Yeni korku iklimi
Hollywood, yeni bir kültür savaşının ortasında. MAGA söylemi; çeşitlilikten ırka, kadın haklarından LGBTQI+ temsiline uzanan tartışmaları yeniden alevlendirirken sinemadan müziğe sanat dünyası siyasi kamplaşmanın baskısını hissediyor. McCarthy döneminden farklı olarak bu kez kara liste değil, sosyal medya, boykot ve kültürel kutuplaşma sanatçıların üzerinde görünmez bir baskı yaratıyor. Soru ise değişmiyor: Sanatçı bugün ne söyleyebilir, ne söyleyemez?
Suzan Somalı Sönmez
ssomalisonmez@gmail.com
Hollywood, tarihi boyunca yalnızca filmler üretmedi; aynı zamanda Amerika'nın siyasal ve toplumsal kırılmalarının da aynası oldu. 1950'lerde bunun adı ‘McCarthycilik’ti. Komünist olmakla suçlanan senaristler, yönetmenler ve oyuncular kara listeye alındı, kariyerleri bir gecede sona erdi. O yılların en büyük silahı sansür değil, korkuydu. İnsanlar ne söyledikleri kadar, ne söylemedikleriyle de yargılanıyordu.
Bugün elbette aynı dönemde değiliz ancak son yıllarda ABD'de yükselen kültür savaşlarının sanat dünyasında yeni bir baskı iklimi yarattığını inkâr etmek de kolay değil. Bu kez sorgulanan ideolojik aidiyetlerden çok; çeşitlilik politikaları, cinsiyet kimliği, göçmenlik, ırk ve ‘woke’ tartışmaları.
Üstelik bu kez, yalnızca devlet eliyle gelen klasik bir sansür mekanizmasından söz etmek de mümkün değil. Sosyal medya linçleri, boykot çağrıları, reklam veren baskısı, platformların algoritmaları, şirketlerin marka güvenliği kaygıları ve giderek siyasallaşan seyirci grupları da kültürel üretimin üzerinde görünmez bir denetim oluşturuyor. Bir film ya da dizi henüz çekilmeden, daha oyuncu seçimi açıklandığı anda siyasi bir tartışmanın konusu olabiliyor.
Donald Trump'ın yeniden başkan olmasıyla birlikte ‘MAGA Söylemi’ yalnızca siyasetin değil, popüler kültürün de belirleyici başlıklarından biri hâline geldi. Bu söylem, destekçileri tarafından ‘geleneksel Amerikan değerlerine dönüş’ olarak tanımlanırken; eleştirmenler tarafından ise göçmen karşıtlığını, İslamofobiyi, kadın düşmanlığını, LGBTIQ+ bireylere yönelik dışlayıcı söylemleri ve beyaz kimliğini merkeze alan bir kültürel atmosferi beslemekle suçlanıyor.
Burada önemli bir ayrım var. Trump yönetiminin DEI'ye karşı tutumu artık yalnızca sosyal medyada yürütülen bir tartışma değil. Trump, Ocak 2025'te federal hükümette ve federal sözleşmelerde DEI uygulamalarını hedef alan başkanlık kararnameleri imzaladı; Mart 2026'da ise federal yükleniciler açısından DEI uygulamalarını yasaklayan yeni bir düzenleme daha getirdi. Yönetim bu politikaları ‘merit’ ve ‘eşit muamele’ gerekçesiyle savunuyor.
Bu nedenle Hollywood'daki değişimi yalnızca sosyal medyada birkaç muhafazakar yorumcunun yarattığı gürültü olarak görmek artık mümkün değil. Amerikan şirketlerinin önemli bir bölümü DEI programlarını yeniden gözden geçirirken eğlence sektöründe de benzer bir geri çekilme yaşanıyor. Luminate'ın Mart 2026 tarihli araştırması, ABD yapımı televizyon dizilerinde Black, Latinx, LGBTQ+, kadın merkezli/feminist, Asyalı, yerli ve engelli karakterlere odaklanan hikâyelerin neredeyse tamamının önceki zirve dönemlerine göre gerilediğini ortaya koyuyor.
Üstelik mesele yalnızca ekrandaki karakterler değil. UCLA'nın 2026 Hollywood Diversity Report'u da kadınların ve renkli sinemacıların hem kamera önünde hem arkasında son dönemde yeniden gerilediğini gösteriyor. 2025'te streaming filmlerinde renkli oyuncuların başrol payı yüzde 51'den yüzde 36'ya düştü; kadın yönetmenlerin oranı ise yüzde 23,6 ile rapor tarihindeki en düşük seviyeye indi.)
Bu rakamlar tek başına ‘MAGA Hollywood'u değiştirdi’ sonucunu kanıtlamıyor. Çünkü Hollywood aynı zamanda büyük bir ekonomik krizden geçiyor. Streaming platformları daha az film üretiyor, milyarlarca dolarlık içerik yatırımlarını kısmaya çalışıyor, franchise'lar daha sıkı biçimde denetleniyor. Dolayısıyla temsil alanındaki gerilemenin bir bölümünün ekonomik daralmayla bağlantılı olduğu açık.
Ama tam da burada daha rahatsız edici bir soru ortaya çıkıyor: Ekonomik kriz dönemlerinde ilk vazgeçilen şeyler neden çoğu zaman henüz kendisini uzun vadeli bir franchise'a dönüştürme fırsatı bulamamış karakterler oluyor?
Bu atmosferin etkileri sinemada da hissediliyor. Christopher Nolan'ın “The Odyssey” için yaptığı oyuncu seçimleri, filmin sanatsal niteliğinden çok oyuncuların ten rengi ve cinsiyetleri üzerinden tartışıldı. Sosyal medya, Homeros'u değil, ‘Helen'i kim oynayabilir?’, ‘Antik Yunanlı siyah olabilir mi?’ sorularını tartıştı. Sanat, bir kez daha kimlik savaşlarının ortasında kaldı.
Üstelik bu tartışmanın merkezinde Lupita Nyong'o vardı. Nolan'ın Homeros'un “Odysseia” destanından uyarladığı filmde Helen'i siyah oyuncu Nyong'o'nun canlandıracağının ortaya çıkması, muhafazakar çevrelerde büyük tepki yarattı. Elon Musk, Nolan'ı ırkçılıkla suçlayacak kadar ileri gitti; başka yorumcular ise filmin ‘woke’ olduğu iddiasını gündeme taşıdı. Nolan ise oyuncu seçimlerine yönelik tartışmayı irrelevant yani alakasız olarak nitelendirdi.
