Milliyet Sanat
Milliyet Sanat » Haberler » Diğer » Zamanı aşan bir evrenin kapısında

Zamanı aşan bir evrenin kapısında

Zamanı aşan bir evrenin kapısında08 Ekim 2026 - 05:10
Konya Depo No. 4 Sanat Galerisi, kapılarını çağdaş sanatın olanaklarıyla yeniden hayat bulan efsanevi bir evrene açtı. Ziyaretçiyi pasif bir izleyici olmaktan çıkarıp Kaf Dağı'nın, rüyaların ve kader çarkının tam ortasına bırakan "Doğu Masalları: Bir Varmış, Bir Yokmuş" sergisinin arkasındaki iki isimle; Güven Adıgüzel ve Seyid Çolak ile bir söyleşi gerçekleştirdik.
Suzan Somalı Sönmez
ssomalisonmez@gmail.com
 
Masallar, insanlığın en eski hafıza odalarıdır. Yüzyıllar boyunca dilden dile aktarılan, coğrafyaları aşarak ruhları iyileştiren bu kadim anlatılar, bugün Konya’da bildiğimiz sınırların çok ötesinde bir boyuta taşınıyor.
 
Konya Depo No. 4 Sanat Galerisi’nde kapılarını açan “Doğu Masalları: Bir Varmış, Bir Yokmuş” sergisi, masalı yalnızca dinlenen ya da okunan bir metin olmaktan çıkarıp bizzat içinden geçilen, dokunulan ve hissedilen mekânsal bir deneyime dönüştürüyor.
 
 
Güven Adıgüzel
 
Minyatürden oryantalist klasiklere, çağdaş enstalasyonlardan video art projelerine kadar çok geniş ve disiplinlerarası bir seçkiye ev sahipliği yapan sergi; "Doğu’nun Kendi Masalı", "Batı’nın Doğu’ya Bakışı" ve "Modern Yorumlar" başlıklarıyla üç farklı katmanda toplumsal belleğimizi selamlıyor. 18 Aralık’a kadar devam edecek bu sıra dışı sergide ziyaretçiler; ‘Kader Çarkı'nı çeviriyor, ‘Dev Cin Şişesi'nin gizemine ortak oluyor ve ‘Kaf Dağı'nın eteklerinde kendi içsel yolculuğuna çıkıyor.
 
 
Seyid C¸olak
 
Geçmiş ile geleceği masalın iyileştirici gücüyle birbirine bağlayan bu evrenin mimarlarıyla Milliyet Sanat adına bir araya geldik. Sözü, serginin küratörleri Güven Adıgüzel ve Seyid Çolak’a bırakıyoruz:
 
“Masallarından vazgeçmeyen toplumlar, hayal kurmayı bırakmazlar,” diyorsunuz. Serginin çıkış noktasını da masalı yalnızca bir anlatı biçimi değil aynı zamanda hatırlama, aktarma ve iyileşme biçimi olarak tanımlıyorsunuz. Masalın bu üç işlevi bugün, özellikle hızla değişen ve hafızanın parçalandığı bir dünyada, bize ne söylüyor?
 
Algoritmalar çağında, masala atfettiğimiz ya da onun o narin omuzlarına yüklediğimiz işlevler üzerine düşünebilmek kolay değil. Ama bize emanet edilen söze tutunmak zorundayız. Masallar, çağlar boyunca anlatıldı. Bu anlatının insana doğru yaptığı; hatırlama, aktarma, iyileşme hamlelerinden vazgeçtiğini söyleyemeyiz. Üstü tozlandı belki biraz ama öz yerinde duruyor. Bugünün dünyasında masala yani insan kalma duygusuna daha çok ihtiyacımızın olduğu gerçeği, sanki herkesin bildiği bir sır gibi.
 
Masalın hafızasında insan var. İnsan ve insanın yüzlerce yıldır değişmeyen halleri. Bu hallere dahil olan erdemleri ve kusurları. Masal, insanı anlatıyor. Üryan ve doğrudan. Masal derken nostaljik güzelliklerden değil, bir hatırlama biçiminden söz ediyoruz aslında. Hatırlamak, geçmişle bağ kurmayı da gerektirir. Masal, o kopmaz bağı yeniden kuruyor. Pamuk bir ninenin sesini, çocukluğumuza ait bir odayı, artık hayatta olmayan birinin kelimelerini taşıyor. Aktarmak da salt bu hafızayı sonraki kuşağa olduğu gibi teslim etmekten ibaret değil. Her anlatıcı masala kendi sesini, kendi hikayesini, kendi zamanını katıyor. Masal böyle yaşıyor; değişerek, dönüşerek, başka hayatlara değerek. Sergide geçmişten gelen imgelerle bugünün sanatçılarının yorumlarını buluşturmak istememizin nedenlerinden biri de buydu. İyileşmek meselesini ise soyut bir vaat olarak değil, masalın kendi gerçekliği içinde bize sunacağı anlam dünyası üzerinden düşündük.
 
