“Yaşasın Hayat...”
Enrique Gasa Valga’nın koreografisiyle sahneye taşınan “Viva la Vida”, Frida Kahlo’nun parçalanmış ama dirençli ruhunu dans, müzik ve görsel anlatının iç içe geçtiği yoğun bir sahne deneyimine dönüştürüyor.
Suzan Somalı Sönmez
ssomalisonmez@gmail.com
“Umarım çıkış mutludur ve umarım asla geri dönmem.” Frida Kahlo’nun yaşamının son günlerinde günlüğüne düştüğü bu cümle, yalnızca bir vedayı değil, baştan sona mücadeleyle örülmüş bir hayatın özünü de taşıyor. Aynı günlerde tamamladığı son natürmortuna yazdığı “Viva la Vida” ya da kendi diliyle “Yaşasın Hayat” ifadesi ise ironik olduğu kadar meydan okuyan bir son söz. İşte tam bu ikiliğin izinde ilerleyen “Viva la Vida” sahne prodüksiyonu, Kahlo’nun yaşamındaki karşıtlıkları estetik bir anlatıya dönüştürerek izleyiciyi yalnızca bir biyografiye değil, bir iç dünyaya davet ediyor.
Frida Kahlo: Bedenin sınırlarında bir sanat evreni
Otobiyografik-sembolist anlatımın öncülerinden, ikonik ressam Frida Kahlo 1907’de Coyoacán’da doğdu. Kahlo’nun yaşamı, daha genç yaşta geçirdiği ağır bir trafik kazasıyla keskin biçimde değişti. Omurgasından pelvisine kadar uzanan ciddi yaralanmalar, onu uzun süre yatağa mahkûm etti. Ancak bu fiziksel kısıtlanma, sanatsal üretimini tetikleyen bir kırılma anına dönüştü. Yatağının üzerine yerleştirilen ayna sayesinde yaptığı oto portreler, zamanla yalnızca bir yüzün değil, bir varoluşun haritasına dönüştü.
Kahlo’nun üretimi kronolojik olarak incelendiğinde, 1920’lerin sonlarında başladığı resim pratiğinin 1930’lar boyunca yoğunlaştığı görülür. 1932 tarihli “Henry Ford Hospital”, 1939’da tamamladığı “The Two Fridas (İki Frida)” ve 1940’ların başındaki “Self-Portrait with Thorn Necklace and Hummingbird” gibi eserler hem fiziksel acıyı hem de duygusal kırılganlığı sembolik bir dille işlediğini gösterir. 1954’te ölümünden hemen önce tamamladığı “Viva la Vida” ise renkli meyvelerle dolu bir natürmort olmasına rağmen, yaşam ve ölüm arasındaki ince çizgiyi hatırlatan bir kapanış niteliği taşır.
Kahlo’nun sanatı, döneminin sürrealist çevreleriyle ilişkilendirilse de kendisi hiçbir zaman bu tanımı kabul etmedi; “Ben rüyaları değil, kendi gerçekliğimi resmediyorum” sözleri, üretiminin özünü açıkça ortaya koyar. Politik olarak Meksika Komünist Partisi’yle ilişkili olan Kahlo, yaşamının son dönemlerinde dahi fiziksel engellerine rağmen protestolara katılacak kadar güçlü bir ideolojik duruş sergiledi.
Sahnede ikiye bölünen ruh
İspanyol koreograf Enrique Gasa Valga’nın sahneye taşıdığı “Viva la Vida: Viva la Vida: A Tribute to Frida Kahlo” dans gösterisi, Kahlo’nun özellikle 1939 tarihli “The Two Fridas (İki Frida)” tablosundan yola çıkarak sanatçının içsel bölünmüşlüğünü hareket üzerinden yeniden kuruyor. Gasa Valga’nın yorumunda Frida, tek bir bedene sığmayan iki ayrı varoluş haliyle temsil ediliyor: Biri ölümle temas etmiş, kırılgan ve içe dönük; diğeri yaşamı tüm yoğunluğuyla kucaklayan, dışa dönük ve neredeyse taşkın bir enerjiye sahip.
Enrique Gasa Valga Dance Company baş dansçıları Lara Brandi ve Alice Amorotti, bu iki uç arasında gidip gelen bir anlatıyı sahnede somutlaştırıyor. Koreografi, lineer bir hikâye anlatmaktan ziyade duygusal geçişler üzerinden ilerliyor; bedenler bazen birbirine karşıt, bazen de iç içe geçerek Kahlo’nun ruhundaki çatışmayı görünür kılıyor. Bu yaklaşım, biyografik bir anlatının ötesine geçerek izleyiciyi doğrudan bir hissin içine yerleştiriyor.