Tartışmanın ironik tarafı ise şu: Homeros'un destanında Helen'in görünüşüne ilişkin ifadeler bulunmasına rağmen, elimizde Helen'in tarihsel olarak nasıl göründüğünü kanıtlayacak bir portre yok. Dahası, “Odyssey” tarihsel bir biyografi değil, binlerce yıl içinde farklı toplumlar tarafından yeniden yorumlanmış bir mitoloji. Avustralya ABC'nin konuyu inceleyen akademik değerlendirmesinde de Homeros'un metinlerinin modern anlamda tarihsel bir belge olarak okunamayacağına dikkat çekiliyor.
Dolayısıyla tartışma aslında Helen'in nasıl göründüğünden çok daha büyük bir şeye dönüşmüş durumda: Klasik kültür kimin kültürüdür? Antik Yunan'ın sahibi kimdir? Hollywood bir karakterin fiziksel kimliğini değiştirdiğinde kültürel mirası da mı değiştirir?
Rapçi Travis Scott ozan rolünde
Bu arada, Nolan’ın “The Odyssey” filminde rapçi Travis Scott’ı ozan (bard) rolünde tercih etmesi de sosyal medyada bir başka tartışma yarattı. Eleştirilerin bir bölümü, Scott’ın oyunculuk deneyiminin sınırlı olmasına ve böylesine klasik bir edebî eserde neden tercih edildiğinin sorgulanmasına odaklandı. Bazı izleyiciler seçimi ‘sansasyon yaratmak için yapılmış bir casting’ olarak değerlendirirken, Scott’ın 2021’deki ‘Astroworld’ konserinde yaşanan ve 10 kişinin ölümüyle sonuçlanan izdiham nedeniyle oyuncuya rol verilmesine de tepki gösterildi.
Nolan ise seçiminin bilinçli olduğunu açıkladı. Scott’ı, Homeros destanlarının sözlü şiir geleneğiyle rap arasındaki bağlantı nedeniyle ozan rolüne yerleştirdiğini söyledi. Nolan’a göre “Odyssey” yüzyıllar boyunca sözlü olarak aktarılan bir anlatıydı ve rap de benzer biçimde hikâyelerin kuşaktan kuşağa aktarılmasını sağlayan modern bir sözlü anlatım biçimi olarak düşünülebilirdi.
Bu noktada Hollywood'un son yirmi yıldaki temsil tarihine bir bakmak gerekiyor.
“Bridgerton”: Tarihsel gerçeklik mi, temsiliyet mi?
Bu tartışmaların popüler kültürdeki en görünür örneklerinden biri Netflix’in “Bridgerton” dizisi. Julia Quinn’in romanlarından uyarlanan ve Regency dönemi Londra’sında geçen dizide siyah oyuncuların aristokrasinin merkezindeki karakterleri canlandırması, daha ilk sezondan itibaren “Tarih böyle değildi” tartışmasını başlattı. Özellikle Kraliçe Charlotte’un siyah bir oyuncu olan Golda Rosheuvel tarafından canlandırılması, dizinin tarihsel gerçeklikten bilinçli biçimde uzaklaşmasının en çok konuşulan örneklerinden biriydi.
Ancak “Bridgerton”ın yaklaşımı basitçe ‘tarihi değiştirmek’ değildi. Dizinin yaratıcıları, tarihsel dönemi birebir yeniden üretmek yerine, o dönemin toplumsal yapısını alternatif bir kurgu içinde yeniden tasarlamayı tercih etti. Nitekim dizide siyah aristokratların varlığı yalnızca yardımcı karakterlerle sınırlı tutulmadı; Regé-Jean Page’in canlandırdığı ‘Simon Basset’, Adjoa Andoh’un ‘Lady Danbury’si, Simone Ashley’nin ‘Kate Sharma’sı gibi karakterler hikâyenin merkezine yerleştirildi.
Bu tercih, diziyi bir anda kültür savaşlarının hedeflerinden biri hâline getirdi. Bir kesim bunu ‘woke tarihçilik’ ve ‘zoraki çeşitlilik’ olarak eleştirirken, başka bir kesim için “Bridgerton”, tarihsel anlatıların beyaz karakterlerle sınırlı olmak zorunda olmadığını gösteren bir örnekti.
Bridgerton - Golda Rosheuvel
Buradaki kritik ayrım ise şu: “Bridgerton” bir tarih belgeseli değil, tarihsel bir dönemi kullanan romantik bir drama. Dolayısıyla dizinin yaratıcı özgürlüğü ile tarihsel doğruluk arasındaki tartışma, aslında sanatın geçmişi ne ölçüde yeniden hayal edebileceği sorusuna dayanıyor.
Üstelik bu tartışma bugün Hollywood’daki kültür savaşlarının önemli bir özelliğini de ortaya koyuyor. Bir oyuncunun rolü artık yalnızca oyunculuk performansı üzerinden tartışılmıyor; ten rengi, cinsiyeti, cinsel kimliği ve temsil ettiği kültürel değerler de performansın önüne geçebiliyor. Dün ‘Bu oyuncu rolüne uygun mu?’ sorusu sorulurken, bugün bunun yanına ‘Bu karakteri bu kimlikte biri oynayabilir mi?’ sorusu eklenmiş durumda.
Bu da bizi Hollywood’un yeni korku ikliminin belki de en ironik noktasına getiriyor: Bir tarafta daha kapsayıcı bir temsil talebi, diğer tarafta bu temsilin kendisine yönelik sert bir siyasi tepki var. Sanat sektörü ise iki tarafın da baskısı altında, hangi hikâyenin nasıl anlatılabileceği konusunda giderek daha temkinli davranıyor.
‘Nick Fury’: Bir karakterin rengi değiştiğinde ne değişir?
Bugün ‘Hollywood eski karakterleri siyahlaştırıyor’ eleştirisinin en sık kullanılan örneklerinden biri aslında son derece ilginç bir karşı örnek barındırıyor: ‘Nick Fury’.
Stan Lee ve Jack Kirby'nin yarattığı klasik Nick Fury karakteri beyazdı. Ancak Marvel'ın 2000'lerin başında yarattığı alternatif “Ultimate Universe”de karakter yeniden tasarlandı. Bu yeni ‘Nick Fury’ siyahiydi ve görünüşü Samuel L. Jackson'dan esinleniyordu. Jackson da çizgi romandaki benzerliğin farkına varmış ve daha sonra karakteri sinemada canlandırmıştı.
Böylece alışılmış uyarlama zinciri tersine döndü. Normalde çizgi roman karakteri sinemaya aktarılır. Buradaysa çizgi roman karakteri bir oyuncunun görüntüsünden esinlendi; ardından o oyuncu karakteri sinemada oynadı ve Samuel L. Jackson'ın ‘Fury'si “Marvel Sinematik Evreni”nin en tanınan figürlerinden biri haline geldi.