Masallar korkularımızı, çıkmazlarımızı, zaaflarımızı, kusurlarımızı, en çıplak haliyle gösteren sonsuz bir ayna metaforudur. Kendi gerçekliğini buradan kurar zaten. Masal kahramanlarıyla aramızda mesafe yoktur genelde, kolay severiz onları. İyilerin kazanacağına inanmak isteriz. Masal, bizi buna inandırır.
 
Serginin resim seçkisini “Doğu’nun Kendi Masalı”, “Batı’nın Doğu’ya Bakışı” ve “Modern Yorumlar” olmak üzere üç tema altında kurmuşsunuz. Özellikle Doğu’nun kendi anlatısı ile Batı’nın Doğu’ya bakışı arasındaki farkı aynı sergide yan yana getirirken nasıl bir okuma öneriyorsunuz? Oryantalist imgeleri yeniden üretmekle onları eleştirel bir bağlama yerleştirmek arasındaki sınırı nasıl belirlediniz?
Aslında hikâyenin bütününü görmek için bir perspektif meselesiydi bu. Yönlendirme ya da bakışları zimmetleme gibi derdimiz yok. Yan yana getirmek, fark’ı görünür kılmaya imkân verir. Masallar sözlü kültürün ürünleridir, yazıyla tanışıklıkları çok sonra. Özellikle Batı’da Doğu Masalları’nın görselleştirilmiş hallerine, Binbir Gece Masalları’nın farklı dillerdeki baskılarında rastlıyoruz.  Seçkiye aldığımız eserlerin arasında bu ürünler çoğunluğu oluşturuyor.
 
Elbette Doğu’nun kendisini anlatması da tek ve değişmez bir bakış anlamına gelmiyor. Onun içinde de farklı dönemler, kültürler, teknikler, ülkeler, sanat gelenekleri var. Aynı şekilde Batı’dan gelen her bakışı tek bir oryantalizm hükmü altında toplamak, eserler arasındaki farkları görmemizi engeller. Hayranlık, merak, hayal, sahiplenme, tahakküm kimi zaman aynı resmin içinde birbirine karışabiliyor. Bu karışıklığı konuşabilmek gerekiyor.
 
Batı’daki, Doğu Masalları’nı görme biçimlerine ait o yoğun benzerlik, egzotik Doğu imgesinin gücünden kaynaklanıyor sanırım. Masallardaki anlatının görselleştirilmesi meselesi de bundan nasibini almış doğal olarak. Bugün Hollywood’un Doğu’ya bakarken kullandığı sarı filtre gibi.
Sınır, eseri sunuş biçiminize bağlı. Sözgelimi Batı, Doğu’ya bakarken bagajlarını geride bırakmadığı gibi sarı filtresini tablosuna taşıyabilir ya da büyüleyici bir hayranlıkla güzelleme de yapabilir. Ancak Doğu da kendisine bakarken adil olmayabilir. Bunların hepsi aynı anda mümkün. Masal bağlamında; Batı’dan bakışı ‘Doğu budur’ diye sunmadan yani o bakışın kurduğu dünyayı hakikat gibi kabul etmeden resimlerin hangi dönemde, hangi tahayyülle üretildiğini görünür kıldığınızda yalnızca bakışın kendisi serginin konusu olur. Bakışın kendisini önemsiyoruz. Eserlerin künyeleri bu bakışı berraklaştırıyor. Güzellik ile güzelliğin taşıdığı kabuller birlikte okunabilir. Tabi burada iki medeniyetin masal bağlamında bakışlarının bütünlüklü bir kronolojisi değil, serginin sınırları içinde sanat yoluyla düşünmeye/tartışmaya yetecek bir kesiti var sadece. Yan yana asılan resimler, kıyaslama yapmak ya da eleştirel bir zemin kurmak için tek başına yeterli değil elbette. Sergimizdeki “Modern Yorumlar” bölümüne gelmeden önce hikâyenin öncesine dair bir bakış denemesi diyelim.
 
