Yersiz Yurtsuz İmgeye Dair: “Aşk, Mark ve Ölüm”
Türkiye-Almanya İşgücü Anlaşması’nın 65. yılı kapsamında hazırlanan, Maxim Gorki Tiyatrosu’nda iki yılda bir düzenlenen Berliner Herbstsalon adlı çağdaş sanat festivalinin yedinci ve son edisyonunun küçük ama önemli bir seçkisini bir araya getiren “Aşk, Mark ve Ölüm” sergisi DEPO İstanbul’da 27 Haziran’a kadar sürüyor.
Fırat ARAPOĞLU
Fotoğraflar: Serra Akcan
Göç bedensel yer değiştirme olduğu kadar belleğin, bedenin, sesin ve kimliğin yeniden kurulma sürecidir aynı zamanda. DEPO’da açılan “Aşk, Mark ve Ölüm” sergisi işte tam da bu kırılgan alanı açığa çıkarıyor ve Türkiye’den Almanya’ya uzanan göç hikâyesinin kültürel izdüşümlerini tarihsel bir belge ve estetik bir çatışma alanı olarak görünür kılıyor. Sergi adını Cem Kaya’nın aynı isimli belgeselinden ödünç alırken onun açtığı hattı genişleterek göçmenlik deneyiminin müzik, imge, arşiv ve hafıza üzerinden nasıl temsil edildiğini sorguluyor. Serginin asıl gücüyse diaspora kimliğinin parçalı ve huzursuz doğasını açığa çıkarmasında yatıyor.
Bugün Avrupa’daki Türk göçmen deneyimini sadece misafir işçi paradigmasıyla okumak olanaksızdır. Birinci kuşağın emek eksenli varoluşu, ikinci ve üçüncü kuşaklarda kültürel bir temsil krizine dönüşmüş durumdadır. Göçmen özne ekonomik sistemin etrafında olduğu gibi kültürel temsil rejimlerinin dışında konumlandırılmaktadır. Sergi bu dışarıda bırakılmışlığın estetik formlarını araştırıyor ve arabeskten protest müziğe arşivlerden gündelik nesnelere kadar uzanan yapı göçün sosyolojik verisini çıkarırken bunun bir duygu rejimi olduğunu gösteriyor.
Öne çıkan bir kavram olarak ses
Burada özellikle ses bir kavram olarak öne çıkıyor, zira göçmen beden sıklıkla görünmez hâle getirilir, ama sesi sürekli dolaşım hâlinde kalır. Almanya’daki Türk kökenli toplulukların müzikal üretimleri arabesk müzik, düğünler, gece kulüpleri aracılığıyla alternatif bir kamusal alan oluşturmuştur. Bu alan müziğin gelecekteki toplumsal kırılmaları haber veren bir titreşim olmaklığıyla ilişkilidir. Sergideki materyaller aidiyet krizinin sesine dair titreşimi açığa çıkarıyor.
Sergi nostaljinin politik doğasını ifşa ediyor ve restore edici bir biçimde geçmişi yeniden kurmaya çalışırken yansıtıcı bir biçimde geçmişin kaybını düşünsel bir boşluk olarak deneyimliyor. Aslında sergi ikincisine daha yakın duruyor. Burada memleket parçalanmış imajlar, şarkılar içinde varlığını sürdürüyorlar. Göçmense ikisine de yakın değildir, geldiği coğrafyaya ve dahil olmaya çalıştığı topluma bütünüyle dahil olamıyor. Sergiyse başarıyla bu aradalık hâlini romantize etmeden görünür kılıyor.
Etkinlik arşivi bir tür yaşayan organizma olarak ele alıyor ve arşiv burada devletin ya da resmi tarihin dilinin aksine eksik, kırık ve duygusal bir yapı olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle gündelik yaşama dair yaklaşımlar, kayıtlar büyük tarih anlatısının dışında kalan mikro hafızaları gösteriyor Böylece çağdaş sanatsal yaklaşıma geçmişin travmatik kırıntılarıyla bugünü rahatsız etmek adına yaklaşıyor.
Gözlemlenen estetik stratejilerden birisi de kitsch ve politik ifade arasındaki tansiyonda yatıyor. Uzun yıllar Almanya’daki Türk kültürün üretimi Batılı sanat kurumları tarafından melodrama dayalı, duygusal ve estetik olarak yetersiz bulunarak dışlanmıştır. Halbuki bu aşırılık göçmenlik deneyiminin bastırılmış yoğunluğunu bünyesinde taşımaktadır. Örneğin arabeskin dramatik dili özünde sınıfsal dışlanmanın ve kültürel yabancılaşmanın poetik formunu gösterir. İşte bu etkinlik modernist estetik hiyerarşileri bir alan açıyor çünkü burada yüksek sanat ve popüler kültür arasındaki sınırlar sürekli aşınıyor.
Anlatıyı güçlendiren mekânsal yapı
DEPO da mekânsal ve yönetimsel yapısıyla anlatıyı güçlendiriyor. Göçün geçicilik hissini mimari olarak taşırken, beyaz küp estetiğinden uzak durarak serginin arşivsel karakterine eşlik ediyor. Burada sanat yapıtlarını izlemek kadar bir hafıza koridorunun içinde dolaşma hissi uyanıyor. Bu dolaşma deneyimi çizgisel bir tarih anlatısı sunmanın aksine parçalı bir deneyim hissi yaratıyor. Diasporanın belleği kesintili, düzensiz ve çoğul bir yapıya sahiptir.
Günümüzde Avrupa’da yükselen sağ popülizm ve göçmen karşıtı politikalar düşünüldüğünde “Aşk, Mark ve Ölüm” bugünün Avrupa’sına dair eleştirel bir okuma önermesiyle de önemli. Göçmen beden hâlâ ekonomik sistem için gereklidir, ama kültürel açıdan öteki olarak kodlanıyor. Bu durum bazı bedenlerin yaşamlarının mütemadiyen askıya alındığını, değersizleştirildiğini ve kırılganlaştırıldığını akla getiriyor.
“Aşk, Mark ve Ölüm” göçün estetik, psikolojik ve politik katmanlarını görünür kılan etkili bir hafıza alanı kuruyor ve izleyiciyi aidiyetin imkânsızlığı üzerine düşünmeye davet ediyor. Diaspora deneyimi özünde sürekli hareket hâlinde kalmaktır ve belki de tam da bu nedenle serginin en önemli cümlesi aslında hiç söylenmeyendir. Bazen insan iki fiziki coğrafya üzerinde değil, aslında iki derin sessizlik arasındaki sınırda yaşamaktadır.
Etiketler: Maxim Gorki Tiyatrosu DEPO İstanbul sergi