Bu ayrıntı, ‘karakterin ırkını değiştirmek’ tartışmasının ne kadar basit bir çerçeve olduğunu gösteriyor. Çünkü popüler kültürde karakterler hiçbir zaman tamamen donmuş varlıklar olmadı. Yeni yazarlar, yeni çizerler, alternatif evrenler, yeni oyuncular ve yeni seyirciler onları sürekli yeniden biçimlendirdi.
‘Nick Fury'nin hikâyesi bunun en çarpıcı örneklerinden biri. Üstelik siyah bir oyuncunun beyaz bir karakteri canlandırmasıyla başlayan tartışma, zamanla başka bir noktaya evrildi: Siyah karakterler artık yalnızca beyaz kahramanların yardımcıları olmak istemiyordu.
“Black Panther”: Yardımcı karakterden merkeze
“Black Panther” bu dönüşümün kırılma noktalarından biriydi.
Chadwick Boseman'ın canlandırdığı ‘T'Challa’, yalnızca siyah bir oyuncunun başrolünde olduğu bir Marvel filmi değildi. Wakanda, Afrika'yı yoksulluk, savaş ve sömürgecilik klişelerinin dışına çıkaran kendi teknolojisi, siyaseti, tarihi ve kültürel sistemi olan hayali bir ülke olarak kuruldu.
Filmde Michael B. Jordan, Lupita Nyong'o, Danai Gurira, Letitia Wright, Winston Duke ve Angela Bassett gibi çok sayıda siyah oyuncu önemli roller üstlendi.
Daha da önemlisi, kadın karakterler yalnızca erkek kahramanın çevresindeki figürler olarak kalmadı. ‘Okoye’ savaşçıydı,’Nakia’ bir istihbarat görevlisi ve aktivistti, ‘Shuri’ bir bilim insanıydı, ‘Ramonda’ ise siyasi otoriteydi.
Bu nedenle “Black Panther”, Hollywood'daki temsil tartışmasını yalnızca ‘siyah oyunculara daha fazla rol verilmeli’ noktasından çıkardı. Siyah oyuncuların kendi dünyalarını, kendi karakter ilişkilerini ve kendi kahramanlık biçimlerini yaratabileceklerini gösterdi.
Chadwick Boseman'ın 2020'deki ölümünden sonra Marvel'ın ‘T'Challa'yı başka bir oyuncuyla yeniden yaratmak yerine “Black Panther: Wakanda Forever” ile hikâyeyi ‘Shuri’, ‘Okoye’, ‘Nakia’ ve ‘Ramonda’ gibi karakterler üzerinden sürdürmesi de kadın temsilini başka bir noktaya taşıdı.
Ancak burada Hollywood'un temel problemi yeniden karşımıza çıkıyor: Bir karakteri görünür kılmak başka, ona uzun bir gelecek vermek başka.
‘Riri Williams’ ve “Ironheart”
‘Riri Williams’, yani “Ironheart”, bunun daha yeni örneklerinden biri.
Marvel çizgi romanlarında genç siyah bir kadın mühendis olarak yaratılan ‘Riri’, ‘Tony Stark'ın mirasının basit bir kopyası değil; bilimsel zekâsı ve kendi geliştirdiği zırhıyla yeni bir kuşağı temsil eden karakter. Dominique Thorne'un canlandırdığı ‘Riri Williams’, “Black Panther: Wakanda Forever” ile sinema evrenine girdi ve ardından kendi Disney+ dizisine kavuştu.
Bu açıdan “Ironheart” son derece sembolik bir karakterdi: Siyah bir genç kadın yalnızca savaşçı ya da kraliçe değil, aynı zamanda bilim insanı ve mucit olarak merkeze alınıyordu. Ancak dizi ilk sezonun ardından ikinci sezon için yenilenmedi.
“Wonder Man”
Marvel’ın “Wonder Man” dizisi bu açıdan çok daha güncel ve çarpıcı bir örnek. Yahya Abdul-Mateen II’nin canlandırdığı karakterin çizgi romanlardaki orijinal tasviri beyaz bir erkekti; Marvel’ın ekran uyarlamasında ise karakter siyah bir oyuncuyla yeniden yorumlandı. Başrolündeki Abdul-Mateen II ile dizi, Hollywood’u ve süper kahraman endüstrisini kendi içinden ele alan, Marvel formülünden de belirli ölçülerde ayrışan bir yapım olarak öne çıktı. Dizi eleştirmenlerden güçlü karşılık aldı; Abdul-Mateen II de Emmy adaylığı elde etti.
Mart 2026’da Disney+, diziyi ikinci sezon için yeniledi ancak birkaç ay sonra bu karar geri çekildi. Temmuz 2026’da Wonder Man ikinci sezonu çekilmeden iptal edildi. Üstelik ikinci sezon için yenileme açıklamasının ardından yazarlar odası bile henüz açılmamıştı. Dizinin ortak yaratıcıları Andrew Guest ve Destin Daniel Cretton da iptal kararının kendileri için şaşırtıcı olduğunu söyledi. Yaratıcı ekip kararın Disney’in genel iş ve streaming stratejisiyle bağlantılı olduğunu belirtti.
Tam da bu nedenle “Wonder Man” örneği önemli. Çünkü bugün Hollywood’da temsil projeleri için hata payının giderek daraldığına ilişkin tartışmanın somut örneklerinden biri haline geliyor. Çizgi roman tarihinin beyaz erkek karakterlerinden birinin siyah bir oyuncuyla yeniden yorumlanması tek başına sorun yaratmamış olsa da, bu tür yeniden yorumların kalıcı bir franchise değerine dönüşebilmesi için gişe, izlenme ve kültürel karşılık açısından çok daha hızlı sonuç vermesi bekleniyor. Beyaz erkek karakterlerin başarısız olduğunda başka bir filmde yeniden denenebilmesi, başka bir yönetmenle yeniden başlatılabilmesi ya da yeni bir oyuncuyla yeniden yorumlanabilmesi mümkünken, daha çeşitli karakterlerin aynı sabrı görüp görmediği bugün Hollywood’da giderek daha ciddi biçimde tartışılıyor.
‘Miles Morales’ başka bir yol gösteriyor
Marvel evrenindeki ‘Miles Morales’ ise farklı bir model sunuyor.
Miles, ‘Peter Parker'ın yerine geçebilecek yeni bir Spider-Man olarak yaratıldı. Siyah ve Porto Rikolu kimliği, karakterin hikâyesinin ayrılmaz parçalarından biri oldu. “Spider-Man: Into the Spider-Verse” ve devam animasyon filmi, ‘Miles Morales'in yalnızca ‘çeşitlilik’ adına eklenmiş bir karakter olmadığını, kendi mitolojisini ve kendi seyircisini yaratabileceğini kanıtladı.
