırken, fotoğraf tüm kâinatla başlar; tıpkı bir yontu gibi, eksiltmeler sonunda geriye kalanla tamamlanır. Bu yüzden neyin dışarıda kaldığı, en önemli anlam katmanlarından biridir. O hâlde dışarıda kalan yalnızca uzamsal değil, zamansal da olabilir. Fotoğraf işte böyle hayal kurduran bir şey.
 
Arkadaşımın evinde, duvarlarda ve çekmecelerde, albümlerde ve kutularda birikmiş eski hatıra fotoğraflarının arkasını çevirip bakacak olursak, kimilerinde şu minvalde bir not göreceğimiz kesindir: ‘Bu cansız hayale baktıkça beni hatırlaman dileğiyle.’
 
Hem hayal, hem de cansız. Yıllar sonra önümüze düşen kimsesiz bir fotoğrafın sırtında bu notu gördüğümüzde ne fotoğrafı, ne içindekini, ne fotoğrafçıyı, ne de notu yazanı tanıdığımızda, hatırlayacak ne kalır geriye? Kâinattan bize düşen sadece bir hayal. Hem de cansız.
 
Çetin’in soyadı kadar çetin metninde imgenin gelip geçiciliği tartışması, şu değerli saptamalarla da tazeliğini perçinliyor: “Deneyimli, kıdemli fotoğrafçılar, fotoğrafın mutlaka basılması gerektiğini; ancak o zaman bir fotoğraftan söz edilebileceğini ısrarla dile getirirler. Ekran kültürüyle yetişen kuşaklar, bu ısrarı bir tür tutuculuk olarak yorumluyor olabilir. Oysa fizikselliği ancak manyetik alanlarla tarif edilebilecek; sayısız, irili ufaklı ekranda başkalaşan görünüşlerle, göz kırpan yıldızlar gibi bir görünüp bir kaybolan, her defasında yeniden inşa edilmesi gereken; asıl ile suretin ayırt edilemediği; kalıcılığından söz etmenin zor olduğu dijital imgeler, her yerde ve hiçbir yerdedir.
 
İnternet çağının, insanları topografyalar yerine kültür kümeleri etrafında birleştirdiği; coğrafyasız toplumların oluşturduğu günümüzde, basılmamış dijital imgeler de coğrafyasız, evsiz, huzursuzdur.
 
Bu nedenle, eksilerek tamamlanan fotoğrafların son ve mükemmel durağının fiziksel bir yüzey olduğunu söylemek mümkündür. Böylelikle en azından hayal kendisine bir mekân bulur. Gelip geçici bir mekân.”
 
Tüm emekleri ve hatıralarına saygıyla birlikte, İM’nin 1. katına serpilen 18 imzanın yapıtları, sergide birbirlerini dışlamaktansa gören, çoğulcu bir düzenleme ile mekânda salınıyor. Sergi, monoton, monokrom, monopolitik bir aldırışsızlık ile rutin bir müze koleksiyonu istifi olmaktan öteye giderek, dünyaya farklı gözlerle iz bırakabilmiş 18 bireyin ürettiği iç ve dış âlemin birbiriyle flört ettiği coşkun bir metafizik panorama üretiyor. İzleyici, bir sanatçıdan diğerine sektiğinde, her bir imgenin bütün anlatıya hizmet eder farklı bir enstrüman olduğunun keyfini çıkarıyor. 
 
Bu minvalde sergiye daha yakından baktığımızda örneğin, Larissa Araz’ın 2021 Kadın Sanatçılar Fonu desteği ile ürettiği, 2+1 edisyon yerleştirmesi ‘Karanlıktan Başla Görmeye’, ziyaretçinin hafıza ve tarih deneyimini yeniden üreten, bunu yaparken görmek ve anlamak arasındaki kırılgan dengeyi tartışmaya açan, dramatik bir yâd ediş belgesine dönüşüyor. 2020 tarihli eser, İM metinlerine bakacak olduğumuzda, “1974 Kıbrıs Barış Harekâtı şehidi Ahmet Cemal’in bedeninden filizlendiğine inanılan incir ağacının izini sürerek, toprak, hafıza ve kimlik arasındaki geçirgen bağları araştırıyor.”
 