Müziğin katmanlı anlatısı
Prodüksiyonun müzikal omurgası, Roberto Tubaro’nun özgün besteleri ve düzenlemeleri üzerine kurulu. Tubaro’nun müzik dili, Latin Amerika’nın melodik mirasını çağdaş düzenlemelerle birleştirirken dramatik yapıyı destekleyen bir atmosfer yaratıyor. Sahnedeki canlı performans ise bu müziği yalnızca eşlik eden bir unsur olmaktan çıkarıp anlatının aktif bir parçasına dönüştürüyor.
Greta Marcolongo ve birlikte sahne aldığı müzisyenler, parçaları icra ederken koreografiyle organik bir bağ kuruyor. Tempo değişimleri, dinamik yükselişler ve ani sessizlikler, dansın dramatik yapısını güçlendiren unsurlar hâline geliyor. Bu açıdan Viva la Vida, müzik ve dansın birbirine paralel ilerlediği değil, birbirini sürekli yeniden tanımladığı bir sahne dili kuruyor.
Klasikten çağdaşa Enrique Gasa Valga
Küba Ulusal Bale Okulu’nda aldığı eğitimle klasik dansın disiplinini kazanan Enrique Gasa Valga, kariyerine 2003 yılında Avusturya’daki Tirol Devlet Tiyatrosu’nda başladı. 2009’da aynı kurumun dans topluluğunun başına geçmesi, koreografik dilini daha geniş ölçekte sergilemesine olanak tanıdı. Bu dönem boyunca geliştirdiği yapımlar, klasik bale estetiğini çağdaş anlatım teknikleriyle birleştiren bir yaklaşımın izlerini taşıdı. Daha ilk prodüksiyonuyla Tirollü izleyicilerin takdirini toplayan sanatçı, sayısı 20’yi aşan koreografilerinden bazılarını uluslararası turnelerde ve festivallerde sahneledi.
Gasa Valga’nın koreografileri, yalnızca Avrupa sahnelerinde değil, uluslararası festivallerde de yer buldu. 2023 yılının Aralık ayında kendi topluluğunu kurması, onun sanatsal bağımsızlığını pekiştiren bir adım oldu. “Viva la Vida” ve “Fırtına” gibi prodüksiyonlarıyla iki kez ‘Avusturya Müzik Tiyatrosu Ödülü’ne layık görülmesi, bu üretimlerin eleştirel karşılığını da açıkça ortaya koyuyor.
Bir sahne eseri olarak “Viva la Vida”
“Viva la Vida”, klasik anlamda bir dans prodüksiyonundan çok daha fazlasını hedefliyor. Sanat tarihinin en ikonik figürlerinden birinin iç dünyasını sahneye taşırken, biyografik doğruluk ile sanatsal yorum arasında dikkatli bir denge kuruyor. Frida Kahlo’nun eserlerinde tekrar tekrar karşımıza çıkan temalar -bedensel acı, kimlik, aşk, politik duruş ve ölümle kurulan yakın ilişki- bu prodüksiyonda hareket, müzik ve sahne tasarımı aracılığıyla yeniden yorumlanıyor.
Gösterinin koroegrafı Gasa Valga, “Kahlo ölümden döndüğü feci kazadan sonra adeta iki farklı kişilikte yaşıyor: Biri ölümle yüzleşmiş Frida, diğeri tüm acılardan azade, sınırsız bir neşeyle hayatı kucaklayan Frida. Ruhundaki bu ikilik bazen aynı anda ayrı ayrı var oluyor, bazense birleşiyor.” diyerek dansçılar Lara Brandi ile Alice Amorotti’nin performanslarıyla Kahlo’nun yaşamının karmaşıklığını ve dünya görüşünü yansıtan bir görsel anlatı yaratıyor.
Bu bağlamda eser, yalnızca Kahlo’ya bir saygı duruşu değil; aynı zamanda çağdaş sahne sanatlarının disiplinler arası potansiyelini gösteren bir örnek olarak öne çıkıyor. İzleyici, sahnede yalnızca bir hikâye izlemiyor; resim, müzik ve dansın kesişiminde oluşan çok katmanlı bir deneyimin parçası haline geliyor.
8 Nisan Çarşamba akşamı saat 20.30’da İş Sanat İş Kuleleri Salonu’nda sahne alacak “Viva la Vida: A Tribute to Frida Kahlo” dans gösterisi, Frida Kahlo’nun yaşamına dışarıdan bakan bir anlatı kurmak yerine, onun içsel çelişkilerini ve dirençli ruhunu sahne üzerinde yeniden var ediyor. Enrique Gasa Valga’nın ödüllü koreografisi, Tubaro’nun müziği ve canlı icraları ile Enrique Gasa Valga Dance Company dansçılarının fiziksel anlatımı birleştiğinde ortaya çıkan biyografik bir temsilin ötesinde, yoğun ve sarsıcı bir sanat deneyimi oluyor. Kahlo’nun son sözünde saklı olan o meydan okuyan yaşam çağrısı, bu prodüksiyonda beden buluyor: “Yaşasın hayat -tüm kırılganlığına rağmen.”