Bu önemli bir ayrım. Çünkü gerçek temsil, bazen eski karakterin kimliğini değiştirmekten çok yeni karakterler yaratmakla mümkün oluyor. ‘Nick Fury’, Samuel L. Jackson'la yeni bir kimlik kazandı. “Black Panther”, kendi dünyasını yarattı. ‘Miles Morales! ise yeni bir “Spider-Man” mitolojisi kurdu. Üç farklı model. Üçü de temsil tartışmasının aynı olmadığını gösteriyor.
Mesele yalnızca siyah oyuncular değil
Hollywood'daki dönüşümü yalnızca ırk üzerinden okumak eksik kalır. Çünkü aynı tartışma kadınlar ve LGBTQI+ bireyler için de yaşanıyor.
Kadın kahramanların merkezde olduğu filmler, özellikle Marvel ve DC döneminde daha görünür hale geldi. “Captain Marvel”, “Black Widow”, “The Marvels”, “Ms. Marvel”, “She-Hulk” gibi yapımlar kadın karakterleri merkeze taşıdı. Ancak kadınların görünürlüğündeki artışın kalıcı olmadığına ilişkin veriler de var.
UCLA'nın 2026 raporuna göre 2025'te sinema filmlerinde kadınların tüm rollerdeki payı yüzde 37,1'e, başrollerdeki payı yüzde 37'ye geriledi. Kadın yönetmenlerin oranı ise yüzde 10,1'e düşerek 2018'den bu yana en düşük seviyeye indi. UCLA araştırmacıları önceki yıllardaki ilerlemenin önemli bölümünün ‘kozmetik veya kırılgan’ kaldığı değerlendirmesinde bulundu.
Streaming tarafında da benzer bir tablo var: 2025'te streaming filmlerindeki renkli başrol oyuncularının oranı yüzde 36'ya gerilerken kadın yönetmenlerin oranı yüzde 23,6'ya düştü. UCLA bu tabloyu ‘industry-wide chilling effect’, yani sektör çapında bir soğuma etkisi ihtimaliyle ilişkilendiriyor. Dolayısıyla sorun yalnızca ‘siyah karakterlerin geri çekilmesi’ değil. Sorun; Kadınların, renkli oyuncuların, LGBTQI+ karakterlerin ve diğer az temsil edilen grupların merkezde olduğu hikâyelerin ekonomik ve kültürel risk olarak görülmeye başlanması.
LGBTQI+ temsilinde yeni hassasiyet
LGBTQI+ temsili ise bu kültür savaşının belki de en sert alanlarından biri. Marvel'ın “Eternals” filminde ‘Phastos'un erkek eşi ve oğluyla birlikte gösterilmesi, Disney'in süper kahraman evreninde eşcinsel bir aileyi ana hikâyenin içine yerleştirmesi açısından önemliydi. “Loki”, “Ms. Marvel”, “Agatha All Along” ve farklı Marvel yapımlarındaki LGBTQI+ karakterler ve hikâyeler, çizgi roman evrenlerinin daha önceki heteronormatif yapısını genişletti. Ancak bu kez de aynı soru ortaya çıktı: Temsil gerçekten hikâyenin doğal bir parçası mı, yoksa stüdyoların kültürel bir deklarasyonu mu? Çünkü bir karakterin yalnızca kimliği nedeniyle tartışma konusu olması, aslında temsilin hâlâ ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor.
Disney'nin Florida Valisi Ron DeSantis ile yaşadığı çatışma bunun en açık örneklerinden biriydi. Florida'nın eğitim yasaları üzerinden başlayan tartışma, Disney'in LGBTQI+ meselelerindeki tutumuyla doğrudan politik bir çatışmaya dönüştü. Böylece bir eğlence şirketinin içerik politikası, bir anda eyalet yönetimiyle yürütülen kültür savaşının parçası haline geldi. Bu, Hollywood açısından yeni bir durumdu. Bir filmdeki karakter artık yalnızca film karakteri değildi, bir şirketin politik pozisyonunun sembolüne dönüşebiliyordu.
Karla Sofía Gascón
Hollywood’un yeni kültür savaşlarının çarpıcı örneklerinden biri de 2025 Oscar sezonunda yaşandı. “Emilia Pérez” filminin başrolündeki Karla Sofía Gascón, Oscar tarihinde ‘En İyi Kadın Oyuncu’ dalında aday gösterilen ilk açık trans oyuncu olarak tarih yazdı. Ancak adaylığının açıklanmasından kısa süre sonra geçmişte X’te yaptığı bazı paylaşımların yeniden dolaşıma girmesiyle ödül kampanyası krize dönüştü. İslam ve Müslümanlar, George Floyd, ırk ve Akademi’nin çeşitlilik politikaları hakkındaki tartışmalı ifadeleri büyük tepki çekti. Gascón özür dilese de Netflix, Cannes ve Avrupa Film Ödülleri’nde ödüllendirilen oyuncuyu “Emilia Pérez” için yürüttüğü Oscar kampanyasından çekti ve tanıtım çalışmalarındaki görünürlüğünü büyük ölçüde azalttı.
Emilia Pérez - Karla Sofía Gascón
Oysa Gascón’un Oscar yolculuğu, yalnızca bir ödül sezonunun hikâyesi değildi. Oyuncunun trans kimliği ve bu kimliğiyle sinema dünyasında ulaştığı konum, daha adaylık açıklanmadan önce başlı başına bir kültürel başarı öyküsüne dönüşmüştü. Lindsey T. Gordon tarafından 2024’te yayımlanan “Emilia Pérez: The Rise of Karla Sofía Gascón – A Story of Courage, Identity, and Redemption” adlı kitap da tam bu yükselişi merkeze alıyordu. 134 sayfalık kitap, Gascón’un Frankocu İspanya sonrası Madrid’deki çocukluğundan Meksika’ya uzanan kariyerine, telenovela oyunculuğundan Emilia Pérez ile uluslararası tanınırlığa ulaşmasına ve trans kimliğini açıklama sürecine odaklanıyor. Kitabın tanıtımı Gascón’u yalnızca bir oyuncu olarak değil, ana akım sinemada trans temsili açısından dönüm noktası oluşturan bir figür olarak ele alıyor.
Tam da bu nedenle yaşanan kırılma daha çarpıcıydı. Hollywood’un temsil açısından sembol isimlerinden biri olan trans bir oyuncu, bu kez kimliği nedeniyle değil kendi sosyal medya söylemleri nedeniyle kültür savaşlarının merkezine yerleşti. Gascón’un adaylığı geri alınmadı ancak Oscar yarışındaki fiilî görünürlüğü ciddi biçimde azaldı. Sonuçta ödül sezonunda tartışılan şey “Emilia Pérez”deki oyunculuğundan çok, yıllar önce sosyal medyada yazdıkları oldu.