Sergide minyatür, kaligrafi ve yazma geleneğinden oryantalist resimlere, oradan da bugün için üretilmiş çağdaş işlere uzanan geniş bir zaman ve estetik aralığı var. Geleneksel bir masalın çağdaş sanat aracılığıyla yeniden yorumlanması sırasında sizce en önemli dönüşüm nerede gerçekleşiyor: Anlatıda mı, imgede mi, yoksa izleyicinin masalla kurduğu ilişkide mi?
 
Çağdaş sanat, geleneksel bir klasiği yeniden yorumlarken asıl gücünü ya da daha doğru ifadeyle tesir kuvvetini, ürettiği esere bugüne ait bir soruyla mukabele edebilme cüretinden alır zannımca.  Dönüşüm, izleyicinin masalla kurduğu ilişkide başlar ve biter. Masalı, yeni teknikler kullanarak tekrar etmek de bir tercih elbette. Ama bugünün dünyasına ait küçücük bir dokunuşla, görünenin yeniden düşünülmesini sağlayabiliriz gibi geliyor bana. Masallarla yeni sorularımızı sorabiliriz o halde; ‘Keloğlan için padişahın kızı artık kim?’, ’Kaf Dağı bugün bizim için hangi uzaklığı/sınavı temsil ediyor?’, ‘Mağaranın kendisine mi, içindeki hazineye mi ihtiyacımız var?’, ‘Yolculuğa çıkmak hâlâ bir tercih mi, yoksa mecburiyet mi?’, ‘Sihirli lambayı elimize alsak dördüncü dileğimiz ne olurdu?’ Yeni sorularla birlikte tanıdığımız motiflerin anlamı değişmeye başlar. Ama insanın halleri değişmez.
Nihayetinde sergimiz özelinde konuşacak olursak, ‘ben bu masalı tanıyorum/biliyorum,’ diyen ziyaretçilere aynı masala, içine açılan farklı kapılar vesilesiyle bir kez daha baktırabilen enstalasyonları tercih ettiğimizi söyleyebiliriz. Üstelik, klasik masal geleneğine de uyuyor bu. Her masal onu duyan/gören/dinleyenler tarafından yine ve yeniden üretilir.
 
Doğu masallarının ortak hafızasında yolculuk, kader, sırlar, rüyalar, kuşlar ve Kaf Dağı gibi güçlü motifler bulunuyor. Bu motifleri seçerken, Doğu’ya ait ortak bir masal belleği oluşturabilecek unsurlarla yalnızca belirli kültürlere özgü anlatılar arasında nasıl bir denge kurdunuz? Serginin ‘Doğu’ tanımı sizin için nerede başlayıp nerede bitiyor?
 
Sınırları yaklaşık olarak belli bir coğrafya var ama tek bir Doğu yok. Dönemler, ülkeler, zamanlar, gelenekler var. Yekpare bir coğrafya ama her zaman, sınırlarından taşan bir anlama sahip. Bu serginin Doğu’su, masalların dolaştığı yollarla şekilleniyor: Şehirler, diller, yolcular, anlatıcılar ve birbirinden öğrenen insanlar üzerinden. Başkent Bağdat ama Konya’dan Hint coğrafyasına uzanan bir hat bu. İstanbul’dan Kyoto’ya kadar bin yılı aşkın bir zamanın içinde birbirine bağlanmış yüzbinlerce anlatı.
 
Ortak imgeleri seçerken saydığınız motifler üzerinden yakınlık kurabileceğimiz, bizi birbirimize yaklaştıran izlerin peşine düştük. Motiflerin ortaklığı ilk bakışta bir şey söylüyor zaten ziyaretçilere. Ama ortaklığın içinde farklılıklar da var. Aynı müziğin notaları gibi, birlikte güzel bir şarkıya dönüşüyorlar. Elbette Doğu’nun dışında yok olmuyor bu motifler. Başka anlamlarla yaşıyorlar. Şunu belirtmek gerekir ki; seçkinin kurduğu anlatının dışında kalan kocaman bir dünya var. Bu sergide karşılaşmalar, gelenekler ve ana motiflerle birlikte Doğu Masalları’nın zengin anlam evrenine atılmış bir işaret fişeği var. Giriş bileti de denilebilir. Sonrası masallara doğru uzun bir maraton.
 
 
Sizin açınızdan serginin asıl amacı geçmişte anlatılmış masalları hatırlatmak mı, yoksa ziyaretçiyi kendi masalını kurmaya teşvik etmek mi?
 