Sergide İlgen Arzık’ın Bozlu Art Project katkısıyla izlediğimiz devasa soyut kadrajları ise, aynı anda hem bir kilim, hem mağara, hem gerçeküstü bir hayal yumağı etkisi veren bir manyetizma taşıyor. Arzık’ın 2018 tarihli işleri, izleyeni kendine çeken boyutları kadar, sanatçının görülen ve hatırlanan arasındaki flörte gönderme yaptığı varlık ve hiçlik siluetleri ile de ilgi çekiyor.
 
 
İlgen Arzık, Kaçış, 2018
 
 
 
1992 doğumlu Emre Baykal’ın “Punctotum” serisi de, fotoğrafın ifade ve kinaye üretme kapasitesini sınayan taze bir katılım olarak kayda geçiyor. Baykal’ın ‘duble imgeleri’, insanın gözünün önünde ve ardında kalanlara gösterdiği aidiyet ve yabancılaşma arasında salınarak, siyah-beyazın grafik ifade özgürlüğünü perçinliyor. Ortalama 30 x 22 cm. ebadındaki işler, izleyicinin algısını baştan çıkarmak adına, imgenin döllediği her tür psikolojik, plastik ve analitik münakaşaya art arda zemin kazandırıyor. 
 
Silva Bingaz sergide, geçmişinin nöbetini devralan bir imge buketini izleyicinin karşısına nezaketle bırakıyor. Bingaz’in görüntüleri kişisel olan ve kayda girenin aynı an içindeki mesuliyeti, gerilimi ve anlatı seviyesini fotoğrafça bir dobralık ile tartışmaya açarken, sanatçı hakikat ve öznellik çapasını da sergiye taşıdığı geriye dönük yarı soyut işlerin özyaşamöyküsel taneleri ile duvara bırakıyor. Bingaz’ın görsel buketi hem solgunluğu, hem de vaktiyle taşıdığı tüm renklerin sahiciliği ile ayrı zamanlardan aynı ana doğru, hemzemine konuyor.
 
 
Silva Bingaz, “Vartuhi – Gül Hanım’ın Görünmeyen Yüzü” serisinden, 2025
 
Hasan Deniz’in resme koşan kadrajlarının ziyaretçiye sorduğu en değerli soru, kendini ‘bunu bir tek ben mi görüyorum,’ şeklinde tarif edilebiliyor. Deniz’in fotoğrafları, an içinde saklanan kaosun doğurduğu çıplak estetiğine birer methiye olarak da tabir edilebiliyor. Sanatçının doğanın insanı ile insanın doğası arasında seken eleştirel ve deneysel çerçeveleri, neticede an içindeki ölümlülükten ziyade, binlerce an uğruna biçilmiş seçkin hatıraları da bitiştiriyor. 2015--2023 tarih aralıklı “Hakiki Hikâyeler”iyle Deniz, ne gördüğüyle, ne de kaydettiğiyle kavga etmeden, objektife de, subjektife de eşit göz hakkı tanıyor.
 
 
Hasan Deniz, İsimsiz, “Hakiki Hikâyeler” serisinden, 2018
 
İM’deki “Panorama” sergisi, daha 44 yıl önce bir saygın kültür sanat dergimizin, “Fotoğraf Sanat mıdır?” konusunu kapağına taşıdığı bir atmosferden bugüne evrilen görme ve kaydettiğini ifade özgürlüğüne dair, demokratik bir tasvir meclisi olarak ziyaretçilerini ağırlıyor. 
 
Bu kapsamda yine, sergideki 1991 doğumlu Umut Erbaş foto - grafik ‘resimleri’ de fotoğrafın belki de ilk ve tek aşkı ‘pentür’e duyduğu sadakat adına yepyeni bir seri olarak kendilerini ziyaretçiler ve geleceğin beğenisine bırakıyor. Görüntünün taşıdığı hatıra kapasitesini, bu hatıraların tarih denen diğer bir kurguya sorumluluk seviyesini tartan güz paletli kadrajlarıyla Ersavcı, manzara ve doğa içindeki hayatın naif ipuçlarını toplamak için bize çok sırdaş tekliflerde bulunuyor. 
 
 
Umut Erbaş, Gündüz Düşleri serisinden, Fotoğraf, Flufoto
 
İM’deki serginin belki de en anlamlı saygı duruşlarından biri daha, henüz 32 yaşında aramızdan ayrılan Cem Ersavcı’ya adanmış seri ile karşımıza geliyor. Yapıtlarını varislerinin kıymetli izniyle keşfettiğimiz merhum objektif Ersavcı’nın, emanetini diyelim ki Magritte, Chagall, Dali ve Hopper’dan almış pentür lezzetli, ağırlıklı siyah beyaz “Bilinmeyen Ada” ve “Kıyı” fotoğrafları, aydınlık ve karanlık arasında asılı kalmış varlığa ve yokluğa bestelenmiş imgesel birer başyapıt olarak, utangaç ebatlarındaki cevhersi görkemle de, bitimsizce alkış alıyor. 
 