Buradaki mesele yalnızca Gascón’un yaptığı paylaşımların içeriği değil. Olay, günümüz kültür endüstrisinde ‘temsil’ ile ‘temsiliyetin beraberinde getirdiği beklentiler’ arasındaki gerilimi de açığa çıkardı. Hollywood bir yandan daha fazla farklı kimliğin görünür olmasını isterken, diğer yandan bu görünürlüğün siyasi ve kültürel açıdan belirli bir söylemle uyumlu olması beklentisiyle karşı karşıya. Gascón örneği, bu beklentinin sınırlarını da görünür kıldı: Bir sanatçı, temsil ettiği kimlik nedeniyle tarihsel bir dönüm noktası yaratabilir; fakat aynı kimlik, onu kendi sözlerinden muaf tutmuyor. Hatta tam tersine, kamuoyunun ve sektörün gözünde söylediklerinin ağırlığını daha da artırabiliyor.
Elliot Page
Benzer biçimde Elliot Page de uzun yıllardır oyunculuğuyla kendini kanıtlamış bir isim olmasına rağmen, trans kimliğini açıklamasından sonra çoğu zaman performansıyla değil kimliğiyle gündeme geldi. Tartışmaların odağında artık rolü değil, varlığı vardı. Bu durum yalnızca bir oyuncunun hikâyesi değil; kimliklerin, yeteneklerin önüne geçtiği yeni bir kültürel iklimin de göstergesi olarak okunabilir.
“The Odyssey” bu açıdan da ilginç bir örnek oldu. Page'in filmde yer alması, oyunculuğundan çok trans kimliği üzerinden tartışıldı; sağ çevrelerde filmdeki oyuncu seçimleri ‘woke’ kültürün yeni bir örneği olarak sunuldu. Basın bültenlerinde dahi adı anılmayan Page, Ellen iken zaten yıllarca bir kadın oyuncu olarak sektörde mücadeleler vermiş, rüştünü ispat etmiş ve ödüller almışken Elliot olunca başa dönmüş oldu.
Burada da aynı paradoks ortaya çıkıyor: Hollywood'da temsil arttıkça, kimlik siyaseti de görünürlüğünü artırıyor. Bir taraf ‘nihayet ekranda kendimizi görüyoruz’ diyor. Diğer taraf ‘Hollywood bize kimlik dayatıyor’ diyor. Sanat eseri ise iki söylemin arasında sıkışıyor.
‘Woke’ artık yalnızca bir sıfat değil, siyasi bir silah
‘Woke’ kelimesinin Hollywood'daki dönüşümü de bu nedenle ayrıca önemli. ‘Woke’, kelime olarak İngilizcede ‘uyanık’ anlamına geliyor; ancak günümüzde özellikle ABD siyasetinde ırkçılık, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, LGBTQI+ hakları, ayrımcılık ve sosyal adalet konularında duyarlı olmayı ifade eden politik-kültürel bir terim.
Başlangıçta olumlu bir anlam taşıyordu. Özellikle siyah Amerikalıların kullandığı ‘stay woke”’ifadesi, ırkçılık ve toplumsal adaletsizliklere karşı “uyanık ol, farkında ol” anlamındaydı. Ancak zaman içinde kelime siyasallaştı. Özellikle MAGA ve muhafazakâr çevrelerde ‘woke’ çoğu zaman olumsuz ve eleştirel bir etiket olarak kullanılmaya başladı. Bu kullanımda “woke kültür”, aşırı politik doğruculuk, zorunlu çeşitlilik, kimlik politikaları veya geleneksel değerlerin geri plana itilmesi gibi anlamlarla ilişkilendiriliyor.
Bugün bir filmin kadın başrolünün olması, siyah bir oyuncunun klasik bir karakteri oynaması, trans bir oyuncunun görünmesi ya da eşcinsel bir ilişkinin hikâyenin parçası olması bile bazı çevrelerde filmi ‘woke’ ilan etmeye yetebiliyor. Böylece kelime bir estetik değerlendirmeden çok siyasi bir silaha dönüşüyor. Film kötü mü Oyunculuk iyi mi? Senaryo başarılı mı? Yönetmen ne anlatmak istiyor? Bu soruların önüne başka bir soru geçiyor: Film ‘woke’ mu? Sanat eleştirisinin yerini kimlik savaşı alıyor.
MAGA'nın Hollywood'a bakışı
MAGA hareketinin Hollywood'a yönelik eleştirisinin merkezinde de tam olarak bu var. Trump ve hareketin destekçileri Hollywood'u uzun süredir liberal elitlerin egemen olduğu, sıradan Amerikalıların değerlerinden kopmuş bir kültür endüstrisi olarak tanımlıyor. Bu söyleme göre Hollywood; Fazla liberal, fazla küresel, fazla göçmen yanlısı, fazla LGBTQI+ dostu, fazla kadın merkezli, fazla ırk duyarlı ve dolayısıyla ‘Amerika'nın gerçek değerlerinden uzak’.
Trump yönetiminin DEI karşıtı resmi politikaları da bu kültürel söyleme kurumsal bir boyut kazandırdı. Yönetim, DEI programlarını ‘ırk ve cinsiyete dayalı ayrıcalıklar’ olarak tanımlarken, destekçileri bunların liyakat sistemini zedelediğini savunuyor. Muhalifleri ise bu politikaların onlarca yılda geliştirilen eşitlik mekanizmalarını geriye götürdüğünü düşünüyor.
Bu ayrışma Hollywood'un tam ortasına düşüyor. Çünkü Hollywood'un varlık nedeni zaten toplumun farklı kesimlerine hikâyeler anlatmak. Bir taraf ‘herkes kendisini ekranda görebilmeli’ diyor. Diğer taraf ‘Hollywood karakterleri temsil kotasına göre değil, hikâyeye göre seçmeli’ diyor. Ve bu iki düşünce arasında giderek büyüyen bir uçurum oluşuyor.
Hollywood masum değil
Burada Hollywood'un kendi sorumluluğunu da görmezden gelmemek gerekiyor. Çünkü 2020'de George Floyd'un öldürülmesinin ardından başlayan toplumsal hareketlerin etkisiyle birçok şirket çok hızlı biçimde DEI politikaları geliştirdi.
Bazı stüdyolar çeşitlilik hedefleri açıkladı. Bazı yapım şirketleri işe alım kriterlerini değiştirdi. Bazıları senaryo ve casting süreçlerinde temsil oranlarını artırmaya çalıştı. Ancak zaman içinde bu uygulamaların bir bölümünün gerçekten yapısal dönüşüm mü yarattığı, yoksa şirketlerin toplumsal baskı karşısında verdiği geçici bir kurumsal cevap mı olduğu tartışıldı.