Bu ikisini aynı hareketin devamı olarak görüyorum. Önce bizden evvel anlatılmış hikâyelere kulak veriyoruz; sonra kendi sesimizin o hikâyelerin arasına nasıl katılabileceğini düşünüyoruz. Ziyaretçinin sergiden anlatabileceği bir şeyle ayrılmasını istiyoruz. Belki de masalın aktarılması tam o anda gerçekleşen bir şey.
 
Benim için hatırlamakla hayal kurmak birbirini besliyor. Bizden önce anlatılmış masallara kulak verirken kendi hayatımızı da onların içinden okuyoruz. Çocukken dinlediğimiz bir masalın yıllar sonra bambaşka bir yerine takılabiliyoruz. Bir zamanlar kahramanın cesaretine hayran olurken bugün onun yalnızlığını fark ediyoruz. Masal aynı kalsa bile biz değişiyoruz. Sergide bu karşılaşmaya alan açmak istedik. Geçmişten gelen imgelerin, hikâyelerin bugünün insanında neye karşılık geldiğini merak ediyoruz. Kaf Dağı’na bakarken kendi uzaklığını, yaralı bir geyikte kendi incinmişliğini, bir yolculukta yeniden başlama arzusunu görebilir ziyaretçi. Kendi masalını kurmak biraz da burada başlıyor: yani gördüğüne kendi hayatından bir anlam katarak.
 
İnsanların sergiden birkaç masalı öğrenmiş olmanın yanında, anlatma isteğiyle ayrılmasını önemsiyoruz. Unuttuğunu hatırlatmak değil, birlikte hatırlamak. Ziyaretçiler anlatıya kendi seslerini kattıkları anda masal yaşamaya devam edecek. Bizim de bu uzun anlatma zincirinde bir yerimiz var; sergiyle o bağı yeniden hissettirmek istiyoruz.
 
Seyid Çolak: “Ziyaretçi galeriye girdiği andan itibaren aynı zamanda bir masalın içine de girsin ve her farklı eserde hafızasının bir yerinde saklanmış masal açığa çıksın istedik.”
 
Masallarla tanışma süreciniz nasıl başladı ve bu süreç “Doğu Masalları” projesine nasıl yansıdı?
 
Aslında masallarla tanışmam çok küçük yaşta başladı diyebilirim. Zaten kültürümüzde masallar önemli yer tuttuğundan anne-baba anlatısının yanında nene ve dedenin de torunlarına zaman zaman bıraktığı önemli mirastır aslında. Kültürel devamlılığın yanında, geriye dönüp baktığımızda duygusallaşabildiğimiz ‘ailesel nostalji’ de diyebiliriz.  İlkokul üçüncü sınıftaydım. Öğretmenimiz bize La Fontaine masallarının yer aldığı bir kitap vermişti. Kitapta, bir kuyunun içine düşen hayvanların kurtulma çabası anlatılıyordu. Çocuk zihnimde hayvanların konuşturulması, onların üzerinden insanların davranışlarının, zaaflarının ve ilişkilerinin anlatılması beni çok etkilemişti. Sonrasında masallar benim için sadece çocukluk anlatıları olmaktan çıktı. Okudukça farklı kültürlerin masallarına yöneldim. “Binbir Gece Masalları” sayesinde Doğu’nun tüm masallarıyla karşılaşmam ise bu dünyanın sınırlarını daha da genişletti. Bir masalın başka bir masalın içine açılması, olağanüstü karakterler, yolculuklar, efsunlu nesneler, iyilik ve kötülük arasındaki mücadele ve mutlaka mutlu son... Bunların hepsi hayal dünyamda çok güçlü izler bıraktı. Farklı coğrafyalarda anlatılan hikâyelerin aslında birbirleriyle ne kadar çok ortak noktası olduğunu fark ettim. İnsanların korkuları, umutları, iyilik arayışları, aşkları, kıskançlıkları ve hayalleri değişmiyordu. Sadece anlatma biçimleri ve kahramanları farklılaşıyordu. “Doğu Masalları” sergisi de biraz bu kişisel yolculuğun sonucunda ortaya çıktı diyebilirim. Belki de serginin çıkış noktası hâlâ o üçüncü sınıftaki çocuk. Bir kuyunun başında durup, kuyunun içine düşen hayvanların hikâyesini merak eden çocuk… Yıllar sonra o merak büyüdü, farklı masallarla birleşti ve bugün “Doğu Masalları” olarak karşıma çıktı. Kim bilir?
 