 
1988 doğumlu Ece Gökalp ise İM’deki sergide, izleyiciyi bir diğer tanıklık ve dayanıklılık testine maruz bırakıyor: Gökalp’ın Türkiye’nin yanık dallarına yönelik dramatik belgesel serisi, “Bir Ormanın Anatomisi”ni, “Yanan Orman” ve “Direnen Orman” gibi başlıklarıyla, bir kadın deklanşörün şahadet cüretiyle karşımıza çıkarıyor. Sanatçı, fotoğrafın taşıdığı doküman veya delil olma düzeyi üzerinden, görülen ‘ne’yin saklamaya, korunmaya, tekrar tekrar görülmeye lâyık olduğunu bütüncül bir aldırış içinde sınamasıyla, doğaya olan empatik ve vicdani duruşunu, aynı sergi çatısı altında hak ederek anıtsallaştırıyor. 
 
 
Ece Gökalp, Yanan Orman #02, “Bir Ormanın Anatomisi” serisinden, 2024
 
 
1987 doğumlu Cemre Yeşil Gönenli’nin çalışması, sergi içinde bir özerk sergi hissi arzediyor. Gönenli’nin sergi kapsamındaki “Hayal Kitaplığı”nda da kitabı bulunabilen aynı adlı 2026 tarihli düzenlemesi, ışığın, karanlığın, arşivselliğin, unutkanlığın ve güzelliğin faniliğine biçilmiş plastik bir kaftan olarak takdir topluyor. Yerleştirme, mahrem ve kamusal olanı, iç ve dış hatıraları, güzel olan ve güzel sanılanı kesiştiren bereketiyle, İM’deki serginin ta içinde birden keşfedilen estetik, dibi görünmez, girildi mi çıkılmak istenmez bir görsel sarnıç etkisi uyandırıyor. 
 
 
Cemre Yeşil Gönenli, 2025, Fotoğraf, Flufoto
 
Bir sinema yönetmeni ve edebiyatçı titizliğiyle çalışan 1981 doğumlu Ege Kanar ise, sergiye “Bir Kazı Alanına Yaklaşırken” isimli düzenleme ve serisi ile dahil oluyor. Kanar’ın eserlerine gösterdiği titizlik ile taşıyıcısı olduğu hikâyenin tarihle arasındaki yasak ilişki, serinin tam anlamıyla plastik DNA’sını oluşturuyor. Sanatçı, gerçeküstü bir gerçeklikle bitiştirdiği fotografik anlatısında, hemen her imgenin hakikati ve ölümlülüğünden kuşku duyduğumuz bu dönemde asıl ‘kopya’ ve ‘hayal’in geçmişin ta kendisi olup olmadığını sorguluyor. 
 
Ankaralı genç objektif, 1986 doğumlu Zeynep Kayan’ın ‘Mavi Portreler’i de, sergiye saçılan kıymetli görüntülerden birkaçını oluşturuyor. Kayan, hayatından bir parça olarak bütünleşmeye yöneldiği, anneanne emaneti eski sandalye ile üst üste pozladığı zamanların bıraktığı varlık siluetlerinin samimiyetiyle serginin belki de en özgün müdahalelerinden birine daha imzasını bırakıyor. 
 
 
Zeynep Kayan, sandalye ile ikinci kez mavi portreler I, 2024
 
1975 doğumlu Metehan Özcan’ın sergideki “Resimli Bilgi” ve “Karşılaşma” dizilerinde de, fotoğraf sanatının üstlendiği farkındalık ve yeniden bakış potansiyeli izleyenlere armağan ediliyor. Özcan’ın mimarî, sosyolojik, psikolojik ve elbette plastik harmandaki kadrajlarında bilgi ile imge, izleyicinin nezdinde hayatı ve ölümü anlamak adına tuhaf bir çözüm müzakeresine girişiyor. Bir imgenin ötekiyle irtibatını izleyicinin huzurunda sınayan Özcan, bunu yaparken imgenin ilahiliği ile sıradanlığını da tartışmanın odağına yerleştiriyor. İzleyiciyle aynı anda, aynı soru ve cevaplarla yola çıkarak ziyaretçilere tam karşıdan bakan sanatçı, bunu da konularına tam karşıdan, yani ne alttan, ne üstten bakarak beceriyor. 
 