Bugün yaşanan geri çekilme, bu nedenle yalnızca Trump'ın gelişiyle açıklanamaz. Hollywood zaten ekonomik olarak küçülüyordu. Streaming platformları zararlarını azaltmaya çalışıyordu. İçerik üretim maliyetleri yükseliyordu. Sinema salonları eski seyirci sayılarına dönemiyordu. Stüdyolar daha az film yapıp daha garantili franchise'lara yöneliyordu. Tam da bu dönemde DEI politikalarının maliyetli veya riskli olduğu düşüncesi güç kazandı. Dolayısıyla bugün gördüğümüz şey belki de iki farklı dalganın çarpışması: Bir tarafta MAGA'nın kültür savaşı, diğer tarafta Hollywood'un ekonomik daralması.
Sanatçıların politik kimliği de artık eserin önüne geçebiliyor
Müzik dünyası da bu gerilimden bağımsız değil. Lady Gaga'dan Bruce Springsteen'e, Beyoncé'den Bad Bunny'ye kadar pek çok sanatçı politik açıklamaları nedeniyle yoğun kampanyaların hedefi oldu. Sanatçıların ürettikleri eserler değil seçim mitinglerinde söyledikleri sözler, sosyal medya paylaşımları ve temsil ettikleri değerler de artık kariyerlerinin ayrılmaz bir parçası hâline geldi.
Burada da benzer bir dönüşüm var. Sanatçı yalnızca müzik yapan kişi değil. Bir politik kimlik, bir sosyal medya hesabı, bir marka, bir siyasi pozisyon, bir kültür savaşının tarafı. Bu nedenle Trump karşıtı bir sanatçı MAGA çevrelerinde boykot çağrılarının hedefi olabilirken, Trump'ı destekleyen bir sanatçı da liberal izleyicilerin tepkisiyle karşılaşabiliyor. Sanatın siyasetten tamamen bağımsız olması zaten mümkün değil. Ancak sorun, sanat eserinin tartışılabilmesi için önce sanatçının siyasi kimliğinin tartışılmaya başlanması.
BTS’in Grammy itirazı: Temsil edilmek mi, ayrıştırılmak mı?
Hollywood’daki temsil tartışmasının müzik dünyasındaki karşılığını ise 2026 yazında Grammy Ödülleri üzerinden yaşanan bir başka önemli gelişme gösteriyor.
Recording Academy, 2027 Grammy Ödülleri için ‘Best Asian Pop Music Performance’ adlı yeni bir kategori oluşturdu. Kategori, K-pop, J-pop ve C-pop başta olmak üzere Asya pop müziğini ödüllendirmeyi amaçlıyor. İlk bakışta bu karar, uzun yıllar Batı merkezli müzik endüstrisinde yeterince görünür olmayan Asyalı sanatçılar açısından önemli bir kazanım gibi görülebilir. Ancak dünyanın en büyük K-pop gruplarından BTS, bu yeni kategorinin açılmasına rağmen 2027 Grammy Ödülleri için müziklerini değerlendirmeye sunmayacaklarını açıkladı.
BTS üyelerinin itirazının temelinde, müziğin bölge ya da dil üzerinden sınıflandırılmaması gerektiği düşüncesi bulunuyor. Grup, müziğin nereden geldiğine veya hangi dilde söylendiğine göre ayrı bir kategoriye yerleştirilmesindense, diğer sanatçılarla aynı genel kategorilerde değerlendirilmesini istiyor. Bu açıdan bakıldığında BTS’in tavrı, ilk bakışta kendilerine daha fazla görünürlük sağlayabilecek bir kategoriyi reddetmekten çok daha fazlasını ifade ediyor: Kimlik üzerinden temsil edilmek ile sanatçı olarak değerlendirilmek arasındaki farkı tartışmaya açıyor.
Recording Academy ise kategorinin sanatçıları genel Grammy kategorilerinden dışlamak amacı taşımadığını savunuyor. Akademi CEO’su Harvey Mason Jr., yeni kategorinin Asya pop müziğinin görünürlüğünü artırmak için oluşturulduğunu ve sanatçıların aynı zamanda Album of the Year, Record of the Year gibi genel kategorilerde de değerlendirilmesinin önünde herhangi bir engel bulunmadığını belirtiyor. Dolayısıyla Akademi açısından mesele bir ‘ayrıştırma’ değil, uzun süre yeterince temsil edilmemiş bir müzik alanına ek bir görünürlük alanı açmak. Fakat BTS’in tavrı, bugün kültür savaşlarının merkezinde giderek daha fazla tartışılan bir soruyu ortaya çıkarıyor: Çeşitlilik adına oluşturulan her kategori gerçekten kapsayıcı mıdır?
Bir kimliği görünür kılmak ile o kimliği ayrı bir bölmeye yerleştirmek arasında ince ama önemli bir fark var. Siyah oyuncuların, kadınların, LGBTQI+ sanatçıların veya Asyalı müzisyenlerin daha fazla temsil edilmesi kuşkusuz önemli. Ancak temsilin biçimi de en az temsilin kendisi kadar önemli. Bir sanatçıyı yalnızca ait olduğu kimlik, cinsiyet, ırk ya da coğrafya üzerinden değerlendirmek, bu kez başka bir tür indirgemecilik yaratabilir.
BTS’in Grammy kararı tam da bu nedenle dikkat çekici. Çünkü grup, ‘Bize de bir kategori açın’ demek yerine ‘Bizi zaten var olan müziğin içinde değerlendirin’ yaklaşımını tercih ediyor. K-pop’un artık yalnızca Kore’ye ait yerel bir müzik türü olmadığı, dünyanın en büyük pop pazarlarından birine dönüştüğü düşünüldüğünde, bu itirazın sembolik ağırlığı da artıyor.
Burada Hollywood’daki tartışmayla da güçlü bir paralellik kuruluyor. Karla Sofía Gascón örneğinde oyuncunun trans kimliği, Oscar tarihindeki sembolik öneminin merkezine yerleşmiş; daha sonra geçmiş sosyal medya paylaşımları oyunculuğunun önüne geçerek ödül kampanyasını krize sokmuştu. BTS örneğinde ise sanatçılar tam tersine, kimlikleri üzerinden tanımlanmayı reddediyor.
İki olay birlikte düşünüldüğünde ortaya daha karmaşık bir tablo çıkıyor. Bugünün kültür endüstrisinde artık yalnızca ‘Kim temsil ediliyor?’ sorusu sorulmuyor. Bunun yanına ‘Nasıl temsil ediliyor?’, ‘Hangi kategoriye yerleştiriliyor?’ ve ‘Sanatının önüne kimliği geçiriliyor mu?’ soruları da ekleniyor. Belki de yeni kültür savaşlarının en büyük paradokslarından biri burada yatıyor: Bir tarafta temsil edilmemekten yakınanlar, diğer tarafta temsil edilmenin kendisinin kategorize edilmek anlamına gelmesinden rahatsız olanlar var. Sanat dünyası ise iki yaklaşım arasında, kimlikleri görünür kılmakla sanatçıyı yalnızca kimliğine indirgememek arasındaki zor dengeyi bulmaya çalışıyor.
‘#OscarsSoWhite’
Tekrar Hollywood’a dönersek; Hollywood'un geçmişine baktığımızda asıl sorulması gereken başka bir soru var: Temsil meselesi aslında hiç çözülebildi mi?
Akademi Ödülleri'nin yaklaşık bir asırlık tarihinde siyah oyuncuların en prestijli kategorilerde kazandığı ödüllerin sayısı hâlâ dikkat çekici ölçüde sınırlı. 2015'te doğan ‘#OscarsSoWhite’ hareketi de tam olarak bu yapısal eşitsizliğe dikkat çekiyordu. Yani bugün ‘çeşitlilik fazla ileri gitti’ diyenlerle ‘eşit temsil daha yeni başlıyordu’ diyenler arasındaki tartışma, aslında çok daha eski bir meselenin devamı. Üstelik yalnızca Oscar'a bakmak bile meselenin karmaşıklığını gösteriyor. Kadınlar uzun süre yönetmenlik kategorilerinde ciddi biçimde geride kaldı. Siyah oyuncular başrollerde ve ödül kategorilerinde yeterince görünür olamadı. LGBTQI+ karakterler çoğu zaman yan hikâyelerde veya stereotipler üzerinden temsil edildi. Trans karakterler ise çoğu zaman doğrudan trans oyuncular tarafından bile oynanmadı. Dolayısıyla bugün yaşanan tartışmayı ‘Hollywood birdenbire çeşitlilik takıntısına kapıldı’ şeklinde anlatmak, tarihin önemli bir bölümünü yok saymak anlamına geliyor.
Ancak diğer taraftan, her casting kararını veya her yapımın başarısızlığını ırkçılık, cinsiyetçilik ya da homofobiyle açıklamak da aynı ölçüde kolaycı. Bir film kötü olabilir, bir dizi seyredilmeyebilir, bir karakter izleyici tarafından benimsenmeyebilir ya da bir proje ekonomik olarak sürdürülemeyebilir.
“Wonder Man” örneğinde olduğu gibi ikinci sezonu onaylanmış bir yapım bile sonradan iptal edilebilir. Üstelik bunun nedeni doğrudan temsil politikası değil, şirketin ekonomik ve stratejik kararı olabilir. İşte asıl mesele tam burada: Temsil ile ticaret, sanat ile siyaset, kimlik ile hikâye arasındaki sınırlar giderek birbirine karışıyor.
Yeni korku iklimi gerçekten McCarthycilik mi?
Başlangıçta sorduğumuz soruya dönelim: Bugün yaşananlar McCarthycilik mi? Hayır. Ancak aradaki farkı görmek için önce McCarthy döneminde Hollywood’da ne yaşandığını hatırlamak gerekiyor.
1950’lerin başında ABD, Soğuk Savaş’ın yarattığı komünizm korkusunun etkisi altındaydı. Wisconsin Senatörü Joseph McCarthy, federal hükümetten üniversitelere, orduya ve kültür dünyasına kadar pek çok alanda komünistlerin bulunduğunu ileri sürüyor, bu iddialar kamuoyunda büyük yankı buluyordu. Hollywood da bu dönemin en önemli hedeflerinden biri hâline geldi.
Temsilciler Meclisi Amerikan Karşıtı Faaliyetler Komitesi (HUAC) 1947’den itibaren Hollywood’daki komünizm bağlantılarını araştırmaya başladı. Senaristler, yönetmenler, yönetmenler ve oyuncular komite önünde sorgulandı. ‘Hollywood Ten’ olarak bilinen on senarist ve yönetmen, komitenin sorularını yanıtlamayı reddettikleri için Kongre’ye saygısızlıktan mahkûm edildi ve hapis cezası aldı. Soruşturmaların ardından Hollywood stüdyoları da devreye girdi. 1947’de yayımlanan ‘Waldorf Bildirisi’ ile büyük stüdyolar, komünist faaliyetlerle bağlantılı olduğu düşünülen kişileri çalıştırmayacaklarını açıkladı. Böylece Hollywood’da resmî bir sansür mekanizmasından bağımsız olarak ‘Kara Liste’ oluştu. Bazı sanatçıların sözleşmeleri feshedildi, bazıları yıllarca çalışamadı; senaristler ise senaryolarını başka isimlerle yazmak zorunda kaldı.
Dalton Trumbo, dönemin en bilinen örneklerinden biriydi. Kara listeye alınan Trumbo, yıllarca senaryolarını takma isimlerle veya başkalarının isimleri üzerinden yazdı. Daha sonra “Roman Holiday” ve “The Brave One” filmleriyle Oscar kazanan senaryoların gerçek yazarı olduğu ortaya çıktı.
McCarthy döneminde siyasi baskı yalnızca Hollywood’la sınırlı değildi. FBI soruşturmaları, sadakat soruşturmaları ve siyasi bağlantılar üzerinden yürütülen incelemeler birçok insanın kariyerini etkiledi. McCarthy’nin etkisi 1954’teki televizyon yayınlarının ardından azalmaya başladı ve Senato aynı yıl kendisini kınadı.
Bugünkü Hollywood ortamında ise bu ölçekte devlet eliyle yürütülen bir soruşturma ve kara liste sistemi bulunmuyor. Dolayısıyla bugünkü gelişmeleri doğrudan McCarthycilikle eşitlemek doğru değil. Ancak günümüzde de farklı türlerde baskı ve tepki mekanizmaları bulunuyor. Senarist bir açıklamasının sosyal medyada tepki çekmesinden, oyuncu siyasi görüşünün kariyerine yansımasından, stüdyo belirli bir oyuncu veya karakter seçiminin boykot çağrılarına yol açmasından endişe edebiliyor. DEI politikalarını sürdüren şirketler muhafazakâr çevrelerin, bu politikaları geri çeken şirketler ise liberal çevrelerin tepkisiyle karşılaşabiliyor.
Bugünkü mekanizma bu nedenle tek yönlü değil. MAGA çevrelerinin ‘woke’ kültüre yönelik eleştirileriyle çeşitlilik, temsil ve kapsayıcılık talepleri aynı kültürel alan üzerinde karşı karşıya geliyor. McCarthy döneminde baskının önemli araçları devlet soruşturması, kara liste ve doğrudan siyasi yaptırımdı. Bugün ise sosyal medya kampanyaları, boykot çağrıları, kamuoyu baskısı, şirket kararları ve ticari kaygılar öne çıkıyor. Bu nedenle iki dönem arasında doğrudan bir eşdeğerlik kurmak yerine, farklı dönemlerde sanatçıların siyasi ve toplumsal baskılar karşısında çalışma özgürlüğü meselesinin yeniden gündeme geldiğini ve bu kez ırk, renk, cinsiyet gibi kavramlar üzerinden ‘temsiliyet’ tartışmalarının merkezde olduğunu söylemek daha doğru.
Tepki çekme korkusu
1950'lerde soru şuydu: ‘Komünist misin?’ Bugün ise soru şöyle soruluyor:‘Woke musun?’, ‘MAGA mısın?’, ‘DEI savunucusu musun?’, ‘Trans haklarını destekliyor musun?’, ‘Filmin neden siyah bir başrolü var?’, ‘Neden kadın yönetmen?’, ‘Neden eşcinsel karakter?’, ‘Neden bu karakter beyaz değil?’, ‘Neden bu karakter siyah?’, ‘Neden bir trans oyuncu?’
Sanatçı daha eserini üretmeden kimlik testinden geçiriliyor. Bu nedenle “The Odyssey” etrafındaki tartışma yalnızca Lupita Nyong'o'nun ‘Helen'i oynamasıyla ilgili değil. Nick Fury'nin Samuel L. Jackson tarafından oynanması da yalnızca bir casting tercihi değil. “Black Panther”ın siyah bir kadına miras bırakılması da yalnızca Marvel stratejisi değil. Bütün bunlar Amerikan toplumunun ‘Amerikalı olmak’ kavramını yeniden tanımlama kavgasının popüler kültürdeki yansımaları.
Hollywood'un yeni korku ikliminin en büyük ironisi şu olabilir: Bir zamanlar sinema, insanların kendilerini başkalarının hikâyelerinde bulabilmesini sağlıyordu. Şimdi ise insanlar önce hikâyenin kimin hikâyesi olduğunu sorguluyor.
Bir kahramanın siyah olması, karakterin kadın olması, oyuncunun trans olması, ailenin eşcinsel olması, yönetmenin politik görüşü, filmin göçmenlere nasıl baktığı, sanatçının Trump'ı destekleyip desteklemediği... Bunların hepsi artık eserin kendisi kadar konuşuluyor.
Belki de sorun çeşitlilik değil. Belki sorun, çeşitliliğin de bir pazarlama stratejisine, karşıtlığın da bir pazarlama stratejisine dönüşmesi. Hollywood bir dönem ‘temsil’ üzerinden seyirci kazanmaya çalıştı. Şimdi ise bazı yapımlar ‘anti-woke’ bir kimlikle seyirci kazanmaya çalışıyor. Her iki durumda da sanatın önüne kimlik geçebiliyor.
Sanatın ihtiyacı olan şey tarafsızlık değil, özgürlük
Belki de bugün tanık olduğumuz şey, tek başına bir ideolojinin zaferi ya da yenilgisi değil; Amerikan toplumunun kendi kimliği üzerine yeniden yürüttüğü sert bir hesaplaşma. Bu hesaplaşmanın bedelini ise her zaman olduğu gibi önce sanat ödüyor.
Çünkü sanatın nefes alabilmesi için özgürlüğe ihtiyacı var. Bu, sanatın siyasetten uzak durması gerektiği anlamına gelmiyor. Tam tersine, sanat siyasetle, toplumsal mücadelelerle, kimlikle ve tarihle ne kadar iç içe olursa o kadar güçlü olabilir. Ama sanatçının önce ‘hangi gruptan olduğu’ sorusuyla değil, ne söylediği ve nasıl söylediğiyle değerlendirilmesi gerekiyor.
Bir siyah oyuncu kötü bir filmde oynayabilir, kadın yönetmen kötü bir film çekebilir, trans oyuncu kötü oynayabilir, LGBTQI+ karakteri kötü yazılmış olabilir. Bunların hiçbirinin temsil fikrinin başarısızlığı anlamına gelmemesi gerekir. Aynı şekilde beyaz, erkek, heteroseksüel bir yönetmen de olağanüstü bir film yapabilir. Asıl eşitlik belki de tam burada başlıyor: Kimliğin yeteneğin önüne geçmediği ama kimliğin yeteneğin önünde bir engel de oluşturmadığı bir kültür.
‘Nick Fury'nin Samuel L. Jackson'a dönüşmesi, “Black Panther”ın dünya çapında bir kahraman haline gelmesi, ‘Miles Morales'in yeni bir “Spider-Man” yaratması, kadın karakterlerin Marvel'ın merkezine çıkması, LGBTQI+ karakterlerin görünür hale gelmesi bu açıdan önemli kazanımlar. Ama “Ironheart”ın geleceğinin belirsizliği, “Wonder Man”ın ikinci sezonunun iptal edilmesi, kadın yönetmenlerin oranındaki gerileme ve streaming'de renkli başrol oyuncularının payının düşmesi de başka bir gerçeği gösteriyor.
Hollywood'un sorunu belki de artık yalnızca kimin ekrana çıkacağı değil, kimin ekranda kalabileceği. Ve korku ikliminin asıl sonucu da burada ortaya çıkıyor: Sanatçı artık yalnızca kötü bir film yapmaktan korkmuyor, yanlış tarafta görünmekten korkuyor. Stüdyo yalnızca gişede zarar etmekten korkmuyor, yanlış siyasi grubun hedefi olmaktan korkuyor. Seyirci yalnızca filmi beğenip beğenmemeye karar vermiyor, filmin kendi değerlerine uygun olup olmadığını da sorguluyor.
Böyle bir ortamda sanatın en büyük tehlikesi sansürden bile önce geliyor: Oto-sansür. Kimsenin size ‘bunu yapamazsın’ demesine gerek kalmıyor. Siz, tepki geleceğini düşündüğünüz için zaten yapmıyorsunuz. 1950'lerin korkusu buydu. Bugünün korkusu ise daha dağınık, daha görünmez ve daha dijital. Ama sonuç aynı olabilir: Sanatçı, söylemek istediğini söylemeden önce kimin kızacağını düşünmeye başlar. Oysa Hollywood'un bugün en çok ihtiyaç duyduğu şey belki de tam olarak bunun tersi. Kim olursa olsun, hangi görüşü savunursa savunsun, hangi kimliği taşıyorsa taşısın sanatçının önce kimliğiyle değil ürettiği işle konuşabildiği bir iklim.
Özgür sanat, herkesin aynı şeyi söylemesi değil herkesin farklı bir şey söyleyebilme hakkının korunması. Ve Hollywood'un bugün kaybetme riski taşıdığı en değerli şey de bence tam olarak bu.
Etiketler: Christopher Nolan The Odyssey Travis Scott