Farklı disiplinlerdeki sanat eserleri ve enstalasyonları bir sergide buluşturma fikri nasıl oluştu. Bu ölçekte ve etkileşimli enstalasyonları kullanırken ‘masalı göstermek’ ile ziyaretçiye masalın içinde olduğunu hissettirmek arasındaki farkı nasıl kurdunuz?
 
Öncelikle iddialı bir önermeyle yola çıktığımızın farkındaydık. Masalların dünyasını, karakterlerini ya da izdüşümlerini bir sergide toplamak. İlk başta çılgınca geldi ancak Depo No. 4 Sanat Yönetmeni Hacer Hanım’a, Müzeler Şube Müdürü Coşkun Bey’e ve Kültür Daire Başkanı Ahmet Hoca’ya fikrimizi anlattığımızda onlar da bu masal dünyasının Konya’da oluşturulmasının doğru olacağını ve güzel bir karşılık bulacağını düşündüler ve projeye inandılar. Böyle özel işlerin kamuya açılabilmesi için -film yapma sürecinden de biliyorum- birilerinin sizin hikayenize inanması ve ortak olması gerekiyor.
Altı aylık emeğin sonunda da Güven’le birlikte ince ince düşündüğümüz - düşlediğimiz tüm eserler bir galeride vücut bulmuş oldu. Özellikle de masallara güncel bakış atan kıymetli ressamlarımızın bu sergiye özel çizdikleri ve zihinlerindeki unutamadıkları masalı resmettikleri tuvaller, sergimizin en nadide parçaları oldular. Aslında, ziyaretçi galeriye girdiği andan itibaren aynı zamanda bir masalın içine de girsin ve her farklı eserde hafızasının bir yerinde saklanmış masal açığa çıksın istedik. Hem dizilim hem de deneyim odalarının izleği, uzun uzun düşünmenin bir yansıması.  O yüzden sergide yer alan her eser alelade konumlanmadı. O bilinçle gezilirse, daha fazla masala nüfuz edilebilir.
 
Özellikle çocuklar, yetişkinler, akademisyenler ve turistler gibi farklı izleyici gruplarının aynı deneyimden farklı biçimlerde yararlanması fikri nasıl ortaya çıktı?
 
Ben, sinema sanatıyla da ilgilenen biriyim. Filmin yapım sürecini tamamlayıp seyirciyle salonda izlediğimde içim içime sığmaz ve seyircilerin her tepkisine kendimce anlamlar yüklerim. Bu durum “Doğu Masalları” sergisinde de oldu. Çünkü zihninizden dökülen eserleri kamuya açıyorsunuz ve her yaş grubundan insan o eserlerle muhatap oluyor. Onların benliğinde nasıl iz bıraktığınızı sanatçı olarak merak ediyorsunuz. Özellikle ilk günlerde salonda bazı ziyaretçilerin saatlerce eserleri incelediğini, özümsemeye çalıştığını, çocukların heyecanla ebeveynlerine sorular yönelttiğini, gençlerin kendilerine has sorgulamalar yaptığını görünce sergi için emek vermiş tüm sanatçı arkadaşlarımız adına oldukça mutlu oldum. Sanırım ‘karşılığını aldık’ cümlesinin altı bu şekilde dolmuş, bir nevi sergi amacına ulaşmış olmuştu.
 
Okuyucularımıza hem sergi hem de masal hakkında ne söylemek istersiniz?
 
Masallar, insanlığın ortak rüyasıdır aslında. Masalların en sevdiğim özelliği hep mutlu sonla bitiyor olması. Hiç bir masal kötü sonla bitmez ve kötüler kazanmaz. Bu, hayatın gerçekliğini de manupile eden bir olgu aslında. Bu durum bize şunu da söylüyor: Evet, hayatında masal olsun ancak gerçeklikten kopma, rüya görmek ne kadar özelse masal dinlemek - okumak da aynı güzellikte bir tecrübe. Biriktirdiğimiz tüm masallar bizleri büyüttü ve hayata hazırladı. Şimdi o masalları gelecek kuşaklara aktarma zamanı. Bunun için de sergimiz büyük bir fırsat. Son olarak şunu da söylemek isterim. Dünyadaki her çocuğun masal dinleyip uyuduğu ve her ebeveynin de çocuğunu masalla uyutabildiği dünyalara kavuşmak ümidiyle diyelim. Huzurumuz ve masallarımız eksik olmasın.
 
 
 
Etiketler: Konya Depo No. 4 Sanat Galerisi  sanat  Doğu Masalları