Kıbrıs dediğimizde, Yusuf Sevinçli’nin 2020-2025 aralıklı gerçeküstü siyah-beyaz serisi REPUBLİC de, serginin öne çıkan bir başka tansiyon kaynağı olarak kayda giriyor. Sevinçli’nin özenle elediği imgeleri, dün ve yarın arasında asılı kalmış nesne ve özneleri, adına inanılmaz denilen zamanüstü rutinin çerçevesine en organik şahadet ile sığdırmayı başarıyor. Yusuf Sevinçli’nin getirdiği fotoğrafları tarif etmeye çalışırsak, bu görüntülerdeki düşsel çıplaklık, hepimizin bildiğini sandığı bir dünyaya gidip gelmiş bir dalgıç, dağcı veya bir astronotun getirdikleri karşısında düştüğümüz türdeki o sersemliği andırıyor.
 
Yine, 1984 doğumlu İrem Sözen’in doğa ve belleği bir araya getiren yapboz nitelikli siyah beyaz düzenlemesinde de, bu yönde bir hakikat araştırmasının gayreti seziliyor. Sözen’in doğa parçalarını yine doğa parçalarıyla tanıştıran, kucaklaştıran bütün ve parça bestesi, özellikle görüntü karşısındaki farkındalık seviyemizi olumlu yönde kışkırtacak bir insancıl gayret içeriyor.
 
Hakikat denilince, serginin hayal kitaplığına komşu devasa baskı serisi “Transit” ile Selim Süme de değerli bir yerde duruyor. Süme’nin ‘bas – çek’ makinesiyle anda dondurduğu hakikat dilimleri, müzenin duvarlarında sakin bir muzafferlik içinde salınıyor. Mekân, insan, nesne, özne, geçmiş ve geleceğin birer macun dilimi gibi birbirine kaynadığı samimiyetiyle “Transit” serisinin peşine düştüğü en narin mesele nedir denecek olsa, o da bakış sahibi bizlerin peşin fiyatına sınırsız taksitli önyargıları oluyor.
 
1973 doğumlu Kerem Uzel’in 2022’de başlayan “Ömür Boyu Esaret” serisi ise, hayvanat bahçelerini bir medeniyet metaforu olarak ele alarak, insanın doğaya, doğanın da insana çoktan yabancılaştığını gerçeküstü gerçeklikteki renkli kompozisyonlarla belgeliyor. 
 
 
Kerem Uzel, İsimsiz, “Ömür Boyu Esaret” serisinden, 2022
 
Bunun gibi, sergide 2018, 2023 ve 2026 tarihli üç farklı ‘süreci’ yorumlayan 1989 doğumlu Begüm Yamanlar ise, fotoğraflarıyla zamanı ve mekân üzerindeki etkisini olabilecek en sahici ve samimi haliyle nasıl kayıt altına alabileceği kaygısını belgeliyor. Işığın, gölgenin, grafiğin, hatta unutma ve kaybetme ile yitirmenin sureti peşine aynı yüzeyde düşen mistik kadrajlarıyla Yamanlar, imgedeki ön, arka, alt ve üst duygusunu da kışkırtan önemli bir araştırma kimliği üretiyor. 
 
İM’nin bir kamusal alan haline gelmesinde etkili işlerden biri ise, Basel, İsviçre’de yaşayan 1996 doğumlu Cansu Yıldıran’ın katmanlı, görsel bir pankart etkisi ortaya koyduğu feminist “Mülksüzler” yerleştirmesiyle not ediliyor. Yıldıran’ın 2016--2023 aralıklı farklı serilerini harmanladığı işi temelini, Çaykara’nın Kuşmer Yaylaları’nda, kadınların tarihsel olarak mülk edinme hakkından dışlanmışlığı üzerine kuruyor. Sanatçının imajlarında yüzey üzerinde yüzen, esen, salınan atlar, ateşler ve eski evler ile kadınlar gibi varlıklar, anlatıdan aldıkları gücü yerleştirmenin kolektifliğiyle bir araya getiriyor. Yerleştirme böylece görsel bir yankıya, haklı bir ağıda dönüşüyor.
 
 
Cansu Yıldıran, Rüzgâr Gibi Geçti, “Mülksüzler” serisinden, 2